30 Ekim 2022, 21:34 tarihinde eklendi

Batı'nın İslam Karşıtlığı/PDF Kitap

Batı'nın İslam Karşıtlığı/PDF Kitap

 

 

                      

                       

 

Kitabın PDf Linki:

https://abdulkadirturan.com/tema/blog/uploads/reklamlar/BatY_Muslumanlardan_Ne_Ystiyor.pdf

 

Bu kitap, İslam dünyası ile Batı arasındaki ilişkileri farklı zamanlarda yazılmış makaleler üzerinden ele alıyor. Her biri makale kendi bütünlüğü içinde İslam dünyası ile Batı arasındaki ilişkileri sorguluyor. 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İçindekiler

Önsöz. 5

Batı’nın ‘Meşruiyet’ Projesi Çöktü. 6

el-CEZİRE’NİN FETHİNİ KOPYALAMAK. 7

BATI’NIN MEŞRUİYET ARAYIŞI İFLAS ETTİ 8

Batı’nın  ruhu ve ‘umut söndür’ oyunu. 9

BATI’NIN RUHU İNSAN HAKLARINI ALT EDİYOR. 10

BATI RUHUNU OLUŞTURAN EĞİLİMLER. 11

Psikanalizim: İnsanlığa karşı psikoloji!. 12

TÜRKİYE’DE PSİKANALİZİM... 14

MÜSLÜMANLAR VE PSİKANALİZİM... 15

Modernizmin Köle Avcısı: Zevkperizm.. 16

HEDONİZMDEN ZEVKPERİZME. 17

BOYUN EĞDİRİCİ OLARAK ZEVKPERİZM... 17

SİYASAL BİR ARAÇ OLARAK ZEVKPERİZM... 18

“Yeni nesil Batılılaşma” ya da “yeni nesil istila”. 20

BATILILAŞMA YA DA KÜLTÜREL İSTİLA.. 20

BATILILAŞMA EVRELERİ VE YENİ BATILILAŞMA.. 21

YENİ NESİL BATILILAŞMADAKİ ÇELİŞKİ 22

TEHDİDİN BÜYÜKLÜĞÜ.. 23

Siyasal Soyunma: Türkiye Örneği 23

TANZİMAT’LA BAŞLAYAN BİR SÜREÇ. 24

CUMHURİYET VE İLAN EDİLMİŞ SİYASAL SOYUNMA.. 25

Seküler Ahlâkın iflası: Bir Türkiye Örneği 27

Batı emperyalizmi ve İslam dünyası 30

EMPERYALİZME KARŞI İNSANLIK NÖBETİ 31

BATI’NIN BİLİMİ KEŞFİ 31

BATI EMPERYALİZMİNİN İDEOLOJİLERİ KEŞFİ 32

“KÜRESELLEŞME” SÜRECİNDE EMPERYALİZM... 33

Biz, ne kadar Sykes-Picot’çuyuz?. 35

Batı’da İslam Düşmanlığının Arka Planı: İngiltere, Evanjelizm ve ABD.. 37

A. İngiltere (Büyük Britanya) ve İslam karşıtlığı 37

B. Evanjelizm ya da Hıristiyan Siyonizmi 41

C. ABD’nin İslam’la Mücadelesi 43

D. Yeni Dünya Düzeni ve Müslümanlar. 46

Batı’nın iç çekişmesi ve Katolik öfke. 49

AVRUPA’YI KİM YIPRATIYOR?. 49

AVRUPA, BUGÜNLERE NEREDEN GELDİ?. 50

AVRUPA’YI NE BEKLİYOR?. 50

Yeni Şarkiyatçılık ve İslam Dünyası 51

ŞARKIYATÇILAR YENİDEN İŞ BAŞINDA.. 52

YENİ ŞARKİYATÇILIK (NEO-ORYANTALİZM). 53

İslam’dan korkmak ya da İslamofobi 54

“İSLAMOFOBİ” KAVRAMI İLK KEZ NE ZAMAN KULLANILDI?. 55

İSLAMOFOBİNİN TARİHİ KÖKLERİ 56

Yahudi Veya Hıristiyan Dindar Batı Açısından; 56

SEKÜLER (LAİK) LAİK BATI AÇISINDAN.. 56

İSLAMOFOBİNİN GÜNCEL TARAFI 57

ABD ve Müslümanlar. 57

ABD ve Türkiye. 58

Almanya’nın İslam’la imtihanı 59

ALMANYA’DA İSLAM’IN SORUN OLARAK GÖRÜLMESİ 60

ALMANYA İÇİ BİR İSLAM KONFERANSI YAPILANDIRMASI 61

Yapılandırılan Fransa mı İslam mı?. 62

FRANSA İSLAM KONSEYİ (CFCM). 63

FRANSA HALKI DESTEKLİYOR MU?. 64

MÜSLÜMANLARI YAPILANDIRMAKTAN İSLAM’I YAPILANDIRMAYA.. 64

MACRON’UN ISRARI NEDEN?. 65

Fransa: Anti-Semitizm mi? Anti-İslam mı?. 65

Yeni Zelanda Katliamı’nın arka planı ve hedefi 67

İslam Dünyasına İki Öneri: Ya korkusuz aristokrasi  ya anarşik demokrasi!. 69

YA KRALLAR YA SERSERİLER!. 70

İSLAM DÜNYASI NEDEN İSTİKRARSIZ?. 71

YAŞANANLARDAN DERS ALMAK. 71

Ulusal sol yedekte,  sıra ulusal sağda  mı?. 72

ULUSAL SAĞ, SÖMÜRGE YANLISI MİLLİYETÇİLİĞİ BENİMSİYOR. 72

İSLAM DÜNYASI ULUSAL SAĞA MI BIRAKILIYOR. 74

Modern ve Postmodern Silahlar: Medya ve Sosyal Medya. 75

MEDYA İSLAM KARŞITLIĞIYLA DOĞDU.. 75

DİNİ BULANDIRMA DÖNEMİ 76

YENİDEN AHLAK KARŞITLIĞI ODAKLI YAYIN DÖNEMİ 77

MEDYA NEDEN DEĞİŞMİYOR?. 77

MEDYA İLE İLGİLİ TUTUMDA NEDEN YOL ALINAMIYOR?. 77

SOSYAL MEDYA GERÇEKTEN “SOSYAL” Mİ?. 78

MEDYA UYGARLIĞI 78

SOSYAL MEDYA SAHİPSİZ Mİ?. 79

NASIL KARŞI KONABİLİR?. 80

Savaş aracı bir ödül: Bilimsel Nobel ve siyasî Nobel 81

Gülmek mi gerek, ağlamak mı?. 81

Haricilik ya da Müslümanların anarşistleri 84

İLK HARİCİLER. 85

HARİCİLERİN ÖZELLİKLERİ 86

HARİCİ PSİKOLOJİSİ 87

HARİCİ ÜRETİMİNE DUYULAN İLGİNİN SEBEBİ 87

Haricilerin Tetiklediği Bölünmeye Karşı Çözüm.. 88

Tekkeler neden kapatıldı?. 90

TEKKELER NEDEN KAPATILDI?. 90

EMPERYALİZME KARŞI CİHAD KURUMLARI 92

Hedefteki Hakikat: İttihad-ı İslam.. 93

İSLAM DÜYASINDA İHTİLAF ÜRETİMİ 94

ABD`nin silahları mı, Nayef`in enstitüleri mi?. 95

Dün korsanlık bugün terörizm.. 97

KORSANLIĞIN MÜSLÜMANLARI HEDEF ALMASI 98

KORSANLIK KARAYA ÇIKTI 98

KORSANLIK YENİLECEK. 99

Serseri Mayınlar. 100

SOSYAL ÇAĞDAŞLAŞMA TARTIŞMALARI 100

Selef-i Sâlihîn yolundan Selefçiliğe. 102

Selefçilik, Selef-i Sâlihînin yolu mudur?. 102

Selefçiliğin Selef-i Sâlihîn yolundan farkı 103

Selefçiliğin Müsibetleri 103

Selefçiliğe Karşı Önlem.. 104

Vehhabîliğin ölümü. 104

ABD Dünyalaşıyor. 106

ABD ve Mülteci Müslümanlar. 108

MÜSLÜMANLAR BATI’DA.. 108

BATININ KADİM RUHUNU ÜRKTÜ.. 109

İSLAM’IN KARŞISINA “GDO”LU İSLAMCILIK ÇIKARILDI 109

TRUMP BİR SONUÇTUR. 109

Batı ve Mısır’da İhvan Deneyimi 110

Mursi, Batı’ya karşı zaferi kazandı 112

BATI İÇİN MISIR’IN ANLAMI 112

MISIR’IN ENDÜLÜSLEŞMESİNİ ENGELLEYEN HAREKET. 113

DÜNYA BİR DÖNÜM NOKTASINDA İKEN MURSİ 114

Mursi ve İslam Dünyasında Seçimler. 115

BÜTÜN SORUN BATI’DA BULUNMAMAK MI?. 115

“DÖRDÜNCÜ DEMOKRASİ DALGASI”. 115

ULUSLARARASI SİSTEME KARŞI SEÇİMLERLE DİRENİŞ. 116

Tunus Darbesinin arka planı 118

UÇLAR ARASINDA BİR ÜLKE. 119

GANNUŞÎ VE ARKADAŞLARININ YAKLAŞIMI 120

Fas: Seçim sadece seçim değildir. 121

Cezayir: Batıcılık, çıkarcılık ya da “Halide Tûmî”. 123

Bangladeş: Hümanistleri memnun eden idam.. 124

Joe Biden’in demokratlığı ve Türkiye. 126

İSLAM DÜNYASINDA “YENİ AZINLIKLAR”. 127

KADINA ŞİDDET KONUSU VE CHP KONGRESİ 128

İslam alemi kaosa sürükleniyor. 129

Oyunu bittikten sonra fark etmek... 131

“Bizim Kölelerimiz” ve Batı’nın Köleleri 133

KÖLELİKTEN ÖZGÜRLÜĞE. 134

ÖZGÜRLÜKTEN PADİŞAHLIĞA.. 135

israil neden şımardı?. 137

İslam âlemi ve ekonomik saldırı 142

İŞGAL ÇEŞİTLERİ 142

SALDIRININ 2. AYAĞI: TEMBEL TOPLUM MODELİ 143

SALDIRININ BİR BAŞKA AYAĞI: BUNALIM EKONOMİSİ 143

İçeriden dışarıya yönelmek. 144

Küreselcilik-Ulusalcılık ve İslam.. 147

Doğu ve Batı arasında İslam.. 150

 

Önsöz

Batı’nın İslam dünyasına karşı bir türlü sonlanmayan bir karşıtlığı söz konusudur. Günümüzün Avrupa’sı halklar nezdinde oldukça ılımlı ve yönetimler nezdinde de bazı uç hükümetler dışında geçmişe göre olumlu bir noktada dursa da ABD, bu karşıtlığı üstlenmiş, sürdürüyor.

Geçmişte İngiltere ve Fransa ağırlıklı İslam karşıtı söylemler, ABD kurumlarında miras alınmış, yenilenerek bir daha sunuluyor. Geçmişin Avrupa merkezli Şarkıyatçılığı, ABD merkezli olarak Neo-Şarkıyatçılık olarak üretimlerine devam ediyor.

Yeni medya imkânları Batı insanını İslam’a karşı konumlanmak için kullanılıyor.

Geçmişte sadece elit Müslüman sınıfa yönelik üretimler söz konusuydu. Günümüzde yenilenen kamu diplomasisi üretimleri ile sıradan Müslüman bile hedefe konarak İslam karşıtı konumlanmak isteniyor. 

Ama imkân eşitsizliğine ve ABD’nin sınır tanımazlığına rağmen İslam, Batı dünyasında kazanımlarını günden güne büyütüyor. Batı’nın manevi arayışı içindeki müzisyenleri, sporcuları, kimi siyasi isimleri ve bilim insanları İslam’ı tanımaya ve onunla huzur bulmaya çalışıyor. Özellikle kadınların Batı’da İslam’a yönelişi bir yandan din çağı çok gerilerde kaldı diyen öte yandan Şarkıyatçılar ve Neo-Şarkıyatçılar tarafından aldatılıp İslam’ın kadın haklarını kısıtladığı kanaatiyle bağnazlaştırılan Batılı siyasetçileri hayrette bırakıyor.

Buna karşı İslam, kendi ilerleyişini sürdürürken düzensiz tebliğ çalışmaları yüzünden tebliğ çalışmaları Batı insanını Doğululaştırmak gibi anlamsız da olmaktan öte İslam’ın özüyle uyuşmayan bir Müslümanlaştırma çabası yürütülüyor. Oysa olması gereken; Alman, Fransız, İngiliz veya Rus’un kendi gerçekliği içinde İslam’a davet edilmesi, hakaret anlamı taşımayan hatta Hıristiyan ve Yahudi köklerinden gelen John, Hans, Moche, Esmee, Maria, Diana gibi isimlerinin korunması, onların kendi dillerinde ve İslam’la çatışmayan kültürleri içinde bir İslam oluşturmaları için yol gösterilmesidir.

İslam dünyasında Batı ile ilgili değerlendirmelerde ne yazık ki Batılı yönetimlerle Batılı halklar, Batı’nın her şeyden habersiz insanı bir tutuluyor. İslam dünyası konusunda Avrupa ile ABD arasındaki farklılaşma da dikkate alınmıyor. Bu da adil olmayan değerlendirmelere yol açtığı gibi, güncel dikkate alındığında Avrupa halklarına yönelik yanlış bakışlara kaynaklık ediyor, Müslümanlarla İslam’a karşı hiçbir ön yargısı olmayan ya da İslam hakkında hiçbir malumat sahibi olmayan Avrupa hatta ABD halkları arasında duvarlar örüyor.  

Öte yandan Çin ve Hint’in güçlenmesi karşısında Batı ile İslam dünyası arasında yeni ve saygın ortaklıklar oluşturmak mümkün hatta zorunludur. Genç İslam dünyası, gün geçtikçe yaşlı Batı’dan daha avantajlıdır. İslam dünyası, Batı’nın gelişmişliğine, Batı’da İslam dünyasının enerjisine muhtaçtır. Bundan karşılıklı anlayış içinde iki tarafın da lehine ortaklıklar oluşturulabilir. Bunu engellemeye çalışan Siyonist azınlık, iki tarafın da dostu değildir.

Ne yazık ki İslam dünyasındaki üretimler, değişime açık olmaktan uzaktır ve Batı ile İslam arasında yeni bir zemin oluşturacak nitelikte değildir. Farklı zamanlarda yazılan bu makaleler, Batı’nın İslam dünyasına karşı duruşunu sorgularken İslam dünyası ile Batı arasında yeni kanalların açılmasını sağlayacak bazı sorgulamalar da yapmaktadır.

Burada anlatılanların bütünsel çalışmalar için referans oluşturmasını ümit ediyorum.

                                                                                                                                                             30 Ekim 2022/İstanbul

                                                                                                                                                             Dr. Abdulkadir Turan

                                                    

Batı’nın ‘Meşruiyet’ Projesi Çöktü

Batı, neo-sömürgecilik emellerini insan hakları ile meşrulaştırma projesi geliştirdi. Batı’daki gerçek insan hakları savunucularının çabalarını da sermaye edinen bu proje çöktü, bugünden sonra hiç kimse insan haklarını müdahale gerekçesi edinen bu kurnazlığa aldanmayacak

Birkaç yıl öncesine kadar çoğumuzun zihninde Batı’nın dünya jandarmalığını meşru gören bir imajı vardı. Batı, bize bir koruyucu ve kollayıcı olarak görünüyordu.

Daha iki yıl önce yaşlı bir adam bana “Kurban olayım gâvurlara, onlar da olmazsa kimse bize bir hak tanımayacak” demişti. Halktan biri bir yana, akide kitapları devirenler bile Batı’nın dünya üzerindeki hâkimiyetini dünya dengesi ve insan hakları üzerinden meşru görmenin eşiğindeydi.

Bugün o imaj, o meşruiyet eşiği darmadağın olmuş durumda. Irak, Gazze, Afganistan, Çeçenistan, Bosna’dan sonra Libya, Somali, Mısır ve Myanmar Batı’nın insan hakları jandarmalığı üzerinden ulaştığı meşruiyet imajını yok etti.

Kendin için insan haklarından söz etmek bir anlam taşımaz. İnsan hakları imtihanı, dışarıda kazanılır. Batı, bu imtihanı kaybetti. Sahte de olsa, uzun uğraşlarla edindiği bir meşruiyeti kaybeden bir gücün geleceği parlak değildir. İnsan hakları savunuculuğu üzerinden meşruiyet elde ederek dünya üzerindeki hâkimiyetini sürdürme çabası Batı için son kaleydi. Batı, bu kaleyi en son Mısır’da kendi elleriyle yıktı. Son süreçte bir kaybeden aranacaksa kaybeden, Batı’nın ta kendisidir. Müslümanlar elbette yaralarını saracak ve kendisini toparlayacaktır. Ama Batı, asla son birkaç yılda elde ettiği imajı bir daha elde edemeyecektir. İmaj kaybı, meşruiyet kaybı tükenişin başlangıcıdır.

Batı, Wilson ilkeleriyle her toplumun kendisini yönetme hakkından söz etti, Filistin’de, Çeçenistan’da ‘yalancı’ çıktı. Bireysel haklar dedi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi önüne gelen davalarda tükendi. Batı ’Katliama hayır’ dedi, Bosna’da iflas etti. Çoğunluğun iktidarı dedi, önce Cezayir’de ve sonra bütün İslam âleminde ikiyüzlülüğünü ifşa etti.

Batı, bugün İslam dünyasında kendisine düşünce ve hayat tarzı olarak bağlanmış bir avuç elit ve günah düşkünü bir kitleyle baş başadır. Onların koruyucu ve kollayıcısıdır. Dolayısıyla onlara karşı olanlara karşıdır.

Hâlbuki Batı, görünürde bunu hedeflememişti. Son dönemde kendince fertleri, grupları, sivil toplum kuruluşlarını uluslararası hukukun içinde gören, kendisini Hindistan’daki bir kadının hak ihlalinden sorumlu gören ve yeryüzü hakimiyetindeki meşruiyetini buna bağlayan bir anlayış geliştirmişti. Bunu başarırsa ayakta kalabileceğini, müdahalelerdeki meşruiyetini koruyabileceğini düşünüyordu. Artık bir yere girince Fransa’nın Cezayir’e, İtalya’nın Libya’ya girdiği gibi girmeyecek, halklar tarafından çiçeklerle karşılanacak ve asla oradan ayrılması istenmeyecekti. Oysa işgal sonrası işgal öncesinden çok daha kötü, müdahale sonrası müdahale öncesinden daha berbat...

Şimdi sormak gerekiyor: Batı’nın meşruiyet serüveni neydi ve Batı, meşruiyet oyununu niye beceremedi?

Eski dünyada Batı’nın işgal ile meşruiyeti yan yana getirme gibi bir kaygısı yoktu. Batı, miladi 16. ve 17. yüzyıllarda İslam dünyasından olabildiğince uzak duruyordu. Müslüman olmayan Afrika ve Amerika’yı ise insan bile saymıyor, onların elindeki varlığı almayı ve onları köleleştirmeyi kendisi için ‘insan hakkı’ sayıyordu.

Bu konuda tartışmalar Kurtuba piskoposlarından Sepulveda ile Las Casas arasındaki tartışmalara bariz bir şekilde yansımıştır.

Psikopas Sepulveda, Amerikan yerlilerinin insandan farklı bir varlık olduğunu düşünüyor, “Kızılderililere gelince gerek tanıdıklarım gerekse hakkında bilgi edindiğim diğer bölgelerin Kızılderilileri aşağı varlıklardır, doğaları gereği köledirler” anlayışını sürdürüyor, Miladi 1519 tarihli bu anlayıştan yola çıkarak İspanyolların Kızılderililere yönelik uygulamalarını meşru görüyordu.

Batı, kendi içinde de insan haklarını sadece inanç ve fizik olarak kendisine benzeyenlere ait görüyordu. İnsan haklarını inanç olarak kendi mezhebinden ve kendi dininden olanlarla fizik ve ruh olarak sağlam olan diğer Batılılar için işletiyordu. Kendi mezhebinden olmayana her tür zulmü meşru gören Batı, onlar için engizisyon mahkemeleri kurdu, mezhep ihtilafını aştı, kendi dininden olmayanları ezdi, Yahudileri haklardan mahrum bıraktı, katletti; Hıristiyan kökenli olsalar da fiziken eksik olan cüzzamlıları ve ruhen hasta saydığı sözde cadıları insan haklarından yoksun bıraktı.

Batı, asıl kafa karışıklığını İslam’la ilgili yaşadı; İspanya’da yaptıklarını intikamla açıklayabiliyordu. Ama Fransa’nın Afrika’daki uygulamalarını neyle açıklayacaktı? Gerek Endülüs gerek Osmanlı, Batı’nın zihnine Müslümanların köle olamayacağını yerleştirmişti. Batı insanı, Müslümandan köle olmaz diye düşünüyor, devletler bu düşünceyi kabul etmek zorunda kalıyor, Müslüman köle ithalini yasaklıyorlardı. Ama Batı, aynı zamanda İslam dünyasını işgal etmek, onun yer altı zenginliklerine el koymak istiyordu. Batı, bu çelişki içinde kendi işgalleri için meşruiyet zemini arayışına girdi. Bu meşruiyet zemini arayışı, salt insani de değildi.

Batı, dünyanın diğer kesimlerini kolayca işgal ettiği halde İslam dünyasını teslim almada zorlanıyordu. Onu meşruiyet arayışına iten buydu. Batı, bu arayış içinde İslam tarihine yöneldi.

el-CEZİRE’NİN FETHİNİ KOPYALAMAK

Arapların el-Cezire, Batılıların Mezopotamya dedikleri, Bizans’ın hâkimiyeti altındaki coğrafya, İslam ordularınca nasıl fethedilebilmişti?

Buralarda, dağlık kesimde daha çok hayvancılıkla uğraşan Kürtlerin yanında, Süryani nüfus odaklı tarım işletmecisi bir toplum vardı. Süryaniler de Bizanslar gibi Ortodoks Hıristiyandı ve çok yoğun bir Hıristiyanlık yaşıyorlardı. Nusaybin, Antakya, Urfa gibi şehirlerde büyük akademiler vardı. Dört bir taraf manastır ve kiliseydi. Dolayısıyla Hıristiyanlık bilgisi de alabildiğince üst safhadaydı. Ekonomik koşullar da iyiydi ve Mardin, Diyarbakır gibi şehirler çok sağlam birer kaleydiler.

Dini birlik, güçlü iktisat ve muazzam savunma imkânları… Her şey yolunda görünürken nasıl olmuştu da Kudüs’ten hemen sonra, buralar İslam’ın en kolay fethettiği yerler olarak tarihe geçmişti. Batılı yaklaşımıyla: İslam bunca yüksek bir kazanca nasıl oldu da bu kadar düşük bir maliyetle ulaşmıştı?

Cevap açıktı: Bizans’ın güç kaynağı Kürtler ve Araplar değil, Süryani ve Ermenilerdi. Onlarla Bizans arasında mezhep içi ihtilaflar vardı ve Bizans, onlardan çok ağır vergiler alıyordu.

İslam’ın onlara can güvenliği sağlayacağını ve onların mezhep içi ihtilaflarına karışmayacağını kavradılar. İslam’ın yüklediği cizye vergisi de Bizans’ın aldığı ve kimi zamanlar miktarı keyfi olan vergiden düşük olunca Süryani ve Ermeniler direnmediler.

Bizans’ın hep mağdur ettiği ve Ermenilere de ezdirdiği Kürtler ise İslam’ın insanlığa getirdiği hakları duyunca tereddütsüz, Müslümanların safına geçtiler.

“O hâlde” dedi Batı: “İnsan hakları, işgalin yumuşak gücü olabilir. ‘İşgal’ sadece güçle olmuyor. İşgalin meşruiyete ihtiyacı vardır, insan hakları savunuculuğu bütün dünyadaki hâkimiyetimize meşruiyet kazandırabilir.”

Burada hayali bir sahnenin anlatılmadığını özellikle belirteyim. Batı’nın göç teorilerini inceleyen herkes, İslam’ın el-Cezire’yi fethinin bu teorilerde çok önemli bir yer tuttuğunu bilir. Batı, son dönemde kendince el-Cezire’nin fethini kopyalamaya çalıştı. Batı, kendi coğrafyasında insan haklarını sonu gelmeyen anarşizm ve protestolara karşı koymak için uygulamaya koymuştu. İslam dünyasında da insan haklarını istilayı kolaylaştırmak için uygulamaya koyacaktı.

BATI’NIN MEŞRUİYET ARAYIŞI İFLAS ETTİ

Ama Batı’nın unuttuğu bir gerçek vardı: İslam, bir bütündür ve fethedilen yerlerdeki insan hakları uygulamaları fetih kolaylaşsın diye geliştirilmiş değildir, yüce Allah’ın bütün zamanlara şamil hükümleridir.

İslam’da bütün kullar, Allah’ın kulları olarak abdullahtır. Dolayısıyla Allah katında eşittirler ve kullar arasındaki farklar, onların birbirlerine rablık taslayacakları boyutlara asla taşınamaz. Bu akide, esastan bir insan hakları anlayışı getirir.  

İslam, insan haklarına bir karşılık için sahip çıkmadı, insan haklarını anarşizm ve protesto edilme korkusuyla da savunmadı. İnsan hakları İslam’ın özünde vardır, o özden ayrılamaz, o hakların uygulanması ancak İslam’ın bütün olarak uygulanmasıyla mümkündür.

Batı’nın özünde barbarlık vardır, emperyalist süreçte dışarıya yayılmada çıkar için araçsallaştırılan o barbarlık insan hakları kamuflajıyla örtülemiyor. Batı, barbarlığını bir miktar geri çekip oradan doğan boşluğu insan hakları ile doldurmak istiyor. Ama olmuyor.

Bir kâfir, bir müşrik insan haklarından yana olamaz mı? Siyeri bilen herkes, bunun olabileceğini bilir. Ancak beşeri çıkara dayanan küfür, özü itibari ile adaleti sağlayamaz, kendi dışındaki dünyaya hak tanımaz.

Miladi 20. yüzyıl,  iki dünya savaşında iç çatışmasıyla zayıflayan Batı için baştanbaşa meşruiyet arayışı yüzyılıdır. Batı, II. Dünya Savaşı’ndan hemen sonra Birleşmiş Milletler Teşkilatı’nı, ardından ona bağlı olarak Uluslararası Adalet Divanı’nı kurdu. Kendince barbarlık döneminden sıyrılıp uluslararası güç kullanımını esaslara bağladı, insan hakları açısından hâlâ adil olmasa da en azından belirsizliği azalttı. Nitekim, 1994’teki Ruanda Soykırımı’ndan sonra Uluslararası Ceza Mahkemesi’ni görevlendirerek insanlık suçlarına karşı tedbir iddiasında bulundu. Aynı yıl Haiti; 1999’da da Kosova müdahaleleriyle meşruiyet iddiasını güçlendirdi. Buna Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin özellikle sol örgüt mensuplarına yönelik hak ihlallerine müdahalesi de eklenince özellikle Türkiye gibi ülkelerde herkes Batı’yı insan haklarının mutlak bekçisi görmeye başladı.

Batı, sıradan Müslüman’ı kendi beslemesi zalim diktatör ve krallara karşı koruma altına alırsa İslam dünyasındaki müdahaleleri için meşruiyeti yakalayacağını, İslam’ın el-Cezire’deki hâkimiyeti gibi bir hâkimiyete ulaşacağını sandı.

Ne var ki önce israil, Batı’nın bütün girişimlerini boşa çıkardı, onun zulüm üzerine örttüğü perdeyi çocukların karnını deşen hançeriyle yırttı, boyutuyla küçük olsa da zalimliğiyle Batı’nın zulüm köklerinin bir ekranı oldu. Buna karşı Kudüs özündeki ruhla adeta ayağa kalktı, Filistin ayağa kalktı. Nebevî bir rol üstlendi. “Ey Müslüman bunlara inanma, onların değil, benim şahitliğimi kabul et, beni gör, bende kendi geleceğini gör” diye seslendi.

Bu çağrıyla gözler açılınca bütün İslam dünyasındaki uygulamaların Kudüs’ü, Filistin’i doğruladığı görüldü. Kamuflaj işe yaramıyor, zulüm artık kamuflajın altına sığmıyordu. İsrail işkenceleri ve israil askıları, Batı yanlısı bütün yönetimlerce İslam dünyasının her yanına yayıldı.

Buna karşı Batı panikleyen Batı, israil’e ses çıkaramadıysa da İslam dünyasının başına diktiği diktatörlere karşı insan hakları hamiliği iddiasını daha yüksek sesle ifade etti. Yazık ki İslam dünyası ona yeniden inanır gibi oldu ve onun müdahalesini, onun diktatörlerinin üzerinden yeniden meşru görme eğilimine yanaştı.

Hâlbuki Batı, planlı bir çıkarcılık içindeydi, çıkarcılık onun ruhunda vardı. Daha dün eski Yunan geçmişiyle ‘çoğunluk’ dediği hâlde İslam dünyasında çoğunluk kaynaklı meşruiyeti hiçbir zaman tanımadı. Ne Fransa ne İngiltere’nin işgal ettiği topraklarda bir tek serbest seçim yapılmamıştır. Onların diktatörleri de onların yolundan gittiler. Arap baharı sürecinde pek çok diktatör devrildi, çoğunluğa dayalı bir yönetimi imkânı oluştu. Ama Batı Müslüman çoğunluğun ona itaat etmeyeceğini anlayınca bir daha diktatörlere sığındı, bütün meşruiyet iddialarını bir kenara attı, darbeleri ve katliamları savunma noktasına geri döndü.

Meşruiyet iddialarından önce Batı böyleydi, bugün de böyledir.

Bir gücün işlevselliğinde önemli olan onun meşru olup olmadığı değil, meşru olarak algılanıp algılanmadığıdır. Bugüne kadar Batı’nın müdahaleleri meşru değildi, sadece öyle algılanıyordu ama artık öyle de algılanmayacak.

Batı, hâlâ farkında değil ama meşruiyet, Batı’nın son kalesiydi. Bu sahte kale çöktü, Batı’nın barbar yüzü ortaya çıktı. Bundan sonra hiçbir propaganda bu yüzü kamufle edemeyecek. Batı, kendi içindeki vicdanlı insanların insan hakları eğilimini de satamayacak. Çünkü o eğilimler bundan sonra asla Batı’nın hanesine yazılmayacaktır.

Şimdi, Batı’nın meşruiyet iddialarının çürük olduğunu anlatmak için bunca söze ne gerek var diyeceksiniz. Emin olun, ben de sizin gibi düşünüyorum. Belki yazı boyunca bu düşüncenin etkisinde olduğumdan zihnimdeki pek çok şeyi aktaramadım, meşruiyetin tarifi ve türleri gibi notlarım açıkta kaldı.

Batı’nın çökmüşlüğüne, belge olarak Mısır zindanları yetmez mi? Ne diye bunca söz söylüyoruz ki?

 

Batı’nın  ruhu ve ‘umut söndür’ oyunu

Batı hep kapitalizm, sosyalizm, liberalizm gibi ideolojilerle değerlendiriliyor. Oysa ideolojiler Batı için, ancak tahrif edilmiş Tevrat, Yahudiler için geçerli olduğu kadar geçerlidir. Yahudi’nin davranışına asıl yön veren Yahudilik ruhu olduğu gibi, Batı’nın davranışına yön veren de Batı ruhudur.

Kendi dünyamızdan şöyle bir bakalım:

İslam dünyası, modern Batı’nın değerlerinden umduğunu bir türlü bulamıyor.

Batı’nın değerleri; yüz yıl önce Cezayir’de, otuz–otuz beş yıl önce Afganistan’da, 70-80 yıldır Filistin’de ve bugün Mısır’da, Tunus’ta hiçbir iş görmüyor.

Fransız ihtilalcileri, ‘can emniyeti’ dediler, Cezayir’de katliamlar yaptılar. Sovyet Rusya, ‘halkların kurtuluşu’ dedi, Afganistan’ı işgal etti. Amerika Wilson ilkeleriyle  ‘halkların kendilerini yönetme hakkı’ dedi, Filistin halkını Yahudi azınlığın zulmüne terk etti.

Batı; köklü bir eğilimle her seferinde ortaya bir şey atıyor ama ortaya attığı şey, aleyhine dönünce kavram saptırmasına gidiyor, kavrama kendisine has yorumunu ekliyor.

Batı demokrasisi, bugüne kadar ‘seçimler ve çoğunluk’ dedi, bugün yapı Müslümanların lehine dönünce ‘azınlığın tercihleri diyerek İslam dünyasındaki seküler/laik azınlığın iktidarını destekliyor. ‘Çoğunluğu elde edenler her şeyi yapamazlar’ diyerek Müslüman çoğunluğu, yönetimde katkısız bırakmanın yollarını arıyor. Dün Cezayir’de FİS’in vardığı çoğunluğu tanımadılar, Refah Partisi’nin seçim zaferini hiçbir zaman içlerine sindirmediler. Bugün Mısır’daki çoğunluğu tanımak istemiyorlar.

Batı değerleri, darbeye karşı çıkıyor, darbe yapan kesimleri ‘meşru güç’ olarak tanımamayı ve onların zorba iktidarlarına yaptırımlar uygulamayı öngörüyor. Ama söz konusu olan Türkiye’de 27 Mayıs Darbesi, 28 Şubat, 15 Temmuz olunca görmezlikten geliniyor. İngiliz Kraliçesi Elizabeth, 27 Mayıs Darbesinden hemen sonra Türkiye’de askeri yönetimi ziyaret etti, darbeci general Cemal Gürsel’le görüştü.  Bugün ABD, Türkiye’de darbecilerin yargılanmasını  alttan alta yadırgıyor.

Mısır söz konusu olunca Amerikan Dışişleri Bakanı, ‘Kavram saptırma’ kültürüne açıktan açığa başvurup ‘Mısır’da ordu, yönetime el koymadı. Halk talep etti ve ordu, yönetimi değiştirdi ama yönetim hala sivillerde’ diyebiliyor. Bakan, böylece Batı’nın darbe karşıtlığına umut bağlayanların umutlarını fütursuzca söndürüyor.

Öte yandan İslam dünyasında her nerede bir millî kurtuluş hareketi belirse, Batı’nın çıkarları İslam dünyasının hangi noktasında tehlikeye düşse orada ilginç bir hareketlilik başlıyor. İslam dünyasında en sıradan Müslümanların; İslam’ı anlatma görevini yerine getirmekten başka, düşündüğünü ifade etme hakkını kullanmaktan başka hiçbir etkinliği olmayan Müslümanların değişik istihbaratlar eliyle adeta günlükleri tutuluyor, sıradan bir Müslümanın en insanî hak olan taziye ziyareti bile kamera marifetiyle kayıt altına alınıyor ve örgüt faaliyeti diye bir gün önüne konuyor. Körelmiş çakılar, kuru sıkı oyuncaklar silah sayılıyor.

Ama her nasılsa o millî kurtuluşun belirdiği yerlerde bütün ülke kapıları, menşei belirsiz kimi şiddet gruplarına bir bir açılıyor, mobil gruplar kimi zaman çoluk çocuklarını da yanlarına alarak ülke ülke atlayıp gelip oraya yerleşiyor, dünyanın en modern silahlarını ediniyor ve orada İslam adına çatışmaya başlıyor. Bu yakın bir döneme kadar İslam dünyasının Irak’tan Şam’a; Şam’dan Somali’ye; Somali’den Mali’ye yaşadığı bir dehşettir.

Fertleri bağlamında samimiyetinden şüphe olmayan bu tür yapılar iki yüz yıldır probleminin bilgi ve planlama değil, samimiyet ve fedakârlık olduğunu zanneden Müslümanlara onlar umut bile bağladılar.

 Bu umut, Batı medyasının ters yönden propaganda faaliyeti üzerinden büyütüldü. Ardından değerleri katı ve yöreye yabancı bu gruplar; vardıkları her yeri kan gölüne çevirdiler; yöre halkının bir kesimini ‘Ey Batı, ne olursun gel, bizi bunlardan kurtar’ diyecek duruma düşürdüler.

Batı da ülke kapılarının açılmasını, ağır silahların teminini gözden kaçırıp ‘insan hakları savunucusu’ olarak oraya paşa paşa müdahale ediyor. Orada Müslüman halkın bütün kurtuluş umudu sönüyor, Müslüman halk kurtarıcı diye yeniden Batı’ya bağlanıyor.

Bu, İspanya ve Yunanistan iç savaşlarının Batı’ya sağladığı bir tecrübedir. 20. yüzyılın üçüncü çeyreğinden sonra oralarda Batı yanlısı iktidarlar tehlikeye girince dünyanın dört bir yanından komünist devrimciler, İspanyol ve Yunan yoldaşlarının yardımına gittiler. Bunlar şüphesiz ki komünistliklerinde samimiydiler ama değerlerinde katı ve yerel yapıya yabancıydılar, ‘cömertçe kan döktüler, İspanyol ve Yunan halkı onların desteğiyle sağlanacak bir iktidardan korktu, Batı’ya sığındı ve her iki ülke de Amerika güdümünde kaldı.

Bu Batı, nasıl bir şey ki her kapıdan giriyor, her yönteme sarılabiliyor ve ‘umut söndür’ oyununu hiçbir değeri sığmayacak bir şekilde sürdürebiliyor? ‘Umut söndür’ oyunu, bir yerde oluşmuş bir umudu o umuda kapılanları hayal kırıklığına uğratarak ya da bir yerde oluşması muhtemel bir umudu kontrollü oluşturarak onu denetim altında sürdürme ve bitirme programıdır. Bu, bütün yöntemleriyle bir insanlık suçudur. Zira bu programı geliştirenler, programın uygulandığı alanlardaki bütün unsurların döktüğü kandan sorumlu sayılırlar.  

İyi de insan haklarından söz eden Batı, insandan yana değerlerden söz eden Batı; bunun için kurumlar açan, bu yolda uluslararası yatırımlar yapan, bu doğrultuda müdahaleler gerçekleştiren Batı, nasıl oluyor da bu insanlık suçunu işleyebiliyor?

Konunun anlaşılması için aslında bunca söz yerine “Gezi olayları ile ilgili saatlerce canlı yayın yapan CNN gibi Batı kuruluşları nasıl oluyor da Kahire’de Adeviyye’deki katliamı belki sadece bir alt yazı olarak ve çatışma diye saptırarak es geçiyor?” sorusunu da sorabilirdik. Bazen tek bir tutum bütün fotoğrafı ele verebiliyor, o tutum tek başına bizi köklere götürmeye yetiyor. Buradan hareketle soralım: Nedir bu çifte standardın kaynağı?

 

BATI’NIN RUHU İNSAN HAKLARINI ALT EDİYOR

Biz, Batı’yı hep kapitalizm, sosyalizm, liberalizm, demokrasi gibi ideolojilerle ve bu ideolojilerin uygulanmasında karşılaşılan zorlukları gidermek için bulunmuş insan hakları teorileriyle değerlendiriyoruz.

Oysa Batı’yı anlama noktasında ideolojilerin rolü, Yahudileri anlamada tahrif edilmiş Tevrat’taki fıkhın rolü gibidir. O fıkıh, elimize bir şekil veriyor. Ama Yahudi’nin tutumunda ondan çok daha etkili olan, o fıkhı her zaman etkisizleştirebilen, her zaman onun üzerine çıkabilen bir Yahudilik ruhu vardır. ‘Yahudilik kültürü de diye ifade edilebilecek olan bir ruh… Bazen Beni Nadir yerleşkesinde bir suikast girişimi olarak, bazen Beni Kureyza’da Müslümanların zayıf anında düşmanla işbirliği olarak, bazen Hayber’de bir sofrada fırsat kollayıcı bir zehir olarak ortaya çıkan ve bu fırsatı kullanmak için her tür prensibi ve değeri çiğneyen, hain ve acımasız bir ruh… Yahudiliğin asıl kimliği o ruhta saklıdır.

Batı’nın da kimliği; Batı fıkhının (hukukunun) prensiplerini oluşturan ve bu prensiplerin uygulanması sırasında karşılaşılan aksaklıkları gidermek için bulunmuş değerlerden oluşan insan hakları teorilerinde değil, Batı’nın ruhunu oluşturan, kadim kültürünü yansıtan ‘mikro ideolojiler’ de denen küçük düşünce beyanlarında saklıdır.

Bu küçük düşünce beyanları, makro (büyük) ideolojilerden ve insan hakları değerlerinden farklı olarak düşünce adamları ve hukukçular tarafından üretilmiş değildir. Bunlar Batı’nın Latin-Hıristiyan-Yahudi karması özünden gelen ve psikologlarla sosyologlar tarafından keşfedilip siyasal bir araca dönüştürülen eğilimlerdir. Bu eğilimlerin gücü, ideolojilerin de insan hakları teorilerinin de etkisini kırabiliyor. ‘İnsan güç durumda kalınca aslına döner’ diye bir teori vardır. Batı da güç durumda kaldıkça köklerine dönüp bu eğilimlere sığınıyor.

 

BATI RUHUNU OLUŞTURAN EĞİLİMLER

 

Bu eylemleri özetle şu şekilde anlatmak mümkündür.

Pragmatizm

 William James’in ‘Hesabına nasıl geliyorsa öyle davran’ diye keşfettiği teoridir. Amerikan sanayicilerine ‘Kâr etmek için’ çevreye zarar verme, insanın emeğini çalma hakkı veren eğilimdir. Daha önce bu eğilimi Machiavelli, ‘İktidar olmak ve iktidarda kalmak için her yol meşrudur’ şeklinde ifade etmişti. Bu eğilim ‘Oportünizm’ denen ilkesiz fırsatçılıkla buluşup Batı’nın her yola başvuran politikalarının temelini oluşturuyor.

Fenomenoloji

Husserl’in ‘Kendi dışındaki her şeyi bir çantaya koyarak değerlendirmek, geriye sadece kendini bırakmak sonra bütün dünyayı kendi penceresinden değerlendirmek’ diye keşfettiği eğilimdir.

Kant’ın Ahlak Teorisi

Kant’a göre ahlak toplumsal eylemdir; toplumun varlığını sürdürmek için bulduğu kurallardan ibarettir. Bu yorumla ahlak asli bir insanî değer olmaktan çıkıyor, günün ihtiyaçlarına göre üretilen bir değerler toplamına dönüşüyor. Bu anlayışla pragmatizm ve oportünizm meşrulaşıyor. Batı için ahlaklı olmak dün darbelere karşı çıkmak ise bugün darbelerden yana olmak, ahlakın ta kendisi olabiliyor. Böylece aslında ‘ahlak’ ortadan kalkıyor; insana güven verme, insana geleceğini görme imkânı verme özelliğini büsbütün yitiriyor. Buna ve pratiğe bakarak ‘Batı’nın ahlakı yoktur’ diyenler hakikati ifade ediyorlar.

J.S. Mill’in Mutluluk Teorisi

John Stuart Mill’e göre mutluluk faydadır, o âalde mutlu olmak isteyen sadece faydaya bakmalıdır. Bu eğilim, Husserl’in keşfettiği dünyaya sadece kendi penceresinden bakma eğilimi ile birleşince ortaya kendi mutluluğu için başkalarına zarar veren, kendi mutluluğunu başkalarının mutsuzluğunda gören bir eğilim çıkıyor. Kendi mutluluğu için İslam dünyasının mutsuzluğunu elzem gören Batı’nın politikaları, bu eğilimin görülen pratiğidir. Bizim kaybımız onun kazancıdır, bizim düzensizliğimiz onun düzenidir. Nietzsche (Niçe) “Ne olursa olsun daima istediğinizi yapınız. Önce kendinizi seviniz, sonra yakınlarınızı. Şehveti, hükmetme hırsını, bencilliği kötülük sayarlar. Bunlar erdemdir, mutluluktur. En büyük kötülük, en büyük iyilik için gereklidir. Önce yıkıcı olmak gerekir” der.

Gerçeküstücülük (Sürrealizm)

Andre Breton’un ‘gerçeğe gözünü kapatma, gerçeği kendi iç gerçeğinde algılama’ olarak keşfettiği eğilimdir. Batı, hesabına gelmeyince sürrealizme yöneliyor, gerçeği yok sayıyor, gerçeği yaşanmamış kabul ediyor.

Dikkat edilirse buraya kadar sözü edilen eğilimler; kendini dünyanın merkezine oturtan, bütün gerçekleri o merkezin menfaati için kullanan, sürekli prensipleri olmayan (ilkesiz), kendini doyurmak için başkalarını aç bırakan, başkalarının hayatına kendi çıkarı için son veren bir politikayı önümüze çıkarıyor.

Dahası da var: Buraya kadar anlatılanlar daha çok Batı’nın kendisiyle ilgiliyken bundan sonrakiler Batı’nın başkalarıyla ilişkisiyle ilgilidir.

Özetle verelim:

Varoluşçuluk

İnsanın ölüm korkusuyla titrediği iddiasına dayanır. Buna göre her şey ölümden kurtulmak içindir. Batı’nın bunca zayıf düşmüş İslam dünyasına karşı aldığı savunma tedbirleri ve bir zamanlar konsoloslukları kapatma meselesinde olduğu gibi Amerikan şehirlerinde ‘İslamcı teröristler saldırabilir, evinizden çıkmayın’ diye yaptığı ilanlarla sıradan Batılılarda ‘Müslümanlar her an beni öldürebilir’ psikolojisi oluşturan kirli propagandaları burayla ilgilidir. Bu propaganda sıradan Batılının İslam dünyasına yönelik her tür politikayı meşru görmesine yol açıyor, saldırı politikaları için vicdanlarda zemin hazırlıyor.

Freud’un Psikoanalizmi

Rüyaları, sürçmeleri yorumlayarak sözde bilinçaltına ulaşmayı hedefleyen eğilimdir. ABD medyası, her gün kimi vaizlerin sözlerini abartarak ‘Bakın İslam dünyası sizi yok etmek isteyen teröristlerle doludur. Oralarda ne yapsak doğrudur, hoşgörün’ diye propaganda yapıyor. Batı, psikoanalizmin aynı zamanda zevkperizmi keşif yanından yararlanıyor. Bugüne kadar zalimlere hizmet açısından insanlık, hep saldırgan sınıf köpekler ve lojistik destek sağlayan eşekler diye ayrılırdı. Psikoanalizm, domuzlar sınıfını keşfetti. Domuz, zevki için sınırsızca çiftleşir ve sınırsızca yer. Ama onun zevkinden çiftleşip yemesi, çiftlik sahip için domuz yavrusu olarak bir ekonomik imkân oluşturur. Batı, şehveti ve yiyip içmesiyle meşgulken kendisine istila ve sömürü imkânı tanıyan bir insan unsuru üretti. Bunun için zevkperizmi sınırsızca yayıyor ve himaye ediyor.

Alfred Adler’in Aşağılık Duygusu Teorisi

Buna göre insan olmak, aşağılık duygusu hissetmektir. Batı, İslam dünyasının büyük geçmişi ve büyük insani değerleri karşısında bu duygudan hiç kurtulamadı. Bunun için durmadan İslam dünyasıyla uğraşıyor.

Batı ruhunun keşfedildiği Miladi 19. yüzyılda Max Stirner, adeta bütün Batı adına ‘Biricik insan benim benden başkası umurumda değil. İnsanı insan eden bencilliktir. Erdem, arzularıma uygun davranmamdır’ diyor.

Batı’nın İslam dünyası ile ilgili tutumlarına yön veren bunlardır.

İslam dünyasının bugün en çok, istikrara ihtiyacı vardır. Batı, İslam dünyasında istikrarı yok etmek için ruhuna sinmiş bütün erdemlere(!) başvuruyor. Umudun oluştuğu her yerde, ‘her yol çıkmaz sokak’ dedirten bir oyun oynuyor. Bütün yöntemleri etkisizleştirecek bir karmaşa üretiyor. Her yöntem sahibini bir diğerine ‘Böyle yaptınız da ne oldu?’ diyecek duruma getiriyor, hak arada kayboluyor. İspanya’daki yabancı yoldaşları eleştirseniz ‘Devrim düşmanı’ diye etiketlenirsiniz. O yoldaşları desteklerseniz halk pazarlarındaki ve ibadethanelerdeki katliamların, toplumsal umutsuzluğu üreten yapının ortağı olursunuz.

İslam dünyası, bu kurguya teslim olmak zorunda değildi ve teslim olmayacak. Bize, ülkeden ülkeye atlayan mobil gruplarla bir Calvinist süreç yaşatıldı. Bugün Afganistan ve Nijerya gibi noktalarda bu süreç devam ediyor. Yarın da bazı ülkelerde devam edecek ama asla Batı için, artık zafer getirmeyecektir.

 

 

Psikanalizim: İnsanlığa karşı psikoloji!

1990’lı yılların başları… Marksizm fiilen çökmüştü. Milyonlarca Solcu, ideolojik bunalım yaşıyordu. Yakın bir dönemde Fransa için tutulan bir raporda belirtildiği gibi, fikir namına geriye sadece İslamî düşünce kalmıştı.

Solda yer alan pek çok ünlü isim İslam’a, daha doğrusu İslamî çevrelere meylediyor; İslam’ı ve İslamî kesimi tanımaya çalışıyorlardı. Çünkü bir zamanlar seçmen kitlesi yüzde kırkları bulan Sol dünyada fikir artık konuşulmuyor; fikri olanlar içlerini rahatlatacak, kendilerini ifade edecek başka bir ortam bulamıyorlardı.

Söz konusu ünlü isimleri bir bir bulup onları liberal dünyaya çekmek ve ABD veya Avrupa Birliği hizmetinde çalıştırmak pek de güç olmadı.

Geçmişte Sol’da yer alan tanıdık isimler, hızlı bir yön değişikliğiyle liberal-sosyal demokrat karışımına doğru yol aldılar ve her biri kendi fetret döneminin getirdiği tanışıklıkları satışa çıkararak Batı hesabına bir “İslamcılık uzmanı” kesildi.

Üstelik bu eski Solcu militan, yeni İslamcılık uzmanları Batı hesabına sadece bilgilendirme hizmeti vermiyorlardı. Aynı zamanda İslamî kesimlere hitap ederek İslamî kesimi dönüştürme yönünde de bir vazife görüyorlardı. Bunun için Sol ideolojiden sonra çöküşü kârlı bir ekonomik kazanca dönüştürmekte kimse onlarla yarışamadı.

Lâkin mesele birkaç ünlü değildi, milyonlarla ifade edilen Sol cenah, hatta milliyetçi kökenli Sağ cenahın bir kısmı da bunalımdaydı ve hızla İslam’a yöneliyordu. Onların da ünlüleri kısa sürede liberalizme kaydırıldı ama büyük bir kesim açıkta kaldı.

20.yüzyılda çöken sadece Marksizm değildi. Marksizm, kendi fanatik karşıtlarını da anlamsızlaştırmış, onları da boşluğa atmış, böylece küresel bir ideolojik boşluk doğmuştu. Toplumu kontrol etmek için yeni bir yola ihtiyaç vardı. Modernizm, reform ve aydınlanmadan başlayarak nasıl oluşmuşsa oluşsun, bugüne kadar konuşulmamışsa da sonraki süreçte hâşâ bir tür çok nebili İsrailîlik gibi dizayn edilmiştir. Bir nebi ölmeden diğeri görev üstlenebilir, biri vefat ettiğinde ise mutlaka görev bir başkasına geçer, böylece süreklilik sağlanır.  

Modernizmin ilk safhası, 18. Yüzyılda oluşup 19. Yüzyılda dünyaya yayılan Fransız İhtilali sürecidir, ikinci safhası 19. Yüzyılda oluşup 20. Yüzyılda etkili olan Marksist süreçtir.

Marks, 21. Yüzyılı bulmadan ölmüş sayılır. Yeni yüzyılda modern sürecin kontrolü için onun yerinin mutlaka doldurulması gerekirdi. Oysa neo-liberal isimler seçkinci yapılarıyla kitleleri etkileyip sürüklemekten uzaktılar.

Modern dünya krizdeydi ve bu kez sağ bir isim değil, ölü bir isim çağın hâşâ bir tür nebisi, seküler sahte peygamberi olarak atandı: Sigmund Freud.

1939’da ölen bu Yahudi psikolog tam da Batılı akademilerin arşivlerine mahkûm oluyordu ki tabiri caizse yeniden canlandırıldı ve 21. Yüzyılın bir tür nebisi gibi seçildi.

Görünüşte: Genel olarak beşeri ideolojiler, özelde Marksizm, arkalarında milyonlarca klinik vaka bırakmışlardı da Freudçular, fırsatı kaçırmayıp dünyayı koca bir kliniğe çevirerek parsayı toplamaya yönelmişlerdi. Oysa vaka, o kadar basit değildi. Meselenin arkasında uluslararası bir yapılanma vardı. Freudçuluk, yeni dünyada bir klinik tedavisi hekimliğini aşarak toplumun bütün kesimlerini ilgilendiren bir kültürel dönüştürme aracına dönüşüyordu.

“Psikanalizim” adı altında bir klinik hekimliği olarak vücut bulan Freudçuluk, buna uygun muydu? Evet! Bizzat Freud, klinikçiliği aşmış, kitle psikolojisine el atarak psikiyatri ile ilgili tezlerini toplumları dönüştürüp yönlendirecek bir boyuta taşımıştı.

Kaldı ki tek kutuplu yeni dünyanın yeni bir ideolojiye ihtiyacı yoktu. Tek kutuplu dünyada ihtiyaç duyulan; yönetilebilir, dolayısıyla kitleleşmiş bir insanlıktı. Bunun için, mümkün oldukça az düşünen, lazım olduğu kadar üreten, meselelere zevk odaklı bakan, örgütlenmeyi bireysel keyfine müdahale gibi görüp ondan tiksinen, bireyci, bencil ve bedeniyle meşgul bir insan tipi talep ediliyordu.

Kökleri insanlık tarihi kadar eski olan zevkperizmi sistemleştiren Freudçuluk, böyle bir insan tipi üretimi için biçilmiş kaftan gibiydi.

Freud’un, Yahudi önderliğindeki modernizm içindeki yeri; psikanalizim kamuflajıyla bütün sevgileri kirletmesidir. Freud, sevgideki masumiyeti tamamen ortadan kaldırmaya yeltenir, bütün sevgileri hatta akla gelebilecek bütün bağları şehevi bir çıkar üzerinden izah etmeye kalkışır. Onun insanlık okyanusunu kirleten bu zehri ile aile, toplum, ulus bütün örgütsel yapılar tiksindirici oluverir.

Kişi, Freud’un etkisine girdiğinde istisna tanımadan, bütün toplumsal bağlarda şehevi bir çıkar düşüklüğü görmek gibi bir kuşkuya kapılır, dolayısıyla her şeyden kuşku duyar, her şeyden nefret eder, yalnızlığa yönelir. Lâkin insan için tek başına kalış imkânsız gibi olunca kişi, toplumsal bağlardan uzaklaşıp yalnızlaşma sürecine girerken Freud’un bilincine yerleştirdiği hislere teslim olup yaşamı zevk-şehvet üzerinden okumaya başlar.

Tek kutuplu dünyanın aradığı yeni insan tipi tam da buydu. İnsanlar, bugüne kadar güçlüler lehine saldırganlığı ile köpek, yük taşımasıyla eşek olarak kullanılmıştı. Sistemin hizmetinde yeteri kadar köpek de eşek de vardı, sistem o türde dilediği kadar devşirme yapabiliyordu.

 Bu kez istenen; etinden ve duyarsızlığından kazanç sağlanacak domuz sürüleriydi. Freud, itinalı yaklaşımıyla tam da bu yönde üretimler yapma imkânı oluşturuyordu. İnsan türü “rahatlama” adına helal haram demeden yiyip içecek, şehvetini tatmin edecekti. Ama sisteme yük getirmemek için, nüfus artışını kontrol altında tutacaktı. Bu, düşünsel üretime karşı duyarsız, zevk konusunda ise sınırsız insan tipi, hem ayrıntılı düşünmeyecek, meselelerin arka planını görmeyecek hem de rahatını bozacak hiçbir eğilim içine girmeyecekti. Böylece mevcut dünyaya karşı yeni bir dünya kurmaya asla yeltenmeyecekti.

Eski uygarlıklarda kölenin şehevi yanı kısıtlanarak köle verimlileştirilirdi. Bunun için kabiliyetli uzmanlar çalıştırılıyordu. Yeni dünyada insanın şehevi arzuları azdırılarak insan köleleştiriliyordu, bunun da uzmanı Freud ve Freudçulardı. Freud ve Freudçuların işlevi o idi.

Freud’u canlandırmaya kalkışanlar, işlevlerinin farkındaydılar, meseleye bizzat “zevk/haz/şehvet’” meselesinden başladılar, insanlığın zevkle ilişkisini yeniden araştırarak Freud’u o ilişkinin içinde son büyük isim diye 21. Yüzyılın önderi ilan ettiler. Önceki çağ düşünce çağıydı, yeni çağ zevk çağı olacaktı. 

 

TÜRKİYE’DE PSİKANALİZİM

Takipçilerine göre Freud, “psikanalizim” sözcüğünü ilk kez 1896’da kullanmıştır. Türkiye ise örgütlü psikanalizim ile yaklaşık yüzyıl sonra tanıştı. Bu tanışma, 1994’te  “İstanbul Psikanaliz Grubu” adı altında bir derneğin faaliyetiyle başladı.

O süreçte İslamî gelişmelere karşı 28 Şubat’a hazırlık izlenimi veren bir hükümet kurulmuş, SHP-DYP hükümeti ülkede İslâmî hizmetlere karşı kayda değer tedbirler almaya başlamıştı. Diyarbakır ve çevresinde ise Sol örgütün siyasal kanadı toplumu dönüştürecek bir trend yakalamıştı. Ama bütün dünyada olduğu gibi önlemler yetersizdi, İslâmî uyanış özellikle gençlik arasında hızla yayılıyordu. Tesettüre yönelik önlemler, tesettürü azaltmak bir yana daha da yaygınlaştırıyordu.

Psikanaliz Grubu tam da böyle bir aşamada zuhur etmişti. Grup, kuruluş amacını psikanalizimin klinik hizmetlerinin yanı sıra kültürel alanda da var oluşunu sağlamak olarak izah ediyordu. Dolayısıyla topluma açılma ve toplumu dönüştürüp kitleleştirme yönünde açık bir hedefe sahipti.

Araştırmayı yaparken böyle bir hedefe sahip bir grubun, küresel yanını göz önünde bulundurarak, başında bir mason bulunmalı, diye düşündüm. Evet, grubun başındaki genç psikiyatrist, masonlar derneğinin açık bir üyesiydi.

Grup, kuruluşundan itibaren Freud’un hayatını bir nebinin hayatı gibi adım adım takip ederek bir tür kutsayacak ve onun hayatının her aşamasını Türkiye’de psikanalizim lehine değerlendirecekti. Hazırlıklar, ilk anda 1996 yılı için yoğunlaştırıldı. Zira 1996, Freud’un psikanalizim sözcüğünü ilk kez kullanmasının yüzüncü yılıydı. Grubun bütün faaliyetleri bankaların kültüre ayırdıkları ve aslında vergiden kaçırdıkları ekonomik olanakla destekleniyordu. Grup oradan bulduğu destekle yoğun bir faaliyet sürecine girdi, çalışmalarını sistematikleştirdi. Freud’un Salı günü derslerinden ilhamla Salı Toplantıları serisi dahi başlatıldı. 

Büyük hazırlıklar ise küresel çaptaydı ve 2006 yılı içindi. Zira küresel yapı, 2006 yılını “21. Yüzyılın Keşfi” sloganıyla “Freud Yılı” ilan etti. Özdeki tema “Freud ve Kültür” olarak belirlendi, dolayısıyla toplumsal dönüşüm merkezli bir çalışma sahası seçildi. Topluma ulaşmak için araç sanat olunca üzerinde durulan diğer bir tema olarak “Psikanalizim ve Sanat” belirlendi.

Bu mahiyette toplum, masonların yapımcısı olduğu diziler üzerinden psikanalizimle tanıştırıldı, okullarda yaygınlaşan rehberlik hizmetleri de ona hizmet etti ve neticede psikanalizim neredeyse her eve girdi.

Psikanalizim, diyalog yöntemi üzerinden hastanın sırlarına vakıf olma ve onları arşivleyip analiz etme yöntemiyle bugüne kadar bilinen en yaygın insan iç dünyası taraması mahiyetindedir. Psikanalistler, birey ve dolayısıyla toplum bilgilerini dünyanın hâkim güçlerine sunma konusunda en verimli grup konumundalar. Sistem; onlar üzerinden insanlığın eğilimini tanımakla kalmıyor, psikanalistlerin günah çıkaran bir rahip ve dert ortağı bir dost rolü üstlenmesiyle aynı zamanda onlar üzerinden insanlığı yönlendirme imkânı da buluyor.

MÜSLÜMANLAR VE PSİKANALİZİM

İslam hem ruh hem akıl ve bedene hitap eder. Müslümanlar, daima ruhu önemsediler, akıl hastalıklarını da ciddiye aldılar. Ne yazık ki peş peşe gelen felaketlerin ardından bu alanlar ihmal edildi.

20.yüzyılın ilk üç çeyreğinde Müslümanlar düşünsel sorunlar yaşıyorlardı. O günün dünyasında pek çok Müslüman genç, Marksizm’in düşünsel ağırlıklı dönüştürme faaliyetleriyle özünden uzaklaştırıldı. Bugünün İslâmî kesimlerinin önemli bir bölümü, o dönüştürme faaliyetlerinden kendilerini kurtaranlar ya da sonradan ondan uzaklaşanlardan oluşuyor.

Yüzyılın ortalarına doğru Müslümanlar düşünsel donanımlarını yeniden yakaladılar ama bu kez, özellikle Vehhabiliğin Suudi’yi aşıp bütün İslam dünyasında etkili olmaya başladığı süreçte, insanın ruh halleri ihmal edildi, düşünce gelişirken insanın iç dünyası ile ilgili sorunları açıkta kaldı.

Marks, düşünsel olarak ölmeden biz onu yenmiştik. Onun düşünsel ölümüyle ise Marksizm bizim için bir tehdit olmaktan neredeyse tamamen uzaklaştı. Ne var ki imtihan dünyası sürekli diri olmayı gerektirir. Marks’ın yerini Freud aldı ve kendilerini dün Marksizmden koruyan İslâmî kesimin evlatları, bugün Freudçu psikanalizimin tuzaklarıyla yüz yüzedir.

İslam, insanın beden yanını ihmal etmeden onu ruhen yüceltir; insanı, bu yönde kendisini kontrol etmeye çağırır. Psikanalizim, tam aksi yönde bir tutumla ama Marks gibi bağırmadan, slogan atmadan, kulağa fısıldayarak insanı beden yanı üzerinde odaklanmaya sevk eder, insanın kendisine yönelik her tür kontrolünü insanın kendisine zulmetmesi gibi ifade eder ve üstelik, bunu “ruhsal tedavi” gibi bir aldatma ile gerçekleştirir.

Dolayısıyla psikanalist etki, ister dizi izlemek ve roman okumak gibi dolaylı yollarla olsun, ister doğrudan psikanalistleri dinlemek ve okumak yoluyla olsun kişi üzerinde görüldüğünde Müslüman hanesi bir çatışma alanına dönüşüyor. Psikanalizim, bir hekimlik olarak görülünce de ona karşı mücadele etmek güçleşiyor.

Kadim istila orduları atlarla, gemilerle, top ve tüfeklerle gelirlerdi. Marksizm, sloganlarla bağıra çağıra geldi. Psikanalizim, fısıldayarak ve hekimlik kamuflajıyla geliyor.

Psikanalizim, eski hekim kılıklı rahiplerin ya da mason duvar ustalarının sinsiliğinden çok daha kötü bir niyetle evlerimizin içine giriyor ve ruhumuzu tedavi iddiasıyla bizi darmadağın ediyor. Psikanalizim, dine karşı, insanın özüne karşı bir savaş aracı, hayır bir savaş hilesi olarak kullanılıyor.

Oyun büyük, hile ustalıklı ama çaresiz değiliz yeter ki birbirimize yeniden inanalım ve bir birimize güven içinde düşmanımızın üzerine kuşku ile varalım, ıslahın üzerimize yağdığını göreceğiz.

 

Modernizmin Köle Avcısı: Zevkperizm

Batı kaynaklı sorunlar ve kavramlar, bugüne kadar ya Batı kurumları ve uzantıları tarafından işlendi ya da özü üzerinde durulmadan bütün olarak reddedilmekle yetinildi.

Batı’nın “aydınlanma” sonrasında vardığı aşama, sistemsel bir bütünlük ifade eder. Her sorun ve kavramın o sistemsel bütünlük içinde yeri vardır.

Halbuki Batılı araştırmacılar, modernizm kaynaklı sorunları sistem içinde anlatmadıkları gibi, sistem dışı bir sorun olarak da anlattılar. Böylece sistemi, sürekli “masum” tuttular. Bu eğilim içinde onun kendisini gerek Batı toplumlarına gerek diğer dünya toplumlarına kabul ettirirken başvurduğu insanı tüketici yöntemleri özenle sakladılar.

Modernizm karşıtı ve Batı dışından araştırmacılar da sistemin özüne inmediler. Sistemi bütün olarak reddederken onun insanı tüketen yanlarının anlaşılmasını sağlayacak bir anlatım geliştirmediler. Yine Batı’yı eleştirirken daha çok Batı’nın eylemlerine odaklandılar. Örneğin, Afrika ve Amerika toplumlarının yaşadığı acılardan söz ettiler. Ama o acıların arkasındaki zihniyeti yeterince irdelemediler. Bunun için genel olarak, sistemi sarsacak, kalıcı bir etki bırakmadılar, aksine sisteme yönelik tepkilerin boşalmasını sağladılar.

Öte yandan bütün tarihsel acılara rağmen, Batı’nın II. Dünya Savaşı’ndan sonra geliştirdiği insan hakları söylemi, modernizm sonrası sistemi eleştirenleri aciz bırakmış gibidir.

Bugünün modernist yaklaşımla güne odaklanan insanı, bırakın yüzyıllar öncesinin acıları II. Dünya Savaşı’nın yol açtığı acıları dahi hissetmiyor. Değerlendirmede adalet terazisi tahrip olmuş, başka uygarlıkları sürekli geçmişleri ile yargılayanlar, söz konusu Batı olunca bugünün insan hakları söylemine takılmayı tercih ediyorlar.  Bu adil olmayan değerlendirme içinde sıkışıp kalan çağın insanı, Batı’nın modernizm içinde sosyal dönüşümünün bırakın başka toplumlara öncelikle Batı toplumuna nasıl ölümcül darbeler vurduğunu görmüyor.

Dün savaşların yol açtığı katliamlarla tükenen Batı toplumu, bugün modernizmin insanı içten tüketen zihniyetince kıtır kıtır kesiliyor ve üstelik Batı insanı, tükendiğini fark etmiyor. Diğer dünya toplumları da küresel bir yapı içinde Batı’daki bu tükenişten etkileniyorlar.

Çalışkan, kendisine hâkim ve yaşam tarzı olarak düzenli, kadim Batı insanı, yerini kendisini arzularına bırakmış, hantal ve gelişigüzel yaşayan bir “modern Batılı insan” tipine bırakıyor. Vakanın acı yanı bu insan tipi, hâlâ bütün insanlığa ideal bir insan tipi gibi tanıtılıyor. Bütün insanlık, o tipe benzetiliyor.

Bu bağlamda bugün Batı’nın yaşadığı ve yaşattığı sistemi irdelemek, Batı insanına düşman olmak anlamına gelmez. Aksine böyle bir çaba, öncelikle Batı insanının faydasınadır, bu yöndeki her olumlu girişim aynı zamanda Batı insanının da kurtuluşu için bir kapı aralama girişimidir.

Analizimizde bu bağlamda Batı’nın “aydınlanma” sonrasında Batı sisteminin en önemli sacayaklarından zevkperizmden söz edeceğiz.

 

HEDONİZMDEN ZEVKPERİZME

İnsanın arzuları tarafından sürüklenmesi, yeni bir vaka değildir. Arzunun isyan veya nisyanla, insanın ayağını kaydırması, insanın var olduğu günden bu yana yaşanagelmiştir.  

Nitekim, Eski Yunan’da “hazcılık” anlamında “hedonizm” diye bir akım dahi oluşmuştur. Kur’an-ı Kerim de bize “hevasını ilah edinenler”den; yani arzularını eylemlerinin merkezine alanlardan, eylemleri sadece beşeri arzularına göre şekillendirenlerden söz eder, bize onları haber verir.

Batı’da 19. yüzyılda gelişip kökleşen ve benim “zevkperizm” dediğim zevkçilik, bu kapsamda olmakla birlikte, bireysel bir hazcılık değil, siyasal bir araç mahiyetindedir. Sistemin insanı itaat altına almak ve itaat altında tutmak için başvurduğu, sürekli formatlanan bir üretimdir.

Bu üretimin esası, kişilerin arzularını; inançları, örfleri, düşünceleri ve çıkarlarına tercih etmelerine dayanır. Başka bir ifadeyle kişilerin tercihlerinin ve dolayısıyla yaşam tarzlarının oluşmasında zevklerinin, kapıldıkları beğenilerin; inanç, örf, düşünce ve çıkar bariyerine takılmayacak kadar öne çıkması, davranışlarındaki dengenin arzularından yana bozulmasıdır.

Özü bu mahiyette olan zevkperizmin bir yanı Batı toplumlarına; diğer yanı Batı’nın kontrol altına almak istediği diğer dünya toplumlarına bakar.

 

BOYUN EĞDİRİCİ OLARAK ZEVKPERİZM

Zevkperizmin Batı’da boyun eğdirici araca dönüşmesinin ilk yanı iktisatla ilgilidir. Fransız İhtilali’nin etkili olduğu modern sürece kadar sermayedar, mal odaklı bir üretim yapıyordu. O süreçte tüketicinin tutumunu, malın kalitesi belirliyordu. Bu iktisadi düzen, devlet tarafından kontrol edilip korunuyordu.

İhtilalle birlikte sermayedar, burjuva olarak hem devleti yönetme hem mal üretip satma gibi, tüketici aleyhine ayrıcalıklı bir konum elde etti. Onu kontrol edecek mekanizma da bizzat onun eline geçti.

Bir kısmı Yahudi kökenli diğer kısmı korsanlıktan gelen bu yeni yönetici sınıf, sınırsız bir kazanma hırsı içinde “daha çok tüketim” ve dolayısıyla tüketime sınırsızca açık tüketici odaklı bir üretime geçti. Sermayedar, devleti ele geçirmenin verdiği avantajla, malını satmak için niteliği artırmak yerine, sınırsız tüketime açık bir tüketici türünü üretmeye yöneldi.

Bu üretimle; inancı, örfü, aklı ve ihtiyacı doğrultusunda davranan, dolayısıyla o gümrüklerle tüketimini sınırlayan dünün muktesit tüketicisinin yerini, eylemleri arzularına teslim olmuş, dolayısıyla eyleminde hikmet aramayan bir tüketiciye bıraktı.

Tüketici, yeni seküler yapı içinde inanç ve örf gümrüğünden uzaklaştığı gibi, arzularına teslim olarak akıl ve ihtiyaç gümrüğünden de uzaklaştı ve “içinden geldikçe/canı istedikçe/ arzuladıkça” tüketmeye başladı.

Tüketici; artık arzuları tarafından yönlendirilen bir insandı ve arzuları da yine malı üreten tarafından üretiliyordu. Lâkin yeni devleti de üreten sermayedar, bu hâli, sistemin bütününü ele geçirmenin verdiği avantajlarla “özgürlük”le ifade etti. Bu hâl içinde çepeçevre kuşatılmış olan insan, değişen ölçüleriyle, kendisini her arzusunu gerçekleştirebilen yeni “özgür insan” olarak görmeye başladı.  

İnsanın bu şekilde sürekli tüketen bir varlığa dönüşmesi, sistemin üreticilerine muazzam bir zevk verdi ve tabiri caizse sistem, kendisini tamamen zevk merkezli donatmaya başladı. O günden sonra sistem, kendince “tanrı”yı yenmiş, onun yerine aldatıcı “zevk tanrısı”nı koymuş, bütün unsurları zevkin bekasına göre ayarlamaya başlamıştır.  

Bu ana yapı içinde;

Zevkperizm, her şeyden önce, özünde modernizmin, geçmişe ait her şeyi dışlayan, ötekileştiren yaklaşımı içinde yol almıştır. Dini değerler dünyasında insan, kendini arzuları karşısında kontrol altında tutabildiği kadar yücelir. Kendisini tutabilen, koruyabilen azizdir, takvalıdır, üstündür. Modernizm, geçmişi ötekileştirmekle bu değer anlayışını unutturdu; kişilerin değerini tüketimleriyle ölçmeye başladı. Kişi, tüketimi kadar değer gördü, dikkate alındı.

Bir sonraki aşamada, zevkperizm, Sigmund Freud’un insanı koruyan ahlaki ilkeleri sorunların kaynağı gibi gören ve “içinden geldiği gibi davranırsan her sıkıntıdan kurtulursun” diyen sınırsızlık psikiyatrisi zihniyetiyle desteklendi. Freud, seküler ortamda bunalan ve artık bir pazar günü ibadethaneye sığınma imkânı bile bulmayan Batı insanına sınırsız fuhuşata yönelerek rahatlamayı önerdi, bunalan insanı uyuşturucu kullanmaya dahi teşvik etti. Onun psikiyatri anlayışı, tamı tamına zevkperizmin kilisesi gibidir.   

Son aşamada zevkperizm, iç dünyana ne doğuyorsa ahlakı bir kenara atarak onu dışa vur, diyen sürrealist sanat anlayışıyla kitlelere empoze edildi. Bugün de bu aşama devam ediyor. İnsanı, inanç, örf, akıl ve çıkarlarıyla karşı karşıya getiren her tür üretim, “sanat” kategorisinde koruma altına alınıp onun üzerinden toplum kula kul yapılıyor.

 

SİYASAL BİR ARAÇ OLARAK ZEVKPERİZM

Fransız İhtilali’nin öne sürdüğü sekülerizmin /laik yönetimin sıradan Batılı tarafından kabul görmesi güçtü. Bu güçlüğün aşılmasına yardımcı olacak iki unsur olarak milliyetçilik ve zevkperizm öne sürüldü.   

Düşünceyle ilgili görünüp aslında romantik bir hava içinde insanı ondan uzaklaştıran milliyetçiliğin sistem içinde işlevi, insanı dinsel bağlardan koparmak, sekülerizmi toplumlar için “bağımsızlık” hissiyle anlamlı hâle getirmektir. Milliyetçilik ile aynı zamanda bireyin de dinin diskalifiye edilmesinden kaynaklı iç boşluktan kısmen uzaklaştırılması da hedeflendi.

Sistemin ikinci yardımcı unsuru ise insanın düşünce yanını tamamen silikleştiren ve onu anlık hikmetsiz arzuların sürüklediği bir konuma düşüren zevkperizmdir. Arzu ve onun talep ettiği eğlence, seküler dünyada ibadete alternatif gibi düşünüldü. Seküler ortamda bunalan insan, arzularına yönlendirilerek sistemle uğraşmaktan ve sistemi uğraştırmaktan uzak tutuldu.

Milliyetçilik, dünyanın kula kulluğa dayalı sistem karşısında bütünleşmemesi için daimî bir araç iken zevkperizm her bunalım karşısında birey ve toplumu dindirecek bir araç olarak düşünüldü.  

Milliyetçilik, II. Dünya Savaşı’na yol açıp Batı’yı imha edecek bir felakete neden olunca “Batı evreni” ile sınırlı olarak dışlandı. Zevkperizm ise daha da geliştirilip azami boyuta taşındı. Batı insanının o güne kadar uzak durduğu bazı arzular da onun gözünde meşrulaştırılıp kutsandı. Savaş sonrası post modern neoliberal çağda, Batı insanına boş vaktini sınırsız cinsel yaşam gibi arzularla geçirmesi durumunda özgürlüğün doruğuna varacağı ve mutlu olacağı öğretildi.  

Artık, her şeyin tüketildiği bu hâl, bugün Batı’nın çıkmazını teşkil etmektedir.

Batı dışı dünyada ise zevkperizm, “modernizm”in fen kısmının diğer toplumlarca istenen bir değer hâline gelmesiyle yayılmaya başladı. Batı, fenni alma talebiyle Batı’ya gönderilen genci, zevkperizm üzerinden avladı, onu arzularına yönelterek toplumuna fenni götürecek bir şahsiyet olmasının önüne geçti. Aynı dönemde Batı, koloniler ve konsolosluk gibi dış bağlantılarını kullanarak zevkperizmi, başka toplumlardan kendisine istihbarat görevlisi veya geleceğin siyasi idarecisi olarak hizmet edecek kişileri elde etmekte kullandı. Daha makro projelerde ise, Batı’dan fenni isteyen toplumlara, fenni almanız için önce zevkperest olmanız, zevkperizmde bizimle ortak yaşam tarzına geçmeniz gerek deyip onları aldattı.

Bu genel yapı içinde Osmanlı örneğinde, zevkperizme kapılan gençler, Sultan Abdülhamid Dönemi’ne gelindiğinde artık önemli bir elit kesimi oluşturdular. Servetifünun edebiyatçıları örneğinde olduğu gibi o gençler zevkperizmi “özgürlük” olarak kutsadılar, onun kısıtlanmasını istibdat olarak nitelediler, onun üzerinden “siyasal olmayan bir siyasal” ürettiler. Görünürde siyasetle uğraşmıyorlardı ama dönemin romanlarına yansıdığı üzere zevkperizme yönelik her tür sınırlamaya agresif bir şekilde karşı çıkarak siyasal nizamı yıkıma götürdüler.

Abdülhamid’in devrilmesi ve benzeri misaller, Batı’ya Müslüman toplumlarla ilişkide farklı bir kapı açtı. Özellikle II. Dünya Savaşı’ndan sonra “siyasal olmayan bir siyasal” olarak zevkperizm, artık siyasal/politik bir günahkârlığa dönüştürüldü.  

Türkiye’de Batılı bir akım olarak sol, zevkperizmi, hep gençleri ortama çekecek bir “av” gibi kullandı. Solun en saygın isimleri Nazım Hikmet ve Kemal Tahir gibi şair ve romancılar dahi gençlerin malum arzularına hitap ederek onları ortama çekme, ardından o ortamda sosyalist düşünceleri empoze etme yöntemine başvurdular. Uygun ifadeyle gençleri önce meyhaneye çekip sarhoş ettiler, ardından o hâl içinde onları sosyalizme inandırdılar. Sol örgütler de sahada o tür arzuları insan avlamak için kullanmaktan hiç çekinmediler.

Solun çökmesi ve ABD Başkanı II. Bush’un İslam dünyasına yönelik sınırsız düşmanlığı içinde Sol kesimler, “yaşam tarzı” söylemiyle tamamen siyasal günahkârlığa yöneltildi. Solun az önce ifade edilen geçmişi de militanlığını zevkperizm lehine işletmesini fazlasıyla kolaylaştırdı. Bugün Sol, hiçbir ölçüyü gözetmeden salt “yaşam tarzı” ve “zevkçilik” etrafında siyaset yapmaya, siyasi tavır almaya başladı.

Bu noktada küresellikle ilgili sentezlerle birlikte “milli özgürlük” gittikçe değersizleştirildi ve yerel siyasal nizamların meşruiyeti tamamen zevkperizme bakışlarıyla değerlendirildi. Bir iktidar, zevkperizmi bütün sınırsızlığı ile sahipleniyorsa meşru, ona karşı en basit bir kısıtlamaya gittiğinde ise müstebit (zalim, özgürlük karşıtı) kabul edildi.

İslam dünyasında her tür aksi yöndeki tutuma rağmen “Ümmet” şuuru yol alınca milliyetçilik bir kez daha coşturuldu. Lâkin bu yeni tarz milliyetçiliğin kabulü de zevkperizmi kabulüne bağlandı. Bize dayatılan yönetim tarzının meşruiyeti; sekülerlik-milliyetçilik ve zevperestlik üçlemesine bağlanırken zevkperizm en öne kondu.

Batı, kendi dünyasını sekülerlik - evrensellik - zevkperestlik üzerine inşa ederken bizim dünyamızı, sekülerlik - milliyetçilik - zevkperestlik üçlemesi üzerinde tutma kaygısında.

Sekülerizm, bizi İslam’dan uzaklaştıracak, milliyetçilik, buluşup büyümemizin önüne geçecek, zevkperizm ise her haneyi istila edip bizi tüketecektir. Bu sistemin, başı köleleştirmeye, sonu ise tüketmeye odaklıdır.

Lâkin onların bir hesabı varsa Allah’ın salih kullarının da bir hesabı vardır.

 

“Yeni nesil Batılılaşma” ya da “yeni nesil istila”

Zaman zaman kimi akademisyenlerin, kimi aydınların, kimi gençlerin menfi dönüşüm haberleri duyuluyor. Üzülüyoruz, hayıflanıyoruz ve kusuru onların bireysel dünyalarında arıyoruz. Oysa son yıllarda yaşadıklarımız, bireysel bazı dönüşümleri aşıyor. Biz, yeni bir dalga Batılılaşma ile karşı karşıyayız. Ana yapısı hedefleri açısından bilinen Batılılaşma ile aynı, şekli ve malzemeleri açısından yeni olan, yeni nesil bir Batılılaşma dalgası…

Batılılaşma, yaşanıp geride bırakılan bir vaka değil, kendisini yenileyen ve zaman zaman bu yenilenmeyi dalgalara dönüştürebilen bir dönüştürme yoludur.

İslam dünyası, 19-20. yüzyıl Batılılaşmasıyla baş etmeye çalışırken ABD Eski Devlet Başkanı Barack Obama’nın 2009’da Mısır’da yaptığı konuşmada ilan edilen yeni bir Batılılaşma dalgası ile yüz yüze kaldı.

Bugün pek çok bireyin yanında toplum genelinde gördüğümüz pek çok menfi dönüşüm de bu dalganın iradeleri tutsak almasıyla gerçekleşmektedir. 

Analizimizde bu bağlamda, yeni nesil Batılılaşma dalgasını değerlendireceğiz.

 

BATILILAŞMA YA DA KÜLTÜREL İSTİLA

Batılılaşma, en basit anlamıyla “Batıya benzeme” olarak tarif edilir. Bir toplumun başka bir topluma benzemesi genellikle yadırgandığından; Batılılaşma, kendisini başka kavramlarla da tarif etmiştir. Bundan dolayı “modernleşme/çağdaşlaşma”, “medenileşme/uygarlaşma”, “muassır medeniyet düzeyini yakalama/çağdaş uygarlık düzeyine ulaşma” gibi kavramlarla da anlatılmıştır.

Bu kavramlar aldatıcıdır. Zira bu kavramları kullananlar, günün gerçekliği içinde daha müreffeh bir düzeye ulaşmayı kast eder görünürler. Oysa bu kavramların tamamı, Batı’yı merkeze almayı, Batı’ya tabi olmayı, Batı’yı metbu tanımayı anlatır. Batı, burada “çıkarları doğrultusunda” düşünen, deneyen, uygulayan ve yasalaştıran konumunda iken Batılılaşanlar, Batı’nın “çıkarları doğrultusunda”ki bu aksiyonunu yine “Batı’nın çıkarları doğrultusunda taklit eden/sentezleyen/yozlaştırarak da olsa kendi zemininde yaşayan” konumundalar.

Bu denklemde, Batı sürekli önde iken Batılılaşanlar sürekli arkadalar. Dolayısıyla burada toplum ve ülkeler bağlamında, bir hiyerarşi söz konusudur. Bu hiyerarşinin tepesinde Batı, onun altında diğer toplumlar vardır ve üst; altı sürekli kendi rahatına göre düzenlemekte, ona rahatı doğrultusunda şekil vermektedir. Bunun için alttaki toplum ve bireyler; bırakın Batılılaştıkça özgürleşmeyi; Batılılaşmanın kendisini bile özgürce taklit edememekte, yaşayamamaktadır.

Medenileşme, özü itibariyle evrenseldir. Dünya tarihi boyunca hiçbir “medenileşme” hareketi, dünyanın bir kesitine tabi olma olarak gelişmez.

Batı, Batılılaşanları toplumları hizmetine almak, onların düşünme ve düşündüklerini yaşama özgürlüklerine el koymakla insanlığın medenileşme serüveninden ayrı düşmektedir. Batılılaşma da özünün yanında bu yönüyle de medenileşmeden uzak kalmakta, fiziki istilaya hizmet edecek, onu kolaylaştıracak bir kültürel istila olarak gerçekleşmekte daha doğrusu gerçekleştirilmektedir. 

Batılılaşma; toplumları Batı çıkarları ve Batı’nın planlaması doğrultusunda toplumları özlerinden koparma, insani değerlerine yabancılaştırma hareketidir. Toplumlar, Batılılaştıkça sadece özlerini yitirmezler, aynı zamanda özgürlüklerini de yitirerek Batı’nın tabisi hâline gelirler.

Bu sadece toplum için değil, birey için de geçerlidir. Birey de Batılılaştıkça sadece özüne yabancılaşmaz, aynı zamanda bağımsız düşünme hürriyetini kaybederek hep, Batılı birinin düşünmesini; Batı’nın düşündüğü var sayılan o kişiyi ciddiye almasını, ciddiye alınan o kişinin popülerleştirmesini bekleyen bir uydu; düşünce hürriyetinden bile yoksun modern bir köle konumuna düşer. Üstelik, bu birey, Batılılaştıkça özgürleştiğini zanneder, hatta sırf özgürleşme adına Batılılaşmaya yönelir.

 

BATILILAŞMA EVRELERİ VE YENİ BATILILAŞMA

Batılılaşma, bir kez yaşanıp sonra etkileriyle uğraşılan bir musibet değildir; kendisini sürekli canlı tutmaya çalışılan ve kimi zaman dalgalara dönüşen bir musibetler bütünüdür.

Batılaşmanın Batı açısından etkin bir istila gücüne dönüşmesi, ideolojilerle gerçekleşmiştir. Bunun için ideolojileri merkeze alarak Batılılaşmayı evrelere ayırırken ideolojileri merkeze almak mümkündür.

İdeolojileri merkeze alarak Batılılaşmayı, basitçe, ideolojiler öncesi, ideolojiler çağı ve ideolojiler sonrası zevkperizm Batılılaşması olarak üç evreye ayırabiliriz.

İdeolojiler öncesi Batılılaşma, henüz dallanmamış, farklı bir ifadeyle henüz mezhepleri oluşmamış, fraksiyonlara bölünmemiş bir Batılılaşmadır; onun etkin olduğu evre, 19. yüzyıldır.

İdeolojiler çağı Batılılaşması, 20. yüzyılda sosyalizmin Sovyetler Birliği’nde devletleşmesiyle başlayıp Sovyetlerin çöküşüyle ana etkisini yitiren Batılılaşmadır.

İdeolojiler sonrası zevkperizm Batılılaşması ise 20. yüzyılın sonlarında zuhur eden ama siyasal olarak İslam dünyasında Barack Obama’nın 2009’da Mısır’da yaptığı konuşma ile ilan edilen geniş anlamda liberal, dar anlamda “cinsel anlayış merkezli” Batılılaşmadır.

Bu üç Batılılaşma da

1. Batı’yı merkeze alma

2. Batı’ya tabi olma

3. Seküler/laik olma

4. Toplum ve bireyleri özlerinden koparma

5. Toplum ve bireyleri özgürleşme iddiasıyla özgürlüğünden koparıp mukallit yapma

6. Batı’nın fiziksel istilasını sağlama ve sürdürme

gibi ortak özelliklerde buluşurlar.

Ama bariz farklara da sahipler:

Birinci dalga Batılaşma; Hıristiyanlık reformu, Yahudi ticaret ahlakı, Batılı sekülerlerin dönüşüm istekleri, İslam dünyasının bilimsel mirası ve bazı medeni değerleri üzerine oturmuştu; seçkinciydi, toplumlar için Batı’ya tabi olacak bir önderlik oluşturmaya dayanıyordu.

İkinci dalga Batılılaşma esasta Yahudi/Yahudi kökenli veya onların etkisi altındaki düşünürlerin ekonomi alanındaki ayrışmasına dayanıyordu. Yahudi veya Yahudi kökenli düşünürler arası bir bölünme miydi yoksa bir görev paylaşımı mıydı, henüz anlaşılmış değildir.

Bu iki dalga Batılılaşma, sosyal dönüşüm anlamında, toplum ve bireylerin giyim kuşam, yeme içme gibi tali alışkanlıklarıyla uğraşmış, özgürleştirme iddiasıyla onları geleneksel alışkanlıklarının ötesine taşımış, şekil bakımından modern Batı’nın yoluna sokmuştur.

Her iki dalga Batılılaşma da insanın nefsani arzularını coşturarak o arzuların insanın dine bağlılığına karşı kullanma tekniğine başvurmuştur. Nefsani arzular coşturularak birey ve toplumun geleneksel bağları çözülmüş, o arzular üzerinden bir tüketim ve yaşam sahasına çekilerek Batılı istila ağının içine alınmıştır. Lâkin birinci dalgada nefsani arzular hususu, muhafazakârlığın bir miktar zıddına taşınırken ikinci dalgada epey uzağına düşürülmüştür. Buna rağmen pek çok sosyalist kesimde bile uygun ifade ile toplum ve bireyi köklere bağlayan ip tamamen kopmamıştır. Zevke tabiiyet çok belirgin olmakla birlikte merkeze oturmamıştır.

Bizim yeni nesil Batılılaşma dediğimiz son dalga Batılılaşma ise seçkincilikten uzaktır, küreselci bir yaklaşımla ulusal yönetimleri ve bölgelerin toplumsal bütünlüğünü hiçleştirerek bireylerin bizzat kendilerine hitap etmektedir. Bunu yaparken nefsani arzuları tamamen merkeze almakta, kişiyi, birinci dalgada olduğu gibi milliyetçi/romantik/toplumsal bir kurtuluşa değil; ikinci dalgada olduğu gibi bir ideolojiyi icra etmeye değil, doğrudan nefsine, zevkine tabi olmaya çağırmaktadır.

Öncekiler için zevk cinsel merkezli olarak, bir araç görünümünde iken bu dalgada zevk, esastır. Dolayısıyla yeni nesil Batılılaşmaya kapılan; toplumsal kurtuluş ve ekonomi konusunda ne düşünürse düşünsün esasta birey ve toplum için cinsel alışkanlıklarda kurallardan uzaklaşma yönünde tavır ortaya koymakta; ya bizzat kendisi bu yönde dönüşüm yaşamakta ya da bu yöndeki dönüşümü en temel insani hak olarak görmektedir.

Bu yönüyle yeni nesil Batılılaşma, insanın yeme içme, giyim kuşam gibi detay yanlarının yanında, bizzat özü ile uğraşmakta, onun bedeniyle dahi oynamaktadır. Bunun için yeni nesil Batılılaşma, aynı zamanda en radikal, en uç Batılılaşma tarzıdır. Bu Batılılaşma dalgasına kapılanlar da geçmişteki bazı istisnalar dışında gelmiş geçmiş en radikal, en uç Batıcılardır.

Bununla birlikte Batılılaşma ilk günden, bir istila hareketi olarak değil de bir özgürleşme hareketi gibi tanıtıldığından son dalga Batılılaşmayı yaşayanlar da kendilerini Batıcı olarak değil, özgür düşünmeyi en uç anlamda öğrenen, özgür yaşama cesareti gösteren birey olarak görüyorlar, kendilerine tabi olmama konusunda direnen toplumlarını ise henüz özgürleşmemiş, geri kalmış kesimler olarak görüp aşağılamaktalar. Çoğu zaman kendilerinin toplumları ile Batı arasında bir ara evrede yer aldıklarını da unutarak kendilerini dünyanın en münevver, aydınlanmış, mukaddes bireyleri olarak görüp insanlığa tepeden bakmaktalar. Batı’da yeni bir fikir doğuncaya kadar da duruşlarını değiştirme konusunda asla ödün vermemekteler.

 

YENİ NESİL BATILILAŞMADAKİ ÇELİŞKİ

Batılılaşma, üstü örtük bir istila hareketi olarak gelişince hedefini sürekli gizlemiştir. Bunun için çok az Batıcı, toplumlarının Batılılaşmasını açık hedef olarak ilan etmiş; hemen hemen tamamı Batılılaşma hedefini aydınlanma, kalkınma gibi aldatıcı hedeflerle kaplamıştır.

İslam dünyasında son dalga Batılılaşmacılar da kendilerini yeni dalga bir Batılılaşmanın propagandacıları, tabileri, sempatizanları olarak değil; emperyalizm ve sermaye karşıtı, dolayısıyla Batı muhalifi özgürlükçüler olarak tarif etmekte, bizden de kendilerini öyle görmemizi istemekteler, kendilerini yalanlamayı “tanrısal bir buyruğu yalanlama” gibi görmekteler.

Söz konusu kişiler, Batı’dan gelen her şeyi, en azından doğru olmaya en yakın ve köklerden gelen her şeyi yanlış olma ihtimali daima yüksek önyargısıyla değerlendirme gibi düşüncede adi bir mukallit olduklarını ve bu mukallitlik yanlarının Batı lehinde yaşandığını göz ardı etmekteler. Düşüncede ve yaşam tarzında Batı yönünde mukallit olmak ise Batılaşmanın esas niteliğidir. Bu niteliğe sahip herkes kendisini nasıl tanımlarsa tanımlasın Batılılaşmacıdır, kültürel istila çalışanıdır, yeni çağın sömürge adamıdır.

TEHDİDİN BÜYÜKLÜĞÜ

Birinci ve ikinci dalga Batılılaşmada doğrudan İslamî kesim değil, İslamî kesimin ihmal ettiği ya da ikna edemediği kesimleri hedefine almıştı. Seçkinlere ya da sıradan bireye yönelirken genelde bu kapsamı aşmamıştı. Halbuki son dalga Batılılaşma, sosyalist kesimler gibi İslamcı kesimi de liberal/küresel dönüşüme zorlama gibi bir hedefe sahiptir ve coşturulmuş nefsani arzuların bu dönüşümü sağlayabileceği öngörüsü üzerine oturtulmuştur.

Son dalga Batılılaşma, diğer dalgalar gibi askeri bir disiplinle planlanmış ve hedefine sosyalist kesimlerin yanında İslamcı kesimleri de koymuştur. Bu dalgada mümkün olduğu kadar İslamcıyı Batılılaştırma, buna direnenleri ise kendi evreninde huzurunu bozma, dışarıya karşı ise yıpratma gibi amaçlar taşımaktadır.

Bu çerçevede zayıf halkaların bağlarına fare misali hücum etmekte ve onları bir bir koparmaktadır. Geçen haftaki köşe yazımda ifade ettiğim üzere ne yazık ki söz konusu kişilerin dönüşümünü hep bireysel bir sorun olarak değerlendirdiğimiz için meselenin özünü kaçırıyoruz. Bu da tehdidi büyütüyor.

Bizim derhâl, süreci bütün yönleriyle değerlendirip İslam dünyası merkezli ama evrensel bir stratejiye sahip bir karşı atağa ihtiyacımız vardır. Sürekli tahlil ve savunma pozisyonu bize mevzi kaybettirmekte, kınayıcılıktan kaynaklı keyifsizlik ise karşı tarafın işine yaramaktadır. 

 

 

Siyasal Soyunma: Türkiye Örneği

2015’te bir televizyon programı… Televizyon bir siyasi partiye ait. Bir canlı yayın programı. Bununla birlikte stüdyoda geniş bir topluluk da hazır bulundurulmuştu. Programın sunucusu, öteden beri menfi programlar yapan bir sima... Konuğu da öteden beri dindar çevreler hatta bizzat İslam aleyhine en ağır yazılar yazan bir gazeteci… Siyonistler tarafından beslendiğine dair ciddi iddialar da gündeme gelmiş.

 

Konuk, Fransız İhtilali’ni yeniden ilan eder gibi papyon takmıştı. Programda bir dizi siyasi mesaj verildikten sonra,  program konuğu topluluğu süzüp “İnadına mini etek giyeceksiniz! İnadına dekolte giyeceksiniz!” diye seslendi. Sunucu coşku içinde benzer sözler ekledi ve stüdyodaki topluluk, bir parlamento toplanyısındaymışçasına onları çılgınca alkışladı.

 

Türkiye; açık ve net bir soyunma kampanyası ile yüz yüzeydi. Kampanya, tamamen siyasiydi, insan bedeni ve giyimi açık açıkça siyasal amaçlara alet ediliyordu. Soyunma ve kadın bedeni, bir tür siyasal protesto aracı, bir tür siyasal simge olarak kullanılıyordu.

 

O günden bugüne farklı vakalar da kullanılarak hız kesmeden yürütülen kampanya, özellikle söz konusu siyasi çevrenin etkili olduğu şehir ve semtlerde tuttu. Kampanyaya siyasal amaçla katılanlara, tutumlarını taklit ve özenme ile belirleyen bir kitle de katıldı ve şehirlerde fark edilir bir yeni görünüm oluştu.

 

Ne yazık ki pek çoğumuz, bu kampanya gerçeğini unutarak şehirlerdeki görünümü salt ahlaksal bozulma ile izah ediyoruz ve bundan özellikle eğitim sistemini sorumlu tutuyoruz. Oysa bu kampanyayı başlatıp yaygınlaştıran çevrenin önemli bir kesimi kolejler kapsamında eğitim sistemi içinde bir tür “özerk” yapıdadır ve eğitimin müspet dönüştürücü programlarından etkilenmemektedir. Buna karşı, elinde bulundurduğu geçmişin mirası devlet imkânları ve dış fonlar ve sosyal medya ile toplumu etkileyecek etkinliğe sahiptir. Şu an için, kendi açılarından tek sorunları ise hükümete sosyal medya baskısı dışında hükmetmemeleridir.

 

2015’te başlatılan kampanya, ilk kampanya değil. Daha önce gizli veya açık pek çok soyunma kampanyası başlatıldı. Lâkin bunlarla ilgili kayda değer bir araştırma orta konmadığı için bağımsız eylemlerden öte, tek eylemin sürekliliği gerçeği ile karşı karşıya olduğumuz anlaşılmamıştır. 

 

Türkiye’de modernleşme, hep “determinist cebriyecilik” anlayışı içinde çağın karşı konulamaz tabii bir neticesi gibi anlatılır ve kabul ettirilir. Bunun için onun sırrından sual olunmaz. Sual edilecekse toplumun bir kesiminin neden hâlâ modernleşmediği soruşturulur. Çünkü modernleşme asli; aksi yöndeki tutumlar hep arızi kabul edilir. Bu kapsamda, “soyunmanın tarihi” ve arkasındaki siyasal etkenler de araştırma dışı bırakılmıştır.

 

Analizimizde bakış açısıyla Türkiye’de siyasal soyunmayı irdeleyeceğiz.

 

TANZİMAT’LA BAŞLAYAN BİR SÜREÇ

 

Henüz Osmanlı günlerinde Tanzimat süreci ile birlikte Batıcılığın ilk öncüleri, Müslüman kadının başını açmasını ve bedenini teşhir etmesini Batılılaşmanın en önemli simgesi olarak gördüler.

 

Hiç kuşkusuz, Müslüman kadının tesettürden uzaklaşması, Batılı konsolosluk memurlarını çok sevindiriyordu. Onlar, açıkça beyan etmeseler de Müslüman kadının açıklığa zorlanmasını, Müslümanların yüzyıllar boyu Batılılardan aldıkları cariyelerin intikamı gibi düşünüyorlardı.

 

Yerel Batıcı simalar ise onların tesettürden uzaklaşmak ile ilgili sevinçlerinin bu arka planından çoğu zaman habersiz olarak tesettürden uzaklaşma ile modernleşme arasında ilgi kurdular. Pek çok yerli modern, kendisini aile efradının açıklığı kadar modern saydı. Pek çok modernist, özellikle yabancı büyük elçilik ve konsoloslukların davetlerinde aile efradını mümkün olduğu kadar açılmaya zorladı. Binlerce hikâye ve romana konu olacak bu despotluk ne yazık ki hep perde arkasında kaldı.

 

Meşrutiyet günlerine gelindiğinde tesettürden uzaklaşma; toplumu dönüştürme hedefiyle açılmış yabancı kolejlerin de katkısıyla devletin İslâmîleşme girişimlerini etkisizleştirme silahı gibi kullanıldı.

 

Osmanlı saray ve köşkleri, yabancı mürebbiyelerin istilası altında olunca kolejlerin faaliyetleri üst sınıf arasında ayrıca karşılık buldu. Tesettürden uzaklaşma gün geçtikçe saray ve köşklerin duvarlarının arkasında tabii bir hâl aldı. 

 

Buna roman, hikâye ve tiyatroyu da uhdesinde bulunduran basının da desteği eklenince Boğaz kıyılarında, mesire alanlarında hatta nadir de olsa sokakta tesettürden uzak ilk Müslüman kadınlar görülemeye başlandı.

 

CUMHURİYET VE İLAN EDİLMİŞ SİYASAL SOYUNMA

 

Buna rağmen Cumhuriyet kurulduğunda tesettürden uzaklaşma, üst sınıfın duvarlar arkasında kendi iç yaşamının marjinal bir hâli olmaktan öte bir yaygınlığa sahip değildi.

 

Cumhuriyetin kurulmasında görev alan ve nispeten toplumun orta sınıfından gelen subayların da tamamına yakınının aile efradı tesettürlüydü.

 

Lâkin kurucu kadronun bir bölümü, devletin istiklalini, istiklal savaşının bir neticesi olarak görmekten öte, Batılı devletlerin Türkiye’nin modernleşmesi karşısında bir lütfü olarak gördü. Ya da bu kesim, Batılılaşmaya duyduğu düşünsel yakınlığı aşan hayranlığı, diğerlerine böyle kabul ettirme hilesine başvurdu.

 

Söz konusu kesim, Batı’yı öfkelendirmeyi devletin bekasının tehdide maruz kalması, Batı’yı memnun etmeyi bekayı garantiye almak gibi tarif etti.

 

Batı’nın memnun olma ana koşulu modernleşmedir, dendi. Modernleşmenin ölçütü olarak ise Müslüman kadının, Batı’nın bir tür intikamı çerçevesinde tesettürden uzaklaşması olarak ifade edildi.

 

Herhangi bir kanuni düzenleme yapılmadan kurucu kadro, aile efradını tesettürden uzaklaştırma yoluna gitti. Bugün feminist takınan, o gerçeklikle hiç ilgilenmeseler de katı bir erkek baskısıyla kadınlar, tesettürden uzaklaşmaya zorlandı ve ortaya çıkan görünüm, “modern Türk kadını” resimleriyle afişe edildi, manşetlere taşındı.

 

Tesettürden uzaklaştırma, siyasal olarak başlamıştı, siyasal olarak devam ediyordu. Başını açmayan, okullara alınmadı. Başını açanlar, başta 19 Mayıs olmak üzere törenler ve yılsonu baloları üzerinden başı açıklıktan bedenini soymaya doğru sevk edildi.

 

Neticede devletin görünümü “Batılı” bir hâle büründü. Sol örgütlerin faaliyetleri, bu görünümü belli şehirlere ve özellikle mezhepsel azınlık kapsamındaki kitlelere taşıdı. Televizyon ve okullaşma o kitlelere yeni kitleler kattı.  Ama toplumun önemli bir kesimi İslâmî görünümünü korudu.

 

Bu durum, Batı’nın Amerika öncülüğünde ve Neo-Şarkiyatçı yaklaşımlarla Müslüman toplumu doğrudan dönüştürme kararı almasına kadar devam etti. Türkiye’de 28 Şubat süreci ile özdeşleşen bu kararla yeni bir soyunma süreci başladı.

 

28 Şubat’ın aktörleri 1950 öncesini canlandırma hayalleri ile bir zamanların yabancı kolej balolarını ilkokullara dahi taşıdılar. 

 

Ana sınıfı öğrencileri dahi sınır tanınmadan soyularak dans ettirildi. Bilinç sorunu bulunan pek çok Anadolulu aile de “Çocuktur!” diyerek buna tepki göstermediği gibi katıldı ve ilerde çocukları ile çekişecekleri bir süreçle yüz yüze kaldı. Oysa aynı etkinlikler, ilkokul, ortaokul ve lisede de devam edince ailelerle gençler arasında bir sürtüşmeye yol açtı. Gençler, inandıklarının aksine davranmayı normal görüp bunu ailelerine kabul ettirmeye çalıştılar. Nihayetinde yaşam tarzları değişince siyasi olarak da aileleri ile tersleşmeye başladılar.  

 

Hakikatte yapılan, siyasal bir eylemin zevk ile bütünleştirilmesi ya da zevkin araçsallaştırılarak siyasal bir hedef için kullanılmasıydı. 

 

Bu, sözcüklere dökülmesi bile insanı rahatsız eden çirkin hileyi çözmek, sıradan kişiler için elbette kolay değildi. Ne yazık ki toplumu aydınlatmakla görevli olanlar da hileyi tarif edemediler, kavratamadılar. Sonuçta zannedilenden büyük bir tahribat gerçekleşti.

 

O tahribat, 2002’den sonra karşı ataklara konu oldukça kampanya, perde arkasında yenilendi. 2015’teki kampanyası ise sürecin en uç kampanyasıdır. Zira aktörler, başı açıklık ile ifade edilen açıklığa değil, kadının neredeyse tamamen elbiseden soyutlanmasına, asgari giyim ile yetinilip azami çıplaklığa çağırıyorlardı.

 

Kadını siyasal emellere alet eden kampanya, Sol örgütlerin ve diğer yapıların desteğini aldı, televizyon dizileri kampanyanın bir tür uygulandığı birer sahneye dönüştü.

 

Kampanyanın bu boyutta etkili olmasını sağlayan bir unsur da “siyasal hassasiyet” ile vaizlerin susturulmasıdır. Bilindiği kadarıyla 1970’li yıllardan bu yana Türkiye’de vaizler ardımızda bıraktığımız yıllar kadar hiç susturulmamıştır.

 

28 Şubat’ın etkisinin hâlâ devam ettiği günlerde bile Ankara’daki mahalle mescidi hocamız, her Cuma hutbesinde, tatlı bir İç Anadolu Türkçesiyle, “Muhterem Müslümanlar! Karınıza, kızınıza söyleyin sokağa cıbıldak çıkmak haramdır! Toplumu ifsat etmesinler!” diye öğüt verir ve Allah’ın tek kulu, “Hoca, haddini bil!” diye ona çıkışmazdı.

 

Hâlbuki bugün aynı şehrin en önemli ve yeni olsa da simge camilerinden birinin hatibine sadece siyasal soyunma kampanyası içinde olanlar değil, İslâmî çevrelerin önemli yazar çizerleri bile “Üslubunca konuş!” derken aslında “Sus!” diyorlar. Nasihati teşvik etmektense susturuyorlar.

 

Gaye ne olursa olsun bu, farkında olunmadan, söz konusu kampanyaya dolaylı bir destek gibidir.

 

Toplumsal görünüm kazanmış ve üstelik zevk ile siyasallığın sentezlenmesiyle fanatik taraftar bulmuş bir girişimin her birimizin hanesine girmesini engellemek sanılandan güçtür. Buna karşı coşkulu erkek vaizlerin yanında sözünü hiç sakınmayan kadın vaizlere ihtiyaç vardır. Aksi hâlde kampanya, furyaya dönüşür ve haneleri bir bir karıştırır.

 

Nasihat almak yerine vaizleri susturmak, gazabın kapısını açacak bir tutumdur. Sosyal gazaplar; doğa üzerinden gelen gazaplardan çok daha feci, çok daha kalıcıdır.

 

 

Seküler Ahlâkın iflası: Bir Türkiye Örneği

Seküleristler, önce devlete el attılar, sonra hayatın her alanına, hatta kalbin derinliklerine müdahale etmeye çalıştılar, ahlâkı bile dinsizleştirmek istediler. Onların ürettiği seküler ahlâk; huzura değil huzursuzluğa, toplumsal kaosa yol açıyor.

Bu yazı kaleme alındığı günlerde Türkiye basınında şu haberler vardı: “Tunceli halkı, ahlâksızlığa isyan etti.” “Bir grup Tuncelili, birahanelerin şehirde yol açtığı ahlâksızlığı protesto etti.” “Tunceli’de halk, birahanelere saldırdı.” “Dersim halkı, birahanelerde kadın garsonların çalıştırılmasını istemiyor.”

Son birkaç yılda, dikkatimizi pek çekmese de rutin olarak basına yansıyan haber başlıklarıdır bunlar.

Tunceli, Türkiye’de solun en güçlü olduğu yöredir. Hatta Tuncelili olmak ile solcu olmak neredeyse aynı anlamda kullanılıyor. Dersim’de sol, toplumsal bir zemin edinmiş, toplumun ideolojisi hâline gelmiş. Dolayısıyla Tunceli, seküler ahlâk’ın da kalesi durumunda. İyi bir seküler dünya gözlem alanıdır.

Seküler ahlâk, dini dışlayan bir ahlâk anlayışıdır. “Laik ahlâk teorisi”de diyebileceğimiz bu ahlâk teorisi, ahlâk ile din arasındaki bağı koparmayı öneriyor. Toplumun dinsiz de olsa ahlâklı olabileceğini, diğer bir ifadeyle toplumun ahlâk ihtiyacının karşılanması için dinî bir zemine ihtiyaç olmadığını öne sürüyor.

“Sekülerlik, dünyevileşmedir; ahiret inancını reddederek toplumsal hayatı, toplumsal ilişkileri, toplumsal ahlâkı dünya kapılarını ahirete kapatarak ve ahireti yok sayarak inşa etme girişimidir. Dünyayı Allah sevgisi ve Allah korkusu olmadan kurma çabasıdır. Seküler düşüncenin savunucularının kendi isyankâr ifadeleriyle sekülerlik, Allah’ı dünya işlerine karıştırmama iddiasıdır.

“Ahlâk” kavramı, “hulk” kelimesinin çoğulu olarak bilinmektedir. Hulk; seciye, huy, insanın davranış tarzı, tutumları anlamlarında kullanılır. Istılahı olarak ise “insanın doğuştan veya sonradan kazanılan zihni veya ruhi hâlleri ile bu hallerinden doğan iyi veya kötü tavır ve hareketlerini ifade etmektedir.”

Sekülerlik; laiklik bağlamında başlangıçta sadece devleti din işlerinden soyutlama olarak öne atıldı. Ancak devletle insan bir bütün olduğundan sekülerlik insanı ilgilendiren her konuya el attı. Başlangıçta seküleristler, bireysel ahlâkı dinin alanına bırakırken özellikle Sol düşüncenin sekülerizmi tekeline alma girişimiyle, bireysel ahlâkı da dinin alanı dışına çıkarma projeleri gün yüzüne çıktı; bireysel ahlâk da dinsizleştirilmeye çalışıldı.

Aslında Batı’nı dinden uzaklaşma girişimi tabii olarak böyle bir sonuç doğurdu.

Ahlâkın kaynağı ile ilgili üç tez bilinmektedir: Birincisine göre ahlâkın kaynağı vahiydir. Ahlâklı olmak insanın fıtratında vardır. Vahiy, fıtrattan sapmalara karşı tedbirler getirir, insana yol gösterir, ona ahlâk sınırları içinde kalmanın yolunu öğretir.

İkinci teze göre ahlâk; felsefi bir doktirindir, düşünürler (filozoflar, din adamları) tarafından ortaya atılan kimi önerilerden ibarettir.

Üçüncü teze göre ahlâk, toplumun karşılaştığı kimi sorunlara karşı kendi kendisine geliştirdiği bazı kurallardan ibarettir.

Bu üç tez doğrultusunda, Batı’da din-ahlâk ilişkisinde üç anlayış öne çıkmıştır:

Ahlâkı, toplumu sömürmek içini iktidar sahipleri ve din adamları tarafından ortaya atılmış bir takım ilkelerden ibaret gören, dolayısıyla ahlâkı toplum için bir gereklilik olarak değil, zulüm kaynağı olarak gören Sol anlayış…

Sola göre ahlâk, özgürlüğü kısıtlayan bir saçmalıktır, ahlâka ihtiyacımız yoktur, ahlâksızlaştıkça engelsiz ilerleriz. Ahlâksızlık, çağdaş olmanın, ilerici sayılmanın temel koşuludur.

Ona karşı liberal anlayışa göre ise herkesin ahlâkı kendisinedir ve saygıya değerdir. Ahlaksızlık da bizzat bir ahlaktır ve saygıya değerdir. Dine dayalı ahlak da sadece ahlâklardan bir ahlâktır. Dine dayalı ahlâk, toplumda ahlâklardan bir ahlâk olarak var olabilir ancak bu ahlâkın toplumsal düzene şekil vermesine izin verilemez. Din devlete müdahale edemeyeceği gibi dine dayalı ahlâk da toplumsal düzene (yaptırım gücüne sahip olarak) müdahale edemez.

Muhafazakâr anlayışa göre ise ahlâkın kaynağı dindir, din olmadan ahlâk olmaz. Ancak Batılı muhafazakârlar, toplumsal ahlâkın tesisinde dini, ahlâkın tek ahlâk olmasını değil sadece öne çıkarılmasını, ona ciddi bir pay ayrılmasını savunurlar.

Neticede her üç anlayış da (ya da her üç anlayışın sentezi de) Batı’da dinle ahlâk arasındaki bağı küçülttü, dini toplumsal ahlâk sisteminin belirleyicisi olmaktan uzaklaştırdı.

Ne var ki zaman, toplumun ahlâksız olamayacağını ortaya koydu. Ahlâk, toplumsal sistemin asli bir unsurudur. Hukuk kuralları tek başına toplumu ayakta tutmaya yetmemektedir. Ahlâk olmayınca toplumsal hayatta büyük bir boşluk oluşuyor ve tabiat nasıl boşluk kabul etmiyorsa toplumsal sistem de boşluk kabul etmiyor.

Sekülerizmin toplumsal sistemde yol açtığı boşluk daha 19. yüzyılda fark edildi. Kant gibi filozoflar, bu boşluğu kapatma yolunu aradılar. Bir dönem aslında ahlâk felsefesi anlamına gelen “etik” kavramı, ahlâk kavramının yerine kondu. Bilimsel çelişki fark edilince “moral” kavramı kullanıldı.

Batılı seküleristler, başlangıçta sadece devlete hükmetme iddiasında iken gün be gün insanın ruhuna da müdahale etmeye çalıştılar, işi insanın en özel yanlarını dahi düzenleme despotluğuna vardırdılar. “Ey insan, sana bir ahlâk lazımsa onu da ben üretirim” dediler. Kendilerince bu yolla “dünyanın ilahı” olma iddialarını tamamladılar. Ancak, onların öncülüğünde Batı’nın ürettiği hukuk sistemi dünya düzenini bozduğu gibi onların ürettiği ahlâk da toplumun düzenini bozdu.

Kant’ın dinden çalarak vardığı ahlâk anlayışı “Sana yapılmak istenmeyeni sen de başkasına yapma.” “Asıl iyilik, karşılık beklenmeyen iyiliktir.” ilkeleri din dışına çıkarılınca toplumsal ahlâkı inşa etmeye yetmedi. “Rızanın olduğu yerde zulüm de yoktur, ahlâksızlık da yoktur.” anlayışına dayalı bu ahlâk, toplumun çoğu zulme razı ise zulüm, zulüm değildir, rıza varsa ahlaksızlık da yoktur” zihniyetini getirdi.

Bugün bu anlayış doğrultusunda “zina serbest, tecavüz yasak” diye ahlâk arayışını sürdürüyorlar. Toplum şaşkın ama yoğun algı mühendisliği ortamı insanlara şaşkınlıklarını özgürce ifade etme imkânı bile tanımıyor.

Türkiye’de seküler anlayış, başlangıçta özellikle halk söz konusu olduğunda emirle davranmayı ilke edindiğinden düşünsel bir ikna yoluna gitmedi. Toplumsal ahlâka zarar verecek uygulamalar getirilirken toplumsal düzenin ahlâk ihtiyacının nasıl karşılanacağı ile ilgili bir kaygı taşınmadı, 1945 öncesinde kimse böyle bir kaygıyı ifade etme cesareti de bulmadı.

O dönemde Batı’ya karşı ütopik bir yaklaşım vardı. Bu yaklaşımın sahipleri, “Biz Batılılaşacağız ve dünya saadetini yakalayacağız” diyor, “ahiret saadeti”ne ise inanmıyorlardı.

O dönemde dinin sahasına giren alanlarda sadece “kültür” başlığı altında öneriler yapılabiliyordu, ahlâk ile ilgili öneriler “Türk kültürü” çerçevesinde sınırlı bir şekilde ifade ediliyordu. Ancak elit sınıf, “Türk kültürü” olarak İslam öncesi, fıkıhsız kültürü anlamak istiyordu. Sonraki dönemde sol düşüncenin de sarhoşluğu içinde elit sınıfın önemli bir kesimi ahlâk ihtiyacına inanmak istemedi. Bu dönemde gittikçe yayılan psikiyatrinin dinin yerini tutabileceğine dair bir anlayış gelişti. Bugüne kadar da devam eden bir inanış ile televizyon dizilerinde psikologlar, her tür bireysel bunalımı çözen bir tür seküler rahip gibi sunulmaktadır.

Ancak bunun çözüm olmadığı oldukça erken bir dönemde fark edildi. 28 Şubat dönemi Başbakanı Bülent Ecevit’in yer yer sözcülüğünü yaptığı seküleristler, elit sınıfı (idareci, akademisyen ve büyük sermaye sahiplerini) tamamen dinin etki alanı dışında bırakmayı; halkı ise “Anadolu Müslümanlığı” dedikleri bir tür “Bektaşilik” ile tatmin etmeyi tasarlıyorlardı.

Bu dönemde “seküler ahlâk”, Tanzimat sonrasında İstanbul’da ve Anadolu’da Batılılaşmaya karşı gelişen İslam müdafaasına karşı bir antitez olarak öne sürüldü.

Müslümanlar, Tanzimat öncesinde, dünyevi olarak ağır bir kayıp içindeydiler. Tanzimat da esasta Müslüman toplumun dünyevi gelişmesini sağlamak için ilan edilme iddiasındaydı. Dolayısıyla Tanzimat; Müslüman toplum için getirilen İslam dışı bir ilericilik projesiydi.

Üstad Bediüzzaman Hazretlerinde açıkça görüleceği gibi bu ilericilik projesi, İslam alimlerini İslam’ın müdafaasını yaparken İslam’ın dünyevi fayda yönünü çokça vurgulamalarına yol açtı. Türklerin Orta Asya’dan gelip Viyana kapılarına dayanmasını sağlayan etkenin İslam olması Türk toplumuna seslenen İslam âlimlerinin bu yöndeki işini kolaylaştırıyordu. Toplum, onların uyarısıyla geçmişe baktığında “Biz İslam’la güçlendik, İslam olmadan yeniden güçlenemeyiz” inancını korudu, kendisini İslam’dan uzaklaştırmak isteyenlere tepki gösterdi.

Bülent Ecevit, buna karşı İskandinav ülkeleri denen İsveç, Norveç ve Danimarka’daki ekonomik saadeti öne sürüyordu. Toplum o ekonomik saadete ulaşınca hırsızlık da yapmaz, birbirine zulüm de etmez. Ekonomik gelişme ve toplumsal huzur için İslam’a ihtiyaç yoktur. İskandinav ülkelerinin sosyal demokrasisi her derdimize devadır, diyordu. (Bunu açıkça ifade etmese de konuşmalarından bu kolaylıkla anlaşılıyordu.)

Toplum, İslam’la huzur buluyordu. Fertler dinden uzaklaşınca aileler dağılıyor, özellikle kadınlar ve pek çok da gururlu erkek intihar ediyor. Maddi gelişme (bol para, cinsel özgürlük), fertlerin huzuru için yetersiz kalıyor…

Bülent Ecevit’te ifade bulan ahlâk anlayışı, buna karşı Hint toplumunun İslam dışı tesellisini öneriyordu. Bu, dinin emirlerine uymadan ibadet yapmak, zikirde bulunma zorluğuna(!) katlanmadan ahlâklı olabilme önerisiydi. Bu ahlâkın teorik yönü bazı Çin ve Hint filozoflarının kitaplarıyla birlikte Amerika’da kaleme alınan “kişisel gelişim” kitaplarından karşılanacak; ibadet, zikir ihtiyacı ise müzik, spor ve yoga gibi etkinliklerle giderilecekti.

28 Şubat döneminden çok önce Bülent Ecevit, Hint filozoflarından çeviriler yapmıştı. (Hintçe bilmiyordu, İngilizce çevirilerden çeviri yapıyor; böylece anlayışı Batı’nın denetiminden geçip Türkçede kendisine yer buluyordu.) Aynı dönemde yüzlerce “kişisel gelişim” kitabı İngilizceden Türkçeye çevrildi. Dindarlar bile bir konuda zorlanınca Kur’an’a ve hadislere bakmaktansa kişisel gelişim kitaplarında kılavuzluk aradı; bu kitaplar kitaplıkların başköşesine oturdu. Yine aynı dönemde pek çok Hintli yogacı, İstanbul’a gelip “yoga center” açtı.

Bunalıma mı düştün, Kur’an’a değil Çin-Hint filozoflarına bak; ibadet-zikir ihtiyacın mı var, yoga yap!

Bu makalede “seküler ahlâk” diye konu alınan ahlâk teorisinin pratiği tam da budur. Bugün Ecevit’ten söz eden yok, ama elit kesim bir yana Solcu kitleler de onun sözcülüğünü ettiği ahlâk anlayışını “kurtuluş yolu” olarak görüyor. Fuhuşun en çirkin tiplerine karşı her tür yasal ve toplumsal engellemeyi gericilik olarak görüyor, tecavüzü ve evli iken “aldatma” dedikleri eş ötesi cinsel ilişkiyi yadırgıyor. Gerekçe: Psikolojinin bozulması. Buraya indirgenmiş bir anlayışı “ahlâk” çerçevesine almak abestir. Bu bir ahlâk anlayışı değil, ahlâksızlık önerisidir.

Çözüm; birahanelere saldırmak, birahanelerde kadın çalıştırmaya karşı çıkmak, Sol bir reklamcılık içinde tecavüz vakalarını protesto temek değildir. Bu, hem kendilerini hem toplumu aldatmaktır.

Tunceli, seküler ahlâka isyan ederken sosyalist örgüt pkk, Tunceli’yi düşünce ve ahlâk konusunda Yüksekova’ya, Van’a, Diyarbakır’a model yapma derdinde. Seküler ahlâk, Tunceli’de iflas etti. Bu iflası göre göre diğer şehirleri Tunceli’ye benzetmek ihanettir.

Kurtuluş, İslam Peygamberi’nin ahlâkıyla ahlâklanmaktır. Yüce Kur’an buyuruyor:

“(Ey Muhammed) Şüphesiz sen yüce bir ahlâka sahipsin.” (Kalem, 4) Hz. Aişe annemize soruyorlar: “Hz. Resulullah’ın ahlâkı nasıldı?” Annemiz soruyu soran sahabeye cevap veriyor: “O’nun ahlâkı Kur’an’dı. Sen, Kur’an’ı okumadın mı? Sen, Kur’an’dan  Mü’minûn Suresinin ilk on ayetini okumadın mı?”

İŞTE O AYETLER: “Şüphesiz ki mü’minler kurtuluşa ermişlerdir. Onlar ki namazlarında huşu içinde bulunurlar. Onlar, boş ve anlamsız söz ve işlerden yüz çevirirler. Onlar, zekâtlarını tam olarak verirler. Onlar, eş ve cariyeleri hariç olmak üzere iffetlerini herkesten korurlar. Eşleri ile olan ilişkilerinden dolayı kınanmazlar. Şu hâlde kim bunun ötesine gitmek isterse dinen meşru olan sınırlara tecavüz etmiş olur. O mü’minler, emanetlere ve verdikleri sözlere riayet ederler. Namazlarına devam ederler. İşte bunlar Firdevs cennetlerine mirasçı olacaklar ve orada ebedi kalacaklardır.” (Mü’minûn,  7-11)

 

 

 

 

 

 

Batı emperyalizmi ve İslam dünyası

 

İnsana bakışını “ben” ve “öteki” etrafında oluşturan Batı için “ben” sömürecek; “öteki” sömürülecek olanı ifade eder. Batı “ben”i kendini merkeze yerleştirir; çevrede (ya da taşrada) konumlandırdığı “öteki”yi “ben” için çalışan, “ben” için biriktiren olarak görür. “Öteki”nin elinde birikeni, “öteki”nin elinde bulunanı “ben”in uzakta kalan, merkeze taşınması alınması gereken malı sayar.

Şato ve çevre üzerinden de anlatılabilecek bu anlayışta, Batı, yöneten ve tüketen şatodur; dünyanın diğer kesimleri şatonun tüketimi için çalışan köylülerdir. George Orwell’in “İngiliz Emperyalizminin Peygamberi” diye adlandırdığı Joseph Rudyard Kipling’e atfedilen  “The East is East and the West is West and never the twain shall meet (Doğu, Doğdur; Batı, Batı’dır ve ikisi asla buluşmaz. ” sözü de aslında bu “ben”in şatosu ile şato ötesini anlatır. Şatodaki daima soylu ve efendidir. Yönetir ve tüketir. Tüketim için gerekli olan şatoya gelmediğinde şatonun dışarı çıkar, savaşır; sonra şatosuna dönüp yeniden tüketir. Şatonun dışındaki köylüdür. Onun görevi şato için üretimde bulunmaktır. O asla sınıf değiştirip şatoya yerleşemez, şatoda efendi olamaz. Onun konum, sınıf değiştirme yönündeki her tür tutumu, üretimi aksatan, dolayısıyla ona yönelik her tür müdahaleyi meşrulaştıran bir isyandır.

 

Bu durum “emperyalist Batı” gibi sıfatlı ifadeleri anlamsızlaştırıyor. Emperyalist olmak, Batı’nın bir sıfatı değildir. Emperyalizm, Batı’da doğmuş. Batı, emperyalizmin kendisidir. Batı’nın emperyalizmin kendisi olması, Batı’nın sadece emperyalizm kavramın anavatanı olması ile ilgili de değildir. Emperyalizmin Batı’nın öz karakteri olması gerçeğidir.

 

Batı literatüründe “bir ulus veya devletin gücünü ve etkisini başka uluslar, bölgeler veya halklar üzerine genişletmesi” şeklinde tanımlanan emperyalizm kavramı Latince “imperium” sözcüğüne dayanmakta ve “diktatörlük gücü, merkezî hükümet, keyfî yönetim metotları” anlamına gelmektedir.

 

Emperyalizm kavramı, Fransa’da 1830'larda Napolyon imparatorluğuna hayranlık duyanları nitelemek, 1848'den sonra ise III. Napolyon'un kötü yönetimini ifade etmek için kullanılmıştır. Kavramın kullanımı, 1870'lerde İngiltere’de yaygınlaşmıştır. İngiltere Başbakanı Disraeli’nin sömürge imparatorluğunu güçlendirme ve genişletme politikaları emperyalizm kavramı ile anlatılmıştır.

Ancak emperyalizmin varlığı kavramın oluşmasından çok eskidir. Emperyalizm, bizim literatürümüzdeki çapulculuk ve talancılığın Batı dillerindeki sadece son karşılığıdır.

Talan yapmak, çapulculukla geçinmek Barbar kökler üzerine oturan Batı’nın kadim bir karakteridir. Daha Roma ve Bizans dönemlerinde Anadolu, Suriye ve Mısır üretir; Roma ve Bizans tüketirdi.

 

Eski Yunan’ın koloniciliği, Roma’nın işgalleri sömürgeci yapıya büründü; sömürgecilik kapitalist süreçte emperyalizm adını aldı. Zaman ve isimler değişti ama şato ve çevre üzerinden anlatılabilecek karakter yerinde kaldı. Bu karakter bugün de hâlâ olduğu yerdedir.

Bugün “çevrenin elit sınıfını çıkar ve ideolojiler üzerinden kendine bağlama-çevreyi onlar üzerinden kontrol etme-onlarla kurulan ilişki üzerinden çevrenin üretimini şatoya taşıma” sistemi içinde işleyen sömürü mekanizması, dünün bugüne uyarlanmasından başka bir şey değildir.

 

EMPERYALİZME KARŞI İNSANLIK NÖBETİ

İslam, daha ilk dönemde Batı emperyalizminin Doğu’daki uzantısı Bizans’la yüz yüze geldi. İslam, yerel halkların da desteğini alarak Batı’yı işgal ettiği topraklardan çekirdek Batı’ya doğru itti, günün koşulları içinde oldukça kısa bir süre içinde Arap Yarımadası’ndan, Doğu Anadolu’dan ve Kuzey Afrika’dan uzaklaştırdı. Ardından Akdeniz adalarına açıldı, Doğu Roma’nın başkenti İstanbul’un önlerine kadar geldi.

 

Afrika’da yolculuklarına devam eden İslam orduları Akdeniz’i aşarak Endülüs’e geçti, Doğu Roma’dan sonra Batı Avrupa’nın da kapısına dayandı. Batı, yüzyıllar sonra kendi dar coğrafyasına hapsoldu; Endülüs’ün fethiyle kadim coğrafyası da İslam orduları tarafından kazanıldı. Bu hâl içinde İslam doğuda ve güneyde Batı’nın varlığına her an son verebilecek bir güç olarak belirdi. İslam, Batı’nın emperyalist yapısını gemledi, onu el ve ayaklarından adeta kelepçeledi. Batı, bu durumdan kurtulmak için bir fırsat arayışına girdi.

 

Miladi 10. yüzyıla geldiğimizde İslam’ın Endülüs’teki varlığı devam ederken Anadolu’daki varlığı, İslam dünyasının zayıflaması ve Bizans’ın kendisini toparlaması ile bitme noktasına geldi. Emperyalist yapısı, İslam tarafından gemlenen Batı, İslam’ın zayıflaması ile yeniden emperyalist hayallere kapıldı; Bizans’ın Doğu Anadolu ve Suriye’ye hâkim olma hisleri bir kez daha kabardı.

Büyük Selçuklu hükümdarı Alparslan’ın Anadolu’ya gelmesiyle Bizans geri çekildi. İslam’ın sınırları İstanbul’un yanı başındaki İznik’e kadar genişledi. Endülüs’ten sonra İstanbul’un yanı başında da İslam’ı kapısında gören Batı, bu genişlemeye Haçlı Seferleri ile karşılık verdi. Batı, Haçlı Seferleri ile uzun bir aradan sonra ilk kez kendi çekirdek coğrafyası dışına çıkarak tekrar emperyalist geçmişine dönme sürecine girdiyse de bir kez daha ve o andan sonra artık İslam dünyasında fizikî olarak bulunma umudunu kaybedecek bir şekilde yenildi. İslam’ın bu direnişinin ardından Moğol istilasına karşı zaferi Batı’yı daha ağır bir şoke uğrattı.

 

Süreç içinde İslam dünyası, Endülüs’ü kaybettiyse de Akdeniz adalarının önemli bir kısmını ve Doğu Avrupa’nın tamamını fethederek Batı’yı Atlas Okyanusu kıyılarına doğru itti. Viyana kapıları açılsaydı muhtemelen İslam orduları kısa bir süre içinde Endülüs’ten sonra bir kez daha Avrupa üzerinden Atlas Okyanusu kıyılarına dayanacaktı. Batı’nın bu şekilde durdurulması ve emperyalist tutumunun kelepçelenmesi, İslam’ın insanlığa yaptığı en büyük hizmetlerdendir.  

 

BATI’NIN BİLİMİ KEŞFİ

 

Ne var ki bu tarihsel akış içinde Müslümanların gözden kaçırdığı bir durum vardı: Batı’nın bilimi keşfi.  Buharın gücünü ve barutun tahrip ediciliğini Batı hizmetine veren bilim, bundan sonra Batı’nın yayılma, talan etme eğiliminin atına dönüşecek; Batı’yı dünyanın el değmemiş hazinelerine kavuşturacaktı.

 

Batı’nın izahı zor bir olumluyu olumsuza dönüştürme, iyi olandan kötü bir netice doğurma kabiliyeti vardır. Hz. İsa’nın merhameti, Batı’da engizisyon mahkemelerini kuran Katolikliğe evrildi. İnsan hakları iddiasıyla yapılan Fransız İhtilâli emperyalist Napolyon’u doğurdu. Milletseverlik olarak öne sürülen milliyetçilik, Batı’da Hitler oluverdi. Paylaşımcılık olarak zuhur eden sosyalizm Stalin’e dönüştü.

 

Bu dönüştürme kabiliyetine sahip Batı, bilime kavuşmuş ve onu daha ilk anda emperyalist emellerini gerçekleştirecek bir araca dönüştürmüştü. Doğu’da insanlığı aydınlatan nur olan bilim, Batı’nın elinde insanlığı yakan nar oldu.

 

İslam, Batı karşısında yaklaşık bin yıl insanlığın nöbetini tuttu, insanlık adına cephelere koştu, insanlığa tarihin en büyük hizmetlerinden birini yaparak Batı’nın sömürme hırsının önüne geçti. Ama Müslümanlar, bilimin emperyalizminin aracına dönüşmesinden sonra Batı karşısında aciz kaldı.

 

Batı, emperyalist emellerini gerçekleştirmede önce bilimin teknik yönünden yararlandı. Buharın gücü ve barutun tahrip ediciliğiyle, ilkin İslam’ın hiç uğramadığı coğrafyaları istila etti: Güney ve Kuzey Amerika, İslam’sız Hindistan ve diğer Güney Asya, Güney ve Orta Afrika... Sonra İslam’ın iç çekişmelerden dolayı zayıfladığı alanlara yöneldi: İslam Hindistan’ı, İslam Güney Asya’sı, İslam Afrika’sı, Orta Asya, Kırım...Miladî 19. yüzyıla doğru gelinirken İslam’ın zayıfladığı her nokta, ordusuz kalan kale misali Batı işgaline uğramakla yüz yüze kaldı.

 

Ancak Batı, Miladî 18. yüzyılın sonuna ve 19. yüzyılın hemen başına denk gelen Napolyon’un Mısır seferlerinde Haçlı Seferleri yenilgisinin hâlâ devam eden ağır travmasının da katkısıyla bir gerçeği öğrendi: Müslümanlar İslam’a bağlı oldukları sürece İslam dünyası kalıcı bir işgale uğramazdı.

 

Amerikan kıtasını ve İslam’sız Hindistan’ı yenen tekniğin aciz kaldığı bu noktada Batı, bir 19. yüzyıl sihri olarak sosyal bilimleri sahaya sürdü. İslam dünyası, teknikte olduğu gibi sosyal bilimler de üretimini çoktan durdurmuş; sosyal sahada uzun süredir ihya olmamıştı.

 

Müslümanlar, kendi öz kaynaklarına dayanarak önce Hindistan’dan sonra Afrika kıtasında Batı emperyalizmine karşı direnişe geçtiler, bütün imkânsızlıklarına rağmen hayret edilecek bir şekilde Batı emperyalizmini kendi sahalarında durdurdular, İslam’sız Hindistan ve Afrika gibi kendi dışlarındaki dünya için de örneklik teşkil ettiler. Batı bir kez daha İslam karşısında şaşkınlık içindeydi.

 

Ne var ki İslam dünyasına açılan ve “Şarkiyatçı” denen sosyal bilimciler Müslümanların zayıf noktalarını tespit etmiş; tekniğin vuramadığı kalpleri sosyal bilimlerle elde etme yolunu bulmuştu. “Mankurtlaşma” ile ifade edilebilecek bu durum, Müslümanlar için, dolayısıyla insanlık için yeni ve daha ağır bir felaket anlamına geliyordu.

 

Sosyal bilimlerin emperyalist Batı lehine İslam dünyasındaki ilk başarısı, Batı’nın I. Dünya Savaşı zaferidir. Batı, sosyal bilimler sayesinde İslam dünyasında elit sınıf üzerinde oluşturduğu nüfuzu ile Osmanlı’yı tarih sahnesinden atmış; Şam’da Salahaddin-i Eyyübî’nin mezarına kadar gelmiş ve “Kalk Salahaddin işte biz geldik!” diyebilmişti.

 

I. Dünya Savaşı sırasında ve ardından İslam dünyasında gelişen direniş hareketlerinin Batı orduları karşısında, imkânlarının küçüklüğüne rağmen başarısı, Batı’yı yeniden sosyal alana yöneltti.

 

BATI EMPERYALİZMİNİN İDEOLOJİLERİ KEŞFİ

 

Miladî 20. yüzyılda Batı emperyalizminin en önemli keşfi, ideolojilerin emperyalizmi kolaylaştırma ve kalıcılaştırma işlevidir.

İslam dünyasının hem coğrafya hem nüfus açısından büyüklüğü, ümmet olmak ve inançsal dayanaklılığı Batı emperyalizmi önünde en büyük iki engele dönüştürüyordu. Batı, 20. yüzyılda milliyetçilik üzerinden toplumları İslam’ın sosyal bütünlüğünden, sosyalizm gibi ideolojiler üzerinden ise İslam inanç bütünlüğünden ayırma yoluna gitti. Bu, işgali kolaylaştırma ve kalıcılaştırma için bir ayırma ve koparma işlemiydi.  

 

Bu sahada muhtemelen Müslümanlar için özel üretilen İslam dünyasına özgü “ulusalcı sosyalizm” İslam dünyasında en ağır tahribatı yaptı. Ulusalcı sosyalizm, Türkiye’de CHP ve daha tipik olarak Vatan Partisi, Mısır’da Cemal Abdünnasır, Tunus’ta Habib Burgiba, Libya’da Muammer Kaddafi, Suriye ve Irak’ta Mişel Eflak’ın öncülüğünde Hafız Esad ve Saddam Hüseyin, Filistin’de Filistin Kurtuluş Örgütü, Cezayir’de Ulusal Kurtuluş Cephesi, Pakistan’da Ali Butto tarafından birbirine çok yakın versiyonlarla temsil edildi. Bugün Bangladeş’te Şeyh Hasine yönetimi ve Kürtler arasında PKK tarafından temsil edilmektedir.

 

“Halkçılık” ve “devletçilik”le sosyalist söylemlere yaklaşan ve daha çok bölgesel milliyetçiliğe yönelen bu akımın temsilcilerinin önemli bir bölümü siyasal kimliklerini “sosyalist” olarak açıklamaktan kaçındılar. Milliyetçilik üzerinden kendilerine çektikleri toplumu sosyalizmin din karşıtlığıyla İslam’dan uzaklaştırma yoluna gittiler. Moderniteyi (çağdaşçılığı) amaç edinerek toplumu baştan aşağı yeniden dizayn etmek istediler. İslam alimlerini hapsederek veya katlederek İslam toplumlarında kaht-ı rical oluşturmaya çalıştılar. Çocuklara yönelik dini eğitimi engelleyip gençliği eğitim ve okullarda icra edilen farklı etkinlikler üzerinden Müslüman toplum gerçeğinden uzaklaştırdılar. Çağdaşçılğı eğitim, resmi dairelerdeki uygulamalar ve ihdas ettikleri “milli günler” üzerinden teşvik ederken ve hatta baskıyla topluma uygularken her tür İslamî etkinliği kısıtladılar, zorlaştırdılar, yasakladılar. İslam dünyasındaki krallık ve emirlikler yer altı kaynaklarını Batılı güçlere sunmakla kalırken ulusalcı sosyalistler toplumlarını da Batı işgaline açtılar, Batı’nın İslam dünyası üzerindeki hegemonyasını I. ve II. Dünya Savaşlarının ardından sürdürmesi yönünde iş gören yerli birer karakol ve birer “kültürel işgal” misyoneri görevi gördüler.

 

İslam dünyasında hem birbirlerine benzeyen hem yer yer birbirine düşman kesilen bu akımın temsilcilerinin birbirleriyle ilişkisi ve Batı’yla organik ilişkilerinin düzeyi bugün hâlâ aydınlanmayı beklemektedir. Batı’ya karşı özgürlük kahramanı, emperyalizme karşı savaşan görünümüne bürünen bu temsilcilerin çalışma tarzları arasındaki yakınlık ve Batı’yla daima uyum içinde olmaları onlar arasındaki ilişki kadar Batı’yla ilişkilerinin de araştırılmasını gerektirmektedir.  

 

“Ulusalcı sosyalizmin” ağır tahribatına rağmen Batı’nın İslam dünyasında “kültürel emperyalizm”de dilediği başarıyı yakaladığı söylenemez. İslam dünyası Habib Burgiba gibi idarecilerin bütün baskılarına rağmen aslî kaynaklarına ulaşarak 20. yüzyılda uyanış hareketleri inşa etmeyi başardı.  Kesin zaferiyle “tarihin sonunu” ilan eden Batı, bu uyanış hareketleri karşısında yeniden “medeniyetler çatışması”nı duyurmak durumunda kaldı. Dünya Miladî 21. yüzyıla bu duyuruyla girdi. Emperyalizm de kolonicilik, sömürgecilik, emperyalizm aşamalarından sonra “küreselleşme” sürecine geçti.

 

“KÜRESELLEŞME” SÜRECİNDE EMPERYALİZM

 

Küreselleşme, özü itibariyle değişimi anlatan bir kavramdır. Bu kavramda,  “köy”ün yerine “küre” konuyor; küreselleşme ile daha önce birbirinden farklı inanç, gelenek ve yaşam tarzlarına sahip olan dünya toplumlarının yerel inanç, gelenek ve yaşam tarzlarını terk ederek bir köyde olduğu gibi birbirlerine benzemelerini, aralarında hiçbir farklılık taşımamalarını anlatıyor.

 

Bu, yerküre denen dünya üzerinde, küresel sistemi belirleyenlerin inanç, gelenek ve yaşam tarzları üzerinde bir birliktir. Küreselleşme İslam dünyası için, Müslümanların inanç, gelenek ve yaşam tarzlarından uzaklaşarak bugün dünyayı yöneten İslam karşıtı emperyalist güçlerin kültürel dönüşüm projelerine uymaları anlamına geliyor.  Daha anlaşılır bir ifadeyle küreselleşme; nihayetinde, Müslümanların kendi yerlerini (yerellerini) terk ederek “küre” diye tarif edilen; inanç, gelenek ve yaşam tarzı Müslüman olmayan kişilerce belirlenen bir köye taşınmalarını ve kendilerini muhtarı hatta ihtiyar heyeti bile kendilerinden olmayan o köye uydurmalarını anlatıyor.

 

Küreselleşmenin hedefinde iki alan vardır: Geçmişe ait olan ve yerel olan.  Küreselleşme, ister geçmişe ait olanı hedef alsın ister yereli, İslam’la karşı karşıya geliyor. Zira küreselleşmenin mimarları İslam’ı zaman bakımından geçmişe ait; mekan bakımından ise yerel görüyor; kendisini Batı ile özdeşleştirip İslam’a “Doğu(Şark) diyor. Her iki konumlandırmada da İslam’ın insanlık üzerindeki etkisini küçültmeyi ve yok etmeyi hedefliyor.

 

Bunun için ideolojik yapılar üzerinden İslam’ın inancı; moda ve yeni alışkanlıklar üzerinden Müslümanların geleneği ve yaşam tarzı ile uğraşıyor; İslam toplumlarını özünden uzaklaştırmayı hedefliyor.

 

Ancak 20. yüzyıl emperyalizminden farklı olarak küreselleşme, ideolojilerin çalışma alanını küçültüyor; düşünceyi öldürüyor, onun yerine nefsanî istekleri koyuyor.  20. yüzyılın başında devletler veya siyasi yapılarla muhatap olan Batı emperyalizmi, 20. yüzyılda ideolojiler üzerinden toplumlarla muhatap olmayı denedi, küreselleşme sürecinde ise doğrudan bireyi muhatap alıyor. Artan iletişim olanakları ile dönüştürdüğü bu bireyleri sosyal medya üzerinden kendisi örgütleyip onlardan siyasi müttefik oluşturuyor.

 

İslam dünyasında günah, geçmişte bireysel bir zafiyet olarak görülürken bugün 20. yüzyıl ideolojilerinin ardından bıraktığı ve artık nefsini düşüncesinin yerine koyan kayda değer bir kitle tarafından bir hak olarak görülüyor. Bu kitle,  günahını yüceltiyor, “günah işleme özgürlüğünü” kutsuyor, bu “kutsal” uğruna bazı sıkıntılar çekmeyi göze alıyor, bu kutsalını sürdürme imkânı verecek iktidar arayışlarına giriyor ve bu yolda Batı’yı kendisine sahip çıkacak müttefik olarak görüyor. “Günahın politikleşmesi” anlamına gelen bu durum, bu politikleşmenin içinde yer alan kişileri “politik günahkârları”, Batı’ın İslam dünyası üzerindeki tahakkümünü sürdürmesi yönünde yeni bir araç rolüne büründürüyor.   

 

19. yüzyılda Ermeni, Rum gibi dini azınlıkları, 20. yüzyılda ideolojik yapıları İslam dünyasına müdahale ve İslam dünyasını kendi çıkarları doğrultusunda yönetmek için kullanan Batı emperyalizmi azınlıkların genellikle Batı’ya göç etmesi, Sovyetlerin dağılmasından sonra da ideolojik grupların küçülmesi ile bu iki müttefikten yoksun kaldı. ,

 

Son dönemde Amerikan “kamu diplomasi”sinin yol göstericiliğinde çalışan Batı emperyalizmi, bu iki müttefikin kalıntılarından yararlandırmayı sürdürmekle birlikte onların yerine İslam dünyasında dilsel ve mezhepsel etnik yapılarla politik günahkârları yerleştirdi. Ulus devlet sürecinin yol açtığı mağduriyetlerin ürünü olan dilsel etnik yapılar ve geçmişten bugüne İslam dünyasında var olsalar da bazı istisnalar dışında Batı ile düzenli ilişkiler kurmayan mezhepsel yapılar İslam dünyasını karıştırma ve parçalama yolunda kullanılırken politik günahkârlar merkezî yönetimleri baskı altına alacak ve işlemez hâle getirecek, nihayetinde onların İslam’a doğru bir kimlik değişimine konu olmalarını engelleyecek bir yapı olarak kullanılmaya çalışılıyor.

 

Yapılamak istenen ise, yüz ve iki yüzyıl önce yapılandan çok farklı değildir: İslam dünyasının Batı şatosunun çevresi (köyü) konumunda olması... Batı’yla uyum içinde ancak hiçbir zaman Batı’yla eşitlenmeden Batı ekonomisine, Batı tüketimine kaynak aktarmasıdır. Ne yazık ki fizikî işgallere karşı daima başarıyla mücadele eden ve bu mücadelesini fizikî işgallerin sürdüğü her noktada Batılı güçleri geldiklerine pişman edecek kadar sürdüren İslam dünyası, kültürel işgali ve bunun yerel aracılarının durumunu analiz edip etkisizleştirecek enstitülerden yoksundur.

 

 Batı’nın Şarkiyat enstitülerine konu olan İslam dünyası, Garbiyat enstitülerini kurmak; bu enstitülerde Batı’yı bütün unsurları ve emelleri ile tetkik etmek, bunun yanında Şarkiyat enstitüleri kurarak şarkiyatçılıkla başlayan kültürel işgalin Müslümanlar arasında vardığı boyutu tespit edip etkisizleştirecek yolları bulmak zorundadır. 

 

 

 

 

 

 

Biz, ne kadar Sykes-Picot’çuyuz?

Sykes-Picot antlaşmasının üzerinden yüz yıl geçti. 16 Mayıs 1916’da imzalanan antlaşma, İslam âleminin mukaddes mekânlarının bulunduğu Arabistan Yarımadası’nı İngilizlerle Fransızlar arasında paylaştırmıştır. 

Sykes-Picot, bütün emperyalist antlaşmalar gibi yerel yapıyı, emperyalist güçlerin işgal emelleri doğrultusunda değerlendirmiş; işgalcilerin ihtiyaçları doğrultusunda yerel liderlikler oluşturmuş ve paylaşımlar yapmıştır. Sykes-Picot’la devasa İslam âleminin çekirdek mekânı, kaçırdıkları koyunun etini, derisini, sakatatını bölüşen iki hırsız misali bölüşülmüş; bu mukaddes çekirdek İslam âlemine karşı sonraki asırda organize edilecek tuzakların merkezine dönüştürülmüştür. 

Anlaşma, adını İngiliz temsilcisi Mark Sykes ile Fransız yetkilisi François Georges-Picot’tan almıştır. Zannedilenin aksine ikisi de asker veya general değildir.

François Georges-Picot, avukatlıktan diplomatlığa geçmiş; farklı ülkelerde elçilik yapmış orta düzeyde bir Fransız yetkilisidir.

Anlaşmanın aslı mühendisi olan Mark Sykes ise düzenli bir eğitimi olmayan, okulu yarıda bırakmış bir gezgindir. İngiltere’nin İstanbul büyükelçiliğinde dört yıl çalışmış. Varlıklı ailesinin parasıyla İslam âlemini dolaşmış, henüz yirmi dört yaşındayken “Beş Türk Vilayetinde”, yirmi beş yaşındayken “Darü´l İslam”, otuz yaşını henüz geçmişken de “Halifenin Son Mirası”  ve “Kıbrıslızade Binbaşı Osman Bey´in Hatıraları” kitaplarını yayımlamıştır. Anlaşmayı imzaladığında ise sadece otuz yedi yaşındadır. Bu yaşta Arabistan Yarımadası’nı Siyonizm-Arap milliyetçiliği çatışması bağlamında kurgulayabilmiştir. Teşbihte hata olmasa aklımıza İmam Nevevî’nin verimliliği gelecektir. 

Tarih, ters yüz olmuştur. Müslümanların birkaç yüzyıl önceki verimliliği tükenmiş, buna karşılık birkaç yüzyıl öncenin cahil Avrupa’sının küçük akılları bile büyük projeler üretebilecek boyuta ulaşmıştır. 

Bir din olarak İslam’ın sabitleri ve değişkenleri vardır. Mark Sykes ve François Georges-Picot, İslam âlemini felç eden projeyi üretirken İslam âleminin iki yakası bir arada değildi. İslam’ın sabitlerini (akidesini, esas fıkhını) canlarıyla savunanlar, asırdan kopmuştular, değişkenleri o sabitler çerçevesinde anlamakta güçlük çekiyorlardı. Kendilerini değişime kaptıranlar ise sabitlerden kopmuş, hatta sabitlere düşman olmuş, “muassıriyyet (çağdaşlık)” deyip insanlığın Batı dışındaki tecrübesine gözlerini kapatmış, Batı’yı at gözlüğüyle takip etmişlerdir.

İslam’ın sabitlerini savunanlar, asrın siyasi iktidarını ele geçiren Batı’yı bilmiyor; sabitlerden kopanlar ise değişimi yakalama adına Batı hesabına göre davranıyordu.  Bu, içerde verimsiz bir çatışma oluştururken dışarıda İslam âlemini cehaletinden dolayı efendiliğini yitirmiş, köleleştirilmeyi bekleyen eski bir soylu görünümüne büründürüyordu.

Müslümanlar, böyle bir anlaşmanın varlığından bile ancak İngiliz ve Fransızların bilgilendirdiği Çarlık Rusya’sının 1917’de yıkılması ve yeni Sovyet yönetiminin Çarlık belgelerini ifşa etmesiyle haberdar olmuşlardır.

Her uluslararası anlaşmanın bir fiziki vardır, bir de ruhu, felsefesi… Sykes-Picot, fiziki, ruhu ve felsefesiyle parçalanma üzerine oturmuştur. Bu parçalanmanın esasını, bir yıl sonra yayımlanan Balfour Deklarasyonu’nda açığa vurulduğu üzere, genç Mark Sykes’in siyasi mühendisliğiyle Arap milliyetçiliği ve siyonizm oluşturuyor. Anlaşma Filistin’i İngiliz mandasına bırakıyor, bu mukaddes topraklarda gizlice bir Yahudi vatanı oluşturmayı öngörüyordu. Arabistan’ın diğer kesimleri ise yatay bir kırmızı üçgenle siyah-yeşil-beyaz şeritlerden oluşan bayraklarını bizzat Mark Sykes’in çizdiği Arap milliyetçilerine bir süreç içinde bırakılacaktı.

Bu ruh içinde Arap milliyetçiliği, Batı’ya bağımlı, İslam âlemiyle ise problemi bir zemine oturtulacak; sözde siyonizm karşıtlığıyla bu milliyetçiliğin dış düşman açığı kapatılacak, bu milliyetçilik Müslüman halk tarafından desteklenebilir bir yapıya büründürülecek; o günden sonra Arap İslam âlemindeki yerel liderliklerin bütün melanetleri “mukaddes Kudüs davası uğruna” meşrulaştırılma yoluna gidilecekti. Müslüman halk, Fransız ulusal sosyalizmi üretimi Abdünnasır’ın, Saddam’ın, Esed’in, Kaddafi’nin, Cezayir yönetiminin bütün alçaklıklarını “Filistin davasına verdikleri destek” gerekçesiyle yok sayacak, onların İslam âlimlerini darağaçlarında sallandırmalarına, poligonlarda kurşuna dizmelerine, işkencehanelerde demir taraklar arasında kesmelerine bile tepki göstermeyecektir.

Ama Mark Sykes’in asıl mühendislik harikası, anlaşmada İngiliz etki alanında bırakılan Suudi Arabistan’da gerçekleşecektir: İslam âleminde kurtuluş fikriyatı “İttihad-ı İslam” başlığı altında birlik üzerinde oturmuştur. Canlarını Allah yolunda vermeye hazır Müslüman âlim ve aydınlar, Müslümanlar birlik olursa İslam ümmetinin kurtulacağını işlemişler, tarih de yaşanan gün de onları doğrulamıştır. 

Sykes-Picot sonrası Suudi Arabistan’da kurulan gizli enstitülerde ise Sykes-Picot’un parçalanma ruh ve felsefesiyle tam bir uyum içinde “ihtilaf üzerine bir kurtuluş” tezi geliştirilmiş, yayılmış, dayatılmıştır. 

Emperyalizme karşı canlarını feda etmekten çekinmeyen İttihad-ı İslam uleması, İslam âleminin işgal altında olması gibi aslî bir mesele varken fer’i meselelerle uğraşılmaz; hepimiz, ihtilafları ertelemeli, hayat memat meselesi olan işgale karşı direnişte konumlanmalıyız derken Sykes-Picot ruhuyla kurulan Suudi Arabistan enstitüleri, “Yani şimdi şu yaptığınız bidat değil mi, şirk değil mi, yoksa siz şirki önemsiz mi görüyorsunuz?” diyerek tartışmayı içimize çekmiş; kurtuluşumuzun ancak bu birbirimizde var olduğunu iddia ettiğimiz bidatleri, şirki gidermekle mümkün olduğunu söylemiş; dolasıyla bunlarla savaşın her tür savaştan daha mukaddes olduğunu iddia etmiş, yeraltı kaynaklarımız sömürülürken gençlerimiz, sosyalist veya liberal kültür ajanlarının elinde oyuncağa dönüşürken bizi birbirimizle bitmez tükenmez bir mücadelenin içine çekmişlerdir. 

Bu enstitüler işlemeye devam ediyor. Onlar, bir yandan “ihtilaf üzerine kurtuluş” fikrini derinleştiriyor, bu uğurda farklı meşrep ve mezheplerden Müslümanların kadın ve çocuklarını dahi öldürmeyi meşru gösterecek, teşvik edecek boyutlarda taassup üretiyor, bu taassup Fransızların ürettiği milliyetçi eğilimle buluşarak dalgaya dönüşüyor ve karşı tarafta yüzyıllardır İslam âlemini kasıp kavursa da 19. Yüzyıldan itibaren hafif uyuşmuş, hazır mezhepsel fanatizmi harekete geçirerek bölünmeyi derinleştirecek söylemlere malzeme yetiştiriyor.

“İttihad üzerine kurtuluş” tezinden “ihtilaf üzerin kurtuluş”  eğilimine sapanlar, hangi mezhep veya meşrepten olursa olsun bilerek veya bilmeyerek Sykes-Picot’çudurlar; genç Mark Sykes’in yoldaşı, mezhepdaşıdırlar. İslam âlemindeki kurtuluş hareketinin karşı cephesindedirler.

Şimdi bu mantık içinde her birimiz kendimize sormalıyız: Ben, ne kadar Sykes-Picot’çuyum? Biz, çağın tağutu Sykes-Picot’a ne kadar yakınız ne kadar karşıyız?

Biz, ümmeti ana hedef doğrultusunda buluşturmayı hedefleyen İttihad-ı İslam ulemasının yolunda mıyız; ümmeti ihtilafların içine çekip oyalayarak Sykes-Picot’un işlerliğine katkıda bulunan bidat-mezhep-milliyet söylemcilerinden miyiz? 

 

 

Batı’da İslam Düşmanlığının Arka Planı: İngiltere, Evanjelizm ve ABD

 

Batı’daki İslam düşmanlığı, kendiliğinden gelişen bir vaka değildir, yüzyılı aşan bir planlamanın karşılığıdır. Birbiriyle ilişkili bu yazılar, bu arka plana kısmen ışık tutmak amacıyla yazılmıştır.

 

A. İngiltere (Büyük Britanya) ve İslam karşıtlığı

 

İngiltere`nin siyasetteki rolünü ABD`ye devretmesi, kültürel alandaki rolünün de çoğu zaman göz ardı edilmesine yol açıyor. Oysa İngiltere`nin İslam dünyası ile ilgili üretimleri, hiçbir zaman göz ardı edilemeyecek kadar önemlidir.

 

İslam dünyasındaki modernist kültürel dönüşüm, genellikle iki güzergâh üzerinden açıklanmaktadır: 

 

Birincisinde, ilk etkiyi Fransızlar oluşturmuş, İngilizler onun maddi getirisini almış, Amerika o getiriyi miras almıştır.

 

İkincisinde, yine ilk etkiyi Fransızlar oluşturmuş, Sovyetler Birliği getirisini almış, bugün onu kısmen Rusya miras almıştır.

 

Bu iki ana sınıflandırma doğru olmakla birlikte İngiltere’nin saklı, kendisi açısından az sorunlu ve istikrarlı etkisinin arada kalmasına yol açmış, yeterince irdelenmemesine sebep olmuştur. 

 

Diğer yandan, Büyük Britanya`nın İslam âleminde siyasi olarak yol açtığı sorunlar, dikkatlerin o yön üzerinde odaklanmasına ve kültürel etkilerinin ihmal edilmesine yol açmıştır. Başka bir ifadeyle İngiliz sömürgeciliğinin görünen yıkımı, sömürgeleştirmede tarihsel bilgiden, sosyolojiden, kültürel birikimden yararlanma maharetlerinin yeteri kadar gündemde kalmasının önüne geçmiştir.

 

İngilizlerin, İslam dünyasını istila etmek, zayıf bırakmak ve ellerinde tutmak için yaptıkları İslam dünyası araştırmalarını beş isim üzerinden anlatmak mümkündür:

 

1. Sir Thomas Arnold

 

1864 doğumlu Arnold, ilk eğitiminin ardından Hindistan`daki Aligarh Koleji`nde felsefe öğretmenliği yapmıştır. Sir Ahmet Han’ın Aligarh Koleji ise İslam dünyasında pozitivist, mealci ve nihayetinde tarihselci akımın çekirdeğini oluşturmuştur.

 

Arnold, 1909-1920 yılları arasında İngiltere`de Hindistan`dan gelen öğrencilere öğretim danışmanı olarak çalışır. İslam Ansiklopedisi`nin ilk İngiliz editörü olur, 1921’de Londra Üniversitesi`nde Arap ve İslâm araştırmaları dalında öğretim görevlisi olarak atanır, aynı yıl o güne kadar Hindistan`da verdiği felsefe eğitimi ve İslam dünyasından öğrencilere yaptığı “danışmanlık”, Büyük Britanya açısından büyük bir hizmet olarak görülür ve kendisine “Sir” unvanı verilir. Acaba Arnold, Müslüman öğrencilere nasıl bir danışmanlık hizmeti yaptı ki onunla “Sir” unvanını kazandı. 

 

1930`da ölünceye kadar Londra Üniversitesindeki görevine devam eden Arnold’ın dikkati İslam`ın yayılışı üzerindedir. En önemli eseri iki ciltlik “İslam’ın Yayılış Tarihi”dir. İslam dünyasının 20. Yüzyıldaki büyük düşünürlerini de etkileyen bu eserde Arnold, İslam`ın yayılışı altındaki etkenleri tarihsel olarak anlatmaya çalışır, gerçekte İslam`ın insanı etkileme gücünü keşfetmek ister. Ona “Sir” unvanını kazandıran; bu etkiyi kıracak, anlamsızlaştıracak yeni bir anlayışın, Müslümanlar arasında yayılmasına yaptığı katkıdır.

 

Hep birlikte düşünelim: Aligarh okulunda yetişince, insanlık aklını Batı`da gören bir İslam daveti Batı`da ne işe yarar, kendisi Batılılaşan, Batılıyı nasıl Müslüman yapar?

 

Aligarh okulu, eğitim sisteminde pozitivistçe bir inanışla İslam`ın mana yönünü öldürüyor, İslam`ı sıradan bir ideoloji hâline getiriyor ve dolayısıyla etkisizleştiriyordu. Bu okulun etkileri mealcilik boyutuna geldiğinde ise artık Müslüman, tabii olarak deistleşiyor ve İngilizlerin tam da istedikleri gibi: 

 

Bu tür bir “Müslüman”, dine inanıyor ama din onun yaşamında görünmüyor. Allah`a inanıyor, bunun için sosyalist olmuyor ama Allah`a inanması, onun İngiliz sömürgeciliğine karşı bir medeniyet arayışına da sevk etmiyor.

 

Arnold, Pakistanlı Fazlurrahman`ın hocası değildir. Ama Fazlurrahman, İngiltere`de okumuş, dolayısıyla Arnold`ın öncülüğünü yaptığı İngiliz öğrenci danışmanlığıyla yetişmiş bir teologdur (ilahiyatçı). Fazlurrahman`ın din anlayışında da aslında din, bir pratik olarak yoktur, sadece teoloji (ilahiyat tartışmaları) olarak vardır, dolayısıyla sünnet değildir, sadece zihinsel bir çalışmadır ve neticede o tür bir Müslüman, sadece “küresel bir beşer”dir, onun kendine has bazı inanışları varsa da bir yaşam tarzı, dolayısıyla bir tepkisi ve Batı uygarlığı karşıtlığı söz konusu değildir. Dolayısıyla onun bir davası olamaz, olsa bile o dava Batılıları etkileyip Müslümanlaştırmaz. Sonuçta böyle bir anlayışla İslam daveti diye bir şey de Batı`da sorun olmaz.

 

Arnold, bu sonucu doğuracak çalışmalar yaptığı hâlde onun İslam`la ilgili anlatımları Müslümanlar tarafından İslam`a hayranlığı gibi yorumlanmıştır.

 

2. Arnold J. Toynbee

 

1889 doğumlu Toynbee, İngilizlerin İslam üzerinde uzmanlaşma döneminin en önemli isimlerindendir.  O, aynı zamanda dikkatini Hindistan`dan Türkiye ve Arap İslam dünyasına çeviren Büyük Britanya İmparatorluğu`nun bu yeni sahasına uygun ilk çalışmalar üretenlerdendir.

 

Konuyu Arnold`ın kaldığı yerden almış, İslam`ın yayılışı üzerinde değil, medeniyet kurma kabiliyeti üzerinde odaklanmıştır.

 

Toynbee, I. Dünya Savaşı yıllarında İngiliz Dışişleri Bakanlığı`na bağlı Savaş ve Propaganda Bürosu`nda çalışmış. Sonraki süreçte de Batı medeniyetinin nasıl kalıcı olabileceği üzerinde ısrarla durmuştur. Onun 1975`te ölünceye kadar İslam`la ilgili anlatımları hep bu odakta kaldığı hâlde İslam`ın meydan okuma kabiliyeti ile ilgili görüşleri adeta İslam dostluğuna yorumlanmıştır. Türkiye`de de büyük ilgi görmüştür.

 

3 ve 4.

W. B. Stevenson ve Steven Runciman

 

Hakkında çok şey bilinmeyen İngiliz tarihçi W. B. Stevenson, 1907`de yayımladığı kitabının daha ilk satırlarında Haçlıların Kudüs`ü istilasının altındaki etkenin Hıristiyanların gücü değil, Müslümanların parçalı olması olduğunu ifade etmiştir.  “Böl-Parçala-Yut” diye özetlenen İngiliz stratejisinin Müslümanlara bakan yönü, onun bu görüşüyle pekişmiş olmalıdır.

 

Stevenson`ın kısıtlı Haçlı Seferleri araştırmaları 1903 doğumlu Runciman tarafından geliştirilmiş, aynı zamanda diplomat olan Runciman, Stevenson`ın görüşünü aynı ifadelerle tekrarlamıştır ve Kudüs`ün Selâhaddîn tarafından fethini Müslümanların kısmen de olsa parçalılıktan kurtulmalarına, ittifak yapmalarına bağlamıştır. 

 

Runciman`ın çalışmaları, Toynbee`nin İslam`ın medeniyet yanıyla ilgili araştırmalarıyla hemen hemen aynı süreçte yapılmış ve onun açık bıraktığı savaş tarihi sahasının önemli bir boşluğunu doldurmuştur.

 

Meseleye diplomat ve tarihçi Runciman`ın penceresinden bakıldığında İngilizlerin İslam dünyası ile ilgili en büyük stratejisi Müslümanların parçalı olmasıdır. İngilizlerin hiçbir çabası, bu stratejinin dışında değildir ve hiçbir İngiliz siyasetçi, bu stratejiyi göz ardı etmemiştir.

 

5. Bernard Lewis

 

1916 doğumlu Yahudi Lewis ise II. Dünya Savaşı`nda İngiliz istihbaratının propaganda biriminde beş yıl boyunca çalışmış; İngilizlerin İslam`la ilgili araştırmalarını Toynbee`nin bıraktığı yerden alarak ve Stevenson –Runciman ikilisinin de araştırmalarını ona katıp değerlendirerek Müslümanların zayıf noktaları üzerinde odaklanmıştır.

 

Lewis, Müslümanların zayıf noktalarının İslam`ın zayıflatılmasında işlev göreceğine inanmış, nihayetinde Batı`ya karşı İslam direnişinin bu zayıf noktalar üzerinden kırılmasını tasarlamıştır. Bunun için Suriye-Lübnan merkezli mezhep azınlıkları üzerinde çalışmış ama Yahudi yanı, dikkatini Filistin üzerinde tutmuş ve israil`in kuruluşuna katkıda bulunmuştur.

 

Avrupa Şarkiyatçılığını, ABD`nin İngiltere`nin mirasını devralmasını dikkate alarak ABD çıkarları doğrultusunda eviren isimlerin başında yer alan Lewis, şuuraltında Batı uygarlığının geleceğiyle israil`in geleceğini özdeşleştirmiş, israil`in genişleyip yaşamasını sağlayacak formülleri üretmeye ve 2018`de ölünceye kadar bu formülleri geliştirecek öğrenciler yetiştirmeye kendini adamıştır.

 

Körfez Savaşı`nın da mimarı olan Lewis, her nedense Türkiye`de yine sıradan bir İslam tarihi araştırmacısı gibi tanıtılmış ve Osmanlı Arşivi`nde yıllarca çalışmasına izin verilmiştir.

 

İngilizlerin İslam`la ilgili çalışmaları bu beş isim üzerinden değerlendirildiğinde şu sonuçlara ulaşabiliyoruz:

 

1. Arnold, İslam`ın yayılma gücü üzerinde çalışmış, İslam`ı bir din olarak güçlü kılan unsurları tespit ve diskalifiye etmeye odaklanmıştır.

 

Toynbee, tarihsel sıralamayı takip ederek İslam`ın medeniyet gücünü anlamaya ve diskalifiye etmeye çalışmıştır.

 

Stevenson ve Runciman, Haçlı Seferleri süreciyle ilgili boşluğu doldurup Müslümanların ihtilaf ve ittifakının Batılılar açısından nasıl sonuçlar doğurduğunu tespit etmişlerdir.

 

Lewis, İslam dünyasının zayıf noktalarını bulup bu noktalar üzerinden İslam`ın Batı`ya meydan okuyuşunu sonlandırmanın yolunu aramıştır.

 

Dolayısıyla İngilizlerin İslam karşıtı araştırmaları süreçsel, kişisel ve gelişigüzel değil, planlı ve süreklilik arz eden bir projedir; büyük bir stratejinin karşılığıdır.

 

2. Değerlendirilmesi bu analizi aşsa da biz Müslümanlar genel anlamda, Fransız Şarkiyatçılığına nefretle bakmışız, Rus-Sovyet Şarkiyatçılarını görmeye bile tahammül etmemişiz. Ama sıra İngiliz Şarkiyatçılarına geldiğinde onları kucaklamış, neredeyse kendimizden bilmişiz ve kendimize “üstad” yapmışız.

 

Zira İngiliz şarkiyatçılığı sinsidir ve düşmanın en kötüsü, içeriye sinsice sirayet etme kabiliyetine sahip olanıdır.

 

3. İngilizlerin Şarkiyatçılığı, Müslümanları bölmeye odaklıdır ve bu amacına Müslümanlar arasındaki renkleri tespit edip onlara Müslümanları bölecek gücü vermekle ulaşır. Bu hususta hiçbir şekilde söz konusu rengin fikrine, yapısına bakmaz, sadece onu coşturmanın Müslümanları bölme stratejisine hizmet edip etmeyeceğine bakar. Buna hizmet ediyorsa, onu tanıtır, ona imkân oluşturur, en tehlikeli düşmanı gibi sunarak Müslümanları oraya sevk eder, bir kurtarıcı gibi öne sürer ve nihayetinde onu sadece Müslümanları bölme noktasında tutmak için atağa geçer, önünü keser, bunalımın bir parçası hâline getirip bırakır.

 

Müslümanların son yüz yıldır boğuştuğu sorunların önemli bir kısmı bu stratejinin eseridir.

 

4. İngiliz Şarkiyatçılığı, tarihte olup bitmiş bir araştırmacılık değildir, günümüzde kısmen İngiltere ama daha çok ABD ve Kanada`da sürmektedir. İslam dünyasındaki mealcilik, tarihselcilik gibi akımlar bunun ürünüdür. Bu akımları, bir iki ilahiyatçının aklına esen fikirlerin karşılığı olarak görmek yanlıştır. 

 

 Son dönemde Sünneti inkâr ve İslam'a pozitivistçe yaklaşım ile İngilizler-Evanjelistler dolayısıyla siyonistler arasındaki ilişkiyi kuşkuyla mı karşılıyoruz, abartılı mı buluyoruz?

Öyleyse son söz olarak sormak gerek:

Mi`rac`ı hatta ilk kıble olgusunu inkâr edenin Kudüs derdi olur mu?

 

 

 

B. Evanjelizm ya da Hıristiyan Siyonizmi

 

Afganistan, Irak, Suriye… ABD, geçmişte olduğundan daha somut olarak İslam dünyasında bulunuyor. Bugünün ABD`si Soğuk Savaş ABD`sinden farklı olarak bizzat kendi görünür güçleriyle İslam dünyasındaki olaylara müdahale ediyor. Buna karşın İslam dünyasının ABD siyasetini anlamakla ilgili kriterleri değişmiyor.

 

ABD siyaseti, İslam dünyasında genel anlamda “çıkar odaklı, seküler” bir siyaset olarak değerlendiriliyor. İslam dünyasının siyasi yorumcuları, Kissinger`in hacimli “Diplomasi” kitabının yoğun etkisi altında ve onunla birlikte aldıkları “Laik Fransız-Marksist çağdaşçılık karması” eğitimin etkisiyle, dinin siyasete yön verebileceğine inançlarını yitirdiklerinden ABD siyasetinin dinsel temellerinin olabileceğini kabullenmek istemiyor. Materyalizmin Batı`nın mutlak inancı olduğuna inanıp ABD`de ideallerin realpolitikin önüne geçebileceğini düşünmüyor. Bundan dolayı yorumları, üretimleri, ABD siyasetinin pratiğiyle örtüşmüyor; ABD siyasetinin arka planını aydınlatmıyor.

 

ABD`nin İsrail`in arkasında bu kadar durmasının, bununla birlikte İslam dünyasına karşı ilan ettiği gayrinizamî sürekli savaşın realpolitikteki karşılığı/rasyonel yanı ne olabilir? ABD, neden fırsat buldukça saldırıp tahrip eden “mutlak ideal insanı”, eski tarz romantik Solcu militanlar/gerillalar gibi fırsat buldukça İslam dünyasına saldırıyor, Müslümanların ülkelerini tahrip edip yıkıyor? İslam dünyasını bu tarz tahrip etmenin ABD çıkarlarıyla ilişkisi nasıl anlaşılabilir? ABD`nin bugüne kadar İsrail`e ne kadar yardım yaptığı tam olarak bilinmiyor. Ama rakamlar doğru ise 1949-1995 arası 46 yıllık süre zarfında ABD, küçük bir devlet olan İsrail`e; Afrika, Karayip ve Latin Amerika ülkelerine yapılan yardım miktarına karşılık gelen 62.5 milyar dolar dış yardım sağlamıştır. ABD için İsrail`i neredeyse dünyanın yarısı kadar önemli kılan nedir?

 

Bu, çok kolay bir şekilde Yahudilerin ABD üzerindeki etkisine bağlanmaktadır. Doğru ama eksik. Doğru yanı, Yahudilerin ABD üzerindeki doğrudan etkisidir; eksik yanı, bunun sadece İsrailoğulları mensubu Yahudilere bağlanması; yalnız İsrailoğullarından Siyonizmi benimseyenlerin tutumlarıyla ilişkilendirilmesidir. Oysa ABD`nin bir de “Hıristiyan Siyonizmi/Evanjelist Siyonizm” gerçeği vardır.

 

Evanjelizm, görünürde Protestanlık içinde gelişip kökleri 16. yüzyıla kadar giden bir Hıristiyanlık akımıdır. Adını “iyi haber, müjde, asıl gerçek” anlamlarına gelen Yunanca “euangelion” kelimesinden almaktadır. Mensuplarına Evanjelik denmektedir. Evanjelik, kavramı Avrupa`da hemen hemen Protestan kelimesiyle aynı anlamda kullanılmaktadır. Bugün Almanya`daki Luther inananlarına Protestan dendiği gibi Evanjelik de denmektedir. Halbuki Evanjelizm, Protestanlık içindeki farklı bir yapılanmayı ifade etmektedir.

 

Özellikle İngiltere bağlamında Evanjelizm, Protestanlığı suiistimal ederek “İncil`e dönüş” adı altında Hıristiyanlığın Yahudi karşıtı tarihini reddetmeyi, tarihteki Hıristiyan-Yahudi çatışmasının kaynağı Hıristiyanlık literatürünün meşruiyetini yok etmeyi ve Büyük Britanya`nın Hıristiyan-Yahudi ortaklığı üzerine oluşmasını hedefleyen bir Yahudi yanlısı Hıristiyanlık olarak üretilmiştir.

 

Klasik Hıristiyan dünyada Yahudiler menfi bir yere sahipler, dışlanırlar; Hıristiyan yerleşimlerin dahi dışında tutulurlar. Protestanlığın kurucusu Luther bile Papa ve Müslümanlarla birlikte Yahudileri en büyük düşman ilan etmiştir.

 

Oysa Armegeddon inancına sahip, Millenyum`a ulaşma kaygısındaki Evanjelizm, Yahudileri dolaylı olarak kutsamakta, onları “dünyanın kendilerine verildiği”, “kendileri sayesinde Hıristiyanların ahireti kazanacağı” topluluk olarak görmektedir. Başka bir ifadeyle Evanjeliklere göre geleceğin dünyası İsrailoğullarının, ahiret Hıristiyanlarındır; ahretin yolu kıyametten geçmektedir; kıyamet ancak İsrailoğullarının Filistin`e, Arz-ı Mevu`d`a ve dünyaya hakim olmalarıyla kopacaktır. O hâlde Hıristiyan`ın ahretteki nimetlerle buluşması ancak İsrailoğullarının bu emellerine hizmet etmekle mümkündür.

 

Her yanıyla dünyaya hakim olmak isteyen Yahudi imzası taşıyan bu inanışla Büyük Britanya`da oluşan Yahudi ekonomi-Hıristiyan savaşçı ortaklığının Hindistan`da ulaştığı başarı ve bunun ABD`nin kurulmasına katkısı, bu “inanılmaz inanış”a hakikatmiş gibi bir görünüm vermiş, misyonerliğin etkisiyle de onun taraftarları artmıştır. Bugün ABD`nin en aktif kiliseleri olarak Evanjelik kiliselere mensup ABD`li sayısının 100 milyona yaklaştığı düşünülmektedir. ABD`deki manevi boşluk içinde kendine sığınak arayanların yanında politik olarak yükselmek isteyenlerin de sığındığı Evanjelikler, ABD`de Yahudilerin dünya hâkimiyeti için çalışmakla bir tür Hıristiyan Siyonist kimliğine bürünmüşlerdir.

 

William Blackstone adlı Evanjelik, henüz Siyonizmin kurucusu Teodore Herzl, “Yahudi Devleti” (1896) fikrini kitaplaştırmadan ve Birinci Siyonist Kongre`yi (1897) toplamadan 1878`de bir bildiri kaleme almış ve Filistin`de bir İsrail devletinin kurulmasını önermiştir. Bu bildiri, aralarında Anayasa Mahkemesi başkanı, Beyaz Saray sözcüsü, John D. Rockefeller, J.P.Morgan gibi isimlerin bulunduğu 400 kişi tarafından imzalanmıştır. 1916 yılında tekrar gündeme gelen konuya Evanjelik başkan W. Wilson sahip çıkmıştır. 1917`de kendi adındaki deklarasyonu ilan eden İngiltere Dışişleri Bakanı Balfour da Evanjeliktir.

 

Evanjelikler, ABD siyasetinde 1970`lere kadar Demokratları desteklediler. O tarihten sonra ise The New Christian Right/Yeni Hıristiyan Sağ olarak daha çok Cumhuriyetçileri desteklemeye başladılar.

 

1980`li yılların başında Carter`e karşı Reagan`ı destekleyen Evanjelikler, ABD`nin Sovyetlerin yıkılmasına giden siyasetinde etkin bir rol oynadılar. 1989`da Baba Bush`un seçilmesinde en önemli pay onlara aitti. 2000 yılında yapılan başkanlık seçimlerinde Bill Clinton`ın ABD`liler tarafından başarılı bulunan başkanlığına rağmen Demokratların adayı Al Gore`ın seçilmesini engellediler, Oğul Bush`u seçtirerek “Bush Doktirini” olarak bilinen ABD`nin İslam dünyası karşıtı olarak geliştirdiği güncel siyasetin mühendisliğini yaptılar. Oğul Bush (George W. Bush), 11 Eylül 2001 vakasını bahane ederek İslam dünyasını “şer ekseni” olarak adlandırmış ve İslam dünyasına karşı yürütülecek savaş için “Haçlı Savaşı” terimini kullanmıştır. 

 

Trump`ın seçilmesinde de Obama karşıtı kampanyaya hiç ara vermeyen Evanjeliklerin büyük rol oynadığı bilinmektedir. Evanjelikler, ABD`deki sıradan Yahudiler Demokratların adayı Hillary Cilinton`ı desteklerken Obama sonrası ABD siyasetinin ancak Trump ve ekibi tarafından dizayn edilirse Milenyum`a dolayısıyla Siyonizme hizmet edeceğine inandılar; yine aslında Evanjelik olan Hillary Clinton`a karşı Trump`ı desteklediler.

 

Trump`ın Evanjelizme yakınlığı bilinmektedir. Ama Evanjelizm`le asıl bağlantılı kişi, onun yardımcısı Pence`tir.

 

Katolik bir aileye mensup Pence, gençliğinde Demokrat Parti üyesi olmuş, üniversite yıllarında Evanjelik-Protestan mezhebine geçmiştir. Bu mezhebin etkisi altında Cumhuriyetçi Parti`ye katılmış, muhafazakâr-koyu dindar bir Evanjelik olarak siyasetle uğraşmıştır. Indiana Valisi olduğu dönemlerde de, aşırı Hıristiyan-Evanjelik görüşlere sahip beyaz Amerikalı profili çizmiş; “Tea Party/Çay Partisi” diye bilinen ve İslamofobik görüşleriyle bilinen grubun toplantılarına katılmıştır. 2016 seçimlerinde Evanjelikler, Trump`tan çok Pence için çalışmıştır.

 

 

 

 

 

C. ABD’nin İslam’la Mücadelesi

 

İslam dünyasının dikkati genellikle siyasi ve askeri gelişmelere odaklanmıştır. Dolayısıyla ABD`nin Afganistan, Suriye, Irak ve Filistin`deki saha faaliyetleri ile ilgileniyor, siyaset bilimcilerimizden sıradan kişilere ABD`nin sahada ne yapmaya çalıştığını anlamaya ve anlatmaya çalışıyoruz. Oysa ABD, İslam`a karşı daha karmaşık bir savaş yürütüyor.

 

ABD`nin İslam`a yönelik bu karmaşık savaşını, en yüzeysel hâliyle bile Müslümanlara karşı mücadele ve İslam`a karşı mücadele diye ikiye ayırmak gerekiyor.

 

ABD, İslam dünyasında Müslümanlarla mücadele ediyor; kendi sahasında ise doğrudan İslam`la mücadele etmek için olanaklar oluşturuyor ve orada oluşturduğu olanakları İslam dünyası sahasına sürüyor.

 

ABD`nin son süreçte İslam`a karşı fiilî mücadelesinin, Edward Said gibi isimlerin birikiminden yararlanarak oryantalizmin (şarkiyatçılık) eleştirisi ve Bernard Lewis öncülüğünde geliştirilmesi ile başladığını söylemek belki mümkündür.

 

Edward Said ve benzerlerinin eleştirisi üzerinden ABD, Avrupa merkezli oryantalizmi diskalifiye ederek onun yerine ABD merkezli ve hatta Savunma Bakanlığı (Pentagon) merkezli bir oryantalizm geliştirdi. 

 

Avrupa merkezli oryantalizmde, oryantalistler Avrupalı iken ABD merkezli oryantalizmde küreselci anlayışa uygun olarak bütün dünyadan ama özellikle İslam dünyasından oryantalistler devşirilerek istihdam edildi. Özellikle dinî ve mezhebi azınlıklardan isimler, üniversitelerde çalıştırılıp onların birikimi yeni oryantalizme taşındı.

 

ABD merkezli oryantalizm, Pentagon ve CIA`ya sunulan raporlar şeklinde henüz 1980`li yılların başında ilk eserlerini üretti.

 

Aslen Halep Ermenisi araştırmacı H. R. Dökmeciyan`ın, ilk baskısı 1985`te yapılan “Arap Dünyasında Köktencilik: Devrimci İslam” adlı eseri, bu çalışmaların ilklerinden ve kılavuzlarındandır.

 

Dökmeciyan, kitabında hem teknik bir tarzda hem anlaşılabilir bir dille Arap İslam dünyasındaki hareketleri tanıtıyor ve neticede bu hareketlerle mücadelede radikal-ılımlı ayrımı yapmanın doğru olmadığı tezine ulaşıyor. Ona göre söz konusu İslam olunca en ılımlı hareket, nihayetinde en radikali için ortam oluşturuyor.

 

Bu tez, sadece Müslümanlara değil, İslam`a karşı mücadeleyi öneren Evanjelist Neocon`ların İslam`la ilgili yaklaşımını yansıtıyor.

 

Dökmeciyan`dan sonra Hintli Susmit Kumar, 1995`ten itibaren yazdığı makalelerde İslam`ın var oldukça sorun üreteceğini, dolayısıyla İslam dünyasında ayrım yapılmadan “İslam`ın her türü” ile mücadele etmek gerektiğini ve İslam dünyasında ateizmi yaymanın çözüm olabileceğini öne sürdü. Kumar`ın çalışmaları Medeniyetler Çatışması tezi ile birlikte Körfez Savaşı aktörlerini genişçe etkiledi; Cumhuriyetçilerin İslam dünyasına karşı mücadelesinin şekillenmesinde etkili oldu.

 

Demokrat Parti Dönemi`nde ise daha kapsamlı ve daha sinsi İslam karşıtı çalışmalar teşvik edildi. Çalışmalar aynı zamanda ihtisas alanlarına göre ayrıştı. İslam inancını sarsmayı hedefleyen köktenci ilahiyat çalışmaları ile İslam dünyasındaki siyasi durumu değiştirmeye yönelik Müslüman karşıtı saha çalışmaları, uzmanlaşma açısından birbirinden ayrıldı.

 

Bu dönemde İslam inancını sarsmaya yönelik çalışmalar kapsamında “ılımlı İslam” projesi desteklendi. Müslümanların dikkatleri oraya çekildi. Oysa post-modern renkliliğin hakim olduğu bu mücadelede çok yönlü, özgün saha çalışmaları yapılırken asıl üretim, İslam inancının esaslarına karşı yapıldı.

 

Bu dönemin önemli isimlerinden biri Arap Alevi Yaser Tabaa`dır.  İslam`a karşı çalışmalarda tarihçi grup içinde yer alan Tabaa, Bernard Lewis`in ekibinden bayan Carol Hillenbrand ve israil`den Yaacov Lev ile birlikte İslam`ın tarihteki kurtuluş çabalarını gölgeleyecek malzeme topluyor. Nûreddin Mahmud Zengî ve Selâhaddîn-i Eyyûbî`nin önderliğindeki Haçlı karşıtı cihada gölge düşürecek bir söylem geliştiriyor. Ne yazık ki bu neo emperyalizm finansmanlı ekibin eserleri bizde de “nitelikli araştırmalar” gibi karşılanıyor.

 

Siyasi alanda ise İran`dan Seyyid Hüseyin Nasr`ın oğlu Seyyid Vali Rıza Nasr, Obama`nın danışmanları arasında yer alacak kadar yükseldi. Demokratların, azınlıkların hakim unsurlara karşı desteklenmesi projesine katkıda bulundu, Lewis`in mezhep bağlamında azınlık konumundaki Müslümanların, çoğunluğa karşı güçlendirilmesi tezini ABD çıkarları doğrultusunda siyasi zemine taşıdı. Bu tez, Suriye, Irak ve Yemen`de mezhep çatışmasına bürünen sorunların ortaya çıkmasına azımsanmayacak bir katkı yaptı.

 

Devrim karşıtı da olsa dindar köklerden gelen ve babası “ılımlı İslam” projesinin önemli mimarları arasında yer alan Nasr`ın bu teziyle aynı dönemde yine İran kökenli ama Marksist Hamid Dabbaşî`nin üretimleri öne çıktı.

 

Dabbaşî, “İslam`ın Kurtuluş Teolojisi: İmparatorluğa Direniş” adlı kitabında, ABD,  İslam dünyasında reformist-ılımlı ve radikal hareketlere büyük umut bağladı ama bu hareketler her şeye rağmen sınırlı kaldı; Müslümanlar bu hareketleri aşıp 20. Yüzyılda gelişen mutedil ihyacı çizgiye dönerlerse İslam, ABD imparatorluğuna karşı direnme gücüne ulaşacak, tezini öne sürüyor. Aşırı ılımlı ve radikal yapıların İslam dünyasında yol açtığı ayrışma ve yıkıma rağmen ABD için İslam tehdidinin sürdüğü algısına su taşıyor. 

 

İslam inancının esaslarını sarsmaya yönelik çalışmalarda ise adı öne çıkan ilk isim Mısır ve Hollanda`da “tarihselci” tezler ortaya attıktan sonra 2010`da Kahire`de ölen Nasır Hamid Ebû Zeyd`dir.

 

Türkiye`de başta Mustafa Öztürk olmak üzere bazı ilahiyatlarda ünlü mukallitleri bulunan Ebu Zeyd, ilmî bir kılıf içinde Kur`an`a karşı savaştı ve İslam`ın ahkâmlarından bir kısmının o günkü tarihsel sürecin bir ürünü olduğunu iddia etti. Faslı Muhammed Abid el-Cabirî de “Arap aklı” çalışmaları ile onunla paralel çalıştı.

 

ABD`de ise Ebu Zeyd`in şu anki büyük mukallidi İranlı Abdülkerim Surüş`tür. Bir dönem Türkiye`de de epey popüler olan Surüş, devrimin önde gelen düşünürleri arasında yer alırken diğer önderlerle ihtilafa düşmüş ve ABD`ye sığınarak Ebû Zeyd`in bir tür ABD`deki sözcüsü olmuş, daha doğrusu Avrupa`da boy gösteren Ebû Zeyd`in düşüncelerini ABD`nin İslam karşıtı çalışmalarına katmıştır.

 

Siyasi geçmişinden dolayı da epey ilgi gören ve bu ilgiyle sarhoş olan Surüş, Ebû Zeyd`in tutarsız görüşlerini büyük ilmî buluşlar gibi yeniden gündeme getiriyor ve Batı`da büyük ilgi görüyor. Öyle ki Batılı kaynaklar Surüş için Protestanlığa vurguda bulunarak “İranlı Luther” ifadesini bile kullanabiliyorlar.

 

Esasen İslam dünyasında bir tür Protestanlık hareketi uzun süredir vardır. Kur`an ve Sünnete dönüş adı altında Müslümanların her tür üretimini bid`at sayan bu Protestan hareket değildir Surüş`ün rolüyle kastedilen.

 

Surüş, Protestan hareket gibi Müslümanların tecrübesini yok sayalım, Kur`an`a doğrudan ulaşalım, demiyor; Hz. Peygamber`in sünnetinin ve Kur`an`ın bir kısmının çağının geçtiğini iddia ediyor. Kur`an ve Sünnete sarılalım diyerek ihya olan Müslümanları etkisizleştirmek için birikimini ABD emperyalizmine satıyor. Dolayısıyla aslında Protestan bir harekete değil, mulhid/mürted bir harekete öncülük etmeye çalışıyor.

 

İşte bu mulhid/mürted hareket üniversiteler ve basın üzerinden İslam dünyasına taşınarak Susmit Kumar`ın önerdiği ateizme destek olacak bir yol olarak piyasaya sürülüyor.

 

Dikkat edilirse geçmişin Avrupalı oryantalistlerine karşı biz artık ABD`de devşirilmiş ve bizim adlarımızı taşıyan yeni bir nesil oryantalistle karşı karşıyayız.

 

Avrupalı oryantalist, İslam`a dışarıdan bakarken ABD`nin finanse ettiği bu yeni nesil oryantalistler İslam`a içeriden bakıyorlar. Çünkü bunlar İslam dünyasında yetişmiştir. Dolayısıyla bu yeni sömürgeciliğin kalemi durumundaki adamların oluşturduğu tehlike çok daha büyüktür.

 

ABD, din ve dindar odaklı bu çalışmaların yanına ABD eski başkan yardımcısı Dick Cheney`in “kadın özgürlüğü” kisvesi altında ifade ettiği “cinsellik furyasını (zevkperizmi)” ekliyor, düşünce ile ilgili tahribata nefis ile ilgili tahribatı da katıyor. Bununla cephe daha da genişliyor.

 

İslam, elbette bu geniş cepheli tehlikeyi de aşacak ve eninde sonunda ABD`deki Siyahî`den Çin`deki tekstil işçisine bütün dünya insanları için kurtuluş yolu olarak yoluna devam edecektir.

 

Bu büyük din, yeniden kendisini hakkıyla anlatacak, “Ben İslam davetçisiyim” diyerek sahalara çıkacak enerjiyle birlikte kendisine karşı kurulan bütün tuzakları bertaraf edecektir.

 

Bunu yapma gücü, onun özünde vardır. Hiç kimse o özü ortadan kaldırma gücünü sahip değildir. Ona karşı savaşanlar ise lanetle anılacaktır.

 

 

 

 

 

D. Yeni Dünya Düzeni ve Müslümanlar

 

 “Yeni Dünya Düzeni (YDD)” kavramı, eski bir kullanıma sahipse de daha çok Sovyetlerin yıkılmasından sonra kurulmak istenen tekli uluslararası düzen için kullanılmıştır.

 

Yeni Dünya Düzenciliği, daha çok ABD'de Rockefeller ailesi ile ilişkilendirilmiştir. Ama onların yaptığı zihinsel çalışmaların tamamı bir süre sonra ABD'nin Pentagon ve CIA gibi resmi kurumlarınca sahiplenilmiştir.

 

O zihinsel çalışmalara göre YDD'ciler, dünyayı ABD'nin dilediği gibi yöneteceği bir köy olarak düşünmüşlerdir. Daha doğrusu yeni çağda dünyanın ABD tarafından bir köy gibi idare edilebileceğine inanmışlardır.

 

YDD'cilikte  “köy”, dar bir çevreyi ve yönetilenle yöneten arasında mesafenin yokluğunu ifade eder. İdarede dar çevre ve yönetenle yönetilen arasındaki mesafenin yokluğu, yönetene her şeyi görme ve her şeye müdahale hakkı verir. Dolayısıyla YDD'ciler, ABD'nin büyük devlet, ulus devlet kurumlarını tanımadan dünyanın her noktasına müdahale etmesini, dünyanın her noktasının idaresinde en üst paya sahip olmasını hedeflemişlerdir.

 

Böyle bir egemenliğin başta ulus devletler olmak üzere dünyanın tepkisini çekeceği muhakkaktı.

 

YDD'ciler, buna karşılık çatışan iki tez öne sürmüşlerdir. İlk tez, “Tarihin Sonu” makalesi ile özdeşleşmiştir. Bu tezin sahiplerine göre ABD'nin liberal demokrasiye sahip çıkması durumunda insanlık, geldiği eğitim düzeyi ve yaşam şartları ile kendiliğinden ABD hâkimiyetine talip olacaktır. Başka bir ifadeyle tezin sahipleri dünyanın doğal seyrinin ABD'ye dünyayı bir köy gibi yönetme imkânını vereceğini öne sürmüşler, çıkacak çatışmaların kayda değer olmayacağına inanmışlardır.

 

Buna karşılık ise “Medeniyetler Çatışması” tezinin sahipleri ise ABD'nin dünya hâkimiyetine ulaşmasının kolay olmayacağını, zira dünyanın bilinen bütün medeniyetleri Batı'ya yenilmişse de İslam'ın direnişini sürdüğünü savunmuşlardır.

 

“Tabii teslimiyet tezi” diyebileceğimiz ilk tez, ABD ve İngiltere'de taraftarlar bulduysa da ABD ve İngiltere'nin kurumlarına hakim olan “çatışarak teslim alma tezi” diyebileceğimiz ikinci tezdir.

 

Tezin İslam'la ilgili yaklaşımının özetini İngiltere'nin ilk kadın başbakanı Margaret Thatcher, 1990'da İskoçya'da NATO toplantısında vermiştir.

 

Thatcher toplantıda “Sovyetler Birliği yıkılmış, karşımızda düşman kalmamıştır. Ama düşmansız bir ideoloji yaşayamaz. Yeni bir düşman bulmamız lazım. Düşman aramaya ise gerek yok; yeni düşmanımız İslam'dır” demiştir.

 

Thatcher'in içlerinde yer aldığı YDD'cilerin çatışmacı kanadı, Müslümanlarla benzerliklerin değil, karşıtlıkların öne çıkarılmasını, böylece sıradan Batı insanının zihninde İslam ve Müslüman karşıtlığının yeniden oluşturulmasını ön görmektedir. Bu ön görüye göre, yapılacak algı operasyonları ile kendisini Müslüman olarak gören kişi ne derse desin neticede adı Müslüman kaldıktan sonra Batı'nın düşmanı olarak görülmelidir. Onun Batı'ya benzer yönleri değil, karşıt yönleri dikkate alınmalı ve öne çıkarılmalıdır. Batı'ya benzer yönlerinin samimiyeti sorgulanmalı, nihayetinde sahte ve aldatmaya dönük olduğu söylenerek bertaraf edilmelidir. Böylece Batı yönetimleri ve insanının kendisine Müslümanım diyen hiç kimseye olumlu bakmaması, kendisine Müslümanım diyen herkesi düşman bilmesi sağlanmalıdır.

 

Tezin ABD'nin artık “güvenlik yaklaşımı” içinde değerlendirilen istila siyasetine pratik yansıması ise geçen haftaki köşe yazımda değindiğim ABD ordusunun “Bosna-Hersek'te İslamcılık ve Güvenlik”  başlıklı 2014 Bosna Raporu'nda görülmektedir.

 

Bosna'da tamamı Batı içinde yok olmadan Batı'yla uyumlu yaşamayı ön gören üç önemli “kurtuluşçu tez” vardır. İlki, kurucu lider Aliya İzzetbegoviç'in özünü bütün olarak koruyup Batı'yla doğrudan çatışmaktan kaçınma kök tezidir. İkincisi eski Reisülulemâ Mustafa Çeriç'in Batı'yla mümkün olan en yüksek düzeyde diyalog içinde kalınarak özünü koruma ılımlılık tezidir. Üçüncüsü ise eski Başbakan ve Cumhurbaşkanı Haris Silajdzic'in bir tür İngiliz laikliğine razı olarak kendini Batı'ya karşı koruma sekülerizmi tezidir. Aslında İzzetbegoviç, Bosna gerçekliğinde Batı'yla çatışmadan İttihad-ı İslam içinde kalmayı; Çeriç, ahlaken İslam içinde kalırken siyasi bakımdan İttihad-ı Batı'yla İttihad-ı İslam arasında bir ara yerde kalmayı; Silajdzic ise ahlakî ve siyasi anlamda kısıtlanmış bir Müslüman kimliği ile İttihad-ı Batı'ya dâhil olmayı ön görmüştür.

 

Raporu hazırlayanlar, birinci tezin savunucularını açık düşman, diğer iki tezin savunucularını ise Batı'yı aldatan sahtekârlar olarak tanımlamışlardır. Raporun yazarlarının yaklaşımı bizi tereddütsüz “Dinlerine uymadıkça Yahudiler de Hıristiyanlar da asla senden razı olmayacaklardır. De ki: Doğru yol, ancak Allahın yoludur. Sana gelen ilimden sonra onların arzularına uyacak olursan, and olsun ki, Allah'tan sana ne bir dost ne de bir yardımcı vardır.” (Bakara Sûresi, 120) ayet-i kerimesine götürmektedir.

 

Zira YDD'cilerin bu sert tutumunun bir arka planı vardır. YDD'cilik her ne kadar yeni bir akım gibi görünse de esasta Protestanlığa dayanmaktadır. Protestanlığın kuruluş döneminde İslam'la ilişkilendirilmesi ve Müslümanlar tarafından desteklendiğine dair iddialar, bu mezhebi İslam'a karşı komplekse sürüklemiş, zamanla bu mezhebin mensupları İslam'ın en azılı düşmanları arasında yer almışlardır.  Protestanların bir kısmı zamanla Yahudilerle işbirliğine gitmiş, böylece ortaya Evanjelizm çıkmıştır. YDD, bütün olarak Evanjelizme dayanmakta, bir Yahudi-Hıristiyan koalisyonu olarak belirmektedir.

 

YDD anlayışında Papalığın da Ortodoks Hıristiyanlığın da artık yeri yoktur. Her iki kurumun yerini de Evanjelist Hıristiyanlık alacaktır. Her insan gibi her Hıristiyan da Yahudi olamayacağına göre eninde sonunda Evanjelist olmak zorundadır.

 

YDD'ciler, bu sert yaklaşımları ile doğusu ve batısı ile ateistleşen Avrupa'nın, Çin'in, Latin Amerika ve Güney Asya'nın tepkisini çekmeyi âdeta göze almışlardır. Ancak nefsanî duyguların Çin bir yana diğer noktalarda insanın direniş ruhunu kırdığına inanmışlar, dolayısıyla oralardan güçlü bir direniş beklememişlerdir.

 

Tarihsel arka planlarının da katkısıyla onların asıl korkusu İslam'dır. Onlara göre nihayetinde direnecek olanlar Müslümanlardır.

 

YDD'ciler bu mantıkla, Bosna örneğinde olduğu gibi İslam dünyasındaki düşman cepheyi oldukça geniş tuttular. Onlara göre İslam'ın siyasi iddialarına sahip çıkan İttihad-ı İslam fikriyatı gibi, Batı'yla ittihadı ılımlı İslam ya da ılımlı sekülerizm üzerinden savunanlar da düşmandır.

 

YDD'nin bu yaklaşımı İslam aleminde karşılık bulmuş ve duyarlı kesimler arasında “İttihad-ı Batıcı” gruplar küçülürken “İttihad-ı İslam” fikriyatı güç kazanmıştır. Dün Silajdzic ve Çeriç gibi düşünen pek çok Müslüman siyasetçi bugün İzzetbegoviç gibi düşünmekte, yerini nihayetinde Müslümanların bütünlüğünde görmektedir. Günlük yaşamında Batı'ya benzese dahi Batı'nın dünya hegemonyasına karşı çıkmaktadır.

 

Geriye salt Batıcılık adına İslam âleminde sadece Bosna Savaşı'ndaki Fikret Abdiç gibi azınlık tipler kalmaktadır. Bu, Batı açısından İslam dünyasında büyük bir hezimettir.

 

YDD'ciler, bunu ön görüyorlar mıydı? Galiba hayır. Ama asıl önemli olan YDD'cilerin bunu nasıl aşacaklarına dair düşünce ve eylemleridir. 

 

Rusya ve Çin'in arada kalmışlığı YDD'ciler kadar Müslümanlar açısından da sorunun özünü teşkil etmektedir. Her iki büyük güç önümüzdeki dönemde nerede duracak? Meçhuldür. Ancak YDD'cilerin bir kısmı Trump tipi siyasetin sürmesi durumunda bu devletlerin YDD karşısındaki direnişlerinin keskinleşeceğine inanmaktadır.

 

YDD'cilerin İslam dünyasına yönelik doğrudan tedbirlerine gelince şimdilik yaptıkları daha fazla gerginlik çıkararak Türkiye gibi direniş noktalarını kırmaktır. Bunun için Suudi Arabistan gibi teslim aldıkları ülkelerden yararlanarak baskılarını artırmaktadırlar. Bu direnişin sürmesi durumunda ise YDD'ciler, ılımlı yaklaşımlara dönüp İslam alemini tümden kaybetmektense daha geniş kesimleri ile yakınlık kurma çabasına döneceklerdir. İslam aleminde bundan medet umanlar vardır. Bunun çok da bir değeri yoktur.

 

İslam dünyası birkaç yıl önce içine girdiği akıl tutulmasına dönmediği sürece YDD'ciler asla başarılı olmayacaklardır. Unutmamak gerekir ki bugün YDD'cilere alan açan birçok sıkıntının altında şu veya bu mezhepten sözde “esasa dönüşçü”, gerçekte “ihya” karşıtı, “yobaz” yaklaşımlardır. Hiçbir proje içermeyen o yaklaşımlar genele galebe çalmayıp küçük grupların fikriyatı olarak kaldıkça İslam dünyası YDD'cilere karşı zafer yönünde yol almaya devam edecektir.

Batı’nın iç çekişmesi ve Katolik öfke

Artık Kovid-19 adı kabul gören koronadan sonraki dünyanın koronadan önceki dünyadan farklı olacağı konusunda bir ittifak vardır.

Görünmeyen bir virüs, güçsüz veya güçlü bütün insanlığı aciz bıraktı. Bunun geleceğe yansıması ise doğrudan gücün büyüklüğü ile ilgilidir. Göründüğü kadarıyla ülkeler, güçleri oranında bu acizlikten zarar görecekler. Bir devlet veya uluslararası güç, ne kadar güçlü ise acziyet o ölçüde ona zarar verir, onu yıpratır. Herhâlde kimsenin Güney Sudan’dan korona için çözüm beklediği yok ya da Kosova’dan… Oysa ABD, Çin, Rusya, Japonya, Almanya gibi devletlerden beklenti büyük. Bu ülkelerin virüs karşısındaki çaresizlikleri, onların haşa yeryüzünde ilahlık taslama hâllerine zarar verir. Görünmeyen bir virüsün hakkından çıkamayan bir dünya gücünün havası artık kimi sarsacak ki?

Korona, fiyakayı çizdi, burunları yere sürttü, insanlığa “Kendine gel!”, dedi. Dünyadaki herhangi bir büyük güç, bunu yaşanmamış sayamaz. 

Avrupa’nın durumu ise daha farklı. Çünkü Avrupa, zaten bir süredir yıpratılıyordu. Korona ile başarısız bir mücadele, bunun üzerine geldi ki bundan sonra bir Avrupa devletinin herhangi bir hastalık için ülkesi dışında tedavi olmak isteyen bir dünya vatandaşına eskisi kadar çekici gelmesi hayal… Avrupa, artık yardıma muhtaç bir imaja sahip.

AVRUPA’YI KİM YIPRATIYOR?

Her şeyden önce Avrupa, kendi kendini yıprattı. Bunu analizimizin sonraki bölümlerinde kısmen anlatacağız. Ama Avrupa’nın o “self yıpratma” hâline bir de ABD’nin katkısı vardır. Avrupa’da Neo-Oryantalizm (Yeni Şarkiyatçılık) en azından Sovyet Rusya’nın çöküşünden bu yana, oklarını daha çok İslam dünyasına atarken yoldaki Hıristiyan yerleşim alanlarına zarar veren Haçlı misali, Avrupa’yı da ihmal etmiyor.

19. yüzyılda oluşan ve 20. yüzyılda altın çağını yaşayan bir Avrupa özgüveni, bir “ben odaklı bakışı” vardı. Avrupa, bilimsel gelişmeyi tamamen kendi tarihi üzerinden açıklıyor, özetle “İnsanlık benim” diyerek kendisini dünyanın merkezine oturtuyordu.

ABD kaynaklı, ABD desteğindeki veya ABD etkisindeki yeni nesil Marshall Hodgson, John Hobson, Dimitri Gutas, Peter Burke hatta Edward Said gibi Oryantalist yazarlar, Avrupa’nın her şeyini kadim İslam dünyasına borçlu olduğu iddiasıyla fiyakasını çizerken İslam dünyasını yüceltiyor görünseler de hakikatte Avrupa’yı küçültüyorlar, buna karşı ABD’nin yeni dünyanın merkezine oturmasına katkıda bulunuyorlar.

Biz Müslüman araştırmacılar, söz konusu Neo-Oryantalistlerin Avrupa’daki son yüzyılların gelişimini İslam dünyasına bağlamalarının etkisinde kalarak bu gerçekliği kaçırdığımız gibi Avrupalılar da farklı sebeplerle kaçırıyorlar.

Neo-Oryantalistler, “İnsanlık, dünü ve bugünü ile benim” diyen bir Avrupa’ya “tarihselci bir yaklaşım”la “Hayır, sen insanlığın sadece bir sürecisin! Daha önce yaşamış medeniyetler gibi sonradan var oldun, dolayısıyla bitebilirsin hatta bitiyorsun!” diyorlar. Avrupa’nın ezelden ebede üstün olduğu iddiasını darmadağın ediyorlar.

Avrupa, şuurlu veya şuursuz, gönüllü veya ücretli bu kalemli silahşorlar karşısında İslam dünyasının 19. yüzyılda Oryantalizm karşısında yaşadığı hâlden daha beterini yaşıyor. Zira o yüzyılda İslam âleminin tamamına yakını Batı’yı düşman biliyordu. Batı’nın tezlerini kabul eden Müslümanlar da hâllerini İslam dünyasının geri kalması karşısında yüz yüze oldukları çaresizlikle açıklıyorlardı. Hâlbuki Avrupa bir kısmı biyolojik olarak da kendi evladı olan Neo-Oryantalistleri hep kendi tarafından biliyor, onlara bir “Ortaçağ” Avrupalısının bir rahibin samimiyetine inandığı gibi inanıyor. Onları, bilim adamı biliyor ve bilim adamlarının asla kendisini aldatmayacağını düşünüyor. Ya bilim adamı bizatihi kendisi de aldanmışsa? Bizdeki kimi 19. ve 20. yüzyıl yazarları gibi, ya bilim adamının kendisi de bizzat aldatılmışsa? Batı, bugün bunu düşünebilecek durumda değil.

Selâhaddîn-i Eyyûbî Hazretleri Mısır’ı ele geçirdikten sonra Mısır’ın en büyük işkencehânesi Darü’l-Mauna ile Nil’e nazır ve nice eğlenceye mekân olan en ünlü köşkü Dârü’l-Gazel’i medreseye çevirdi.

Yüksek bir şuura sahip Selâhaddîn, bu değişime simgesel bir anlam yüklemişti. Zira kendisinden önce Mısır’da insanlar ya işkence ile te’dip edilip hizaya getirilir ya da eğlence ile aldatılıp gerçekliğinden, dolayısıyla insanî arayışından uzaklaştırılırdı.

II. Dünya Savaşı’na kadar eski Avrupa’da insanlar daha çok despotizm ile hizaya getirildi. II. Dünya Savaşı’ndan sonra ise libarel zevkperizm ile uyuşturuldu ki bu tür uyuşturma, işkence ile hizaya getirilmekten çok daha felç edicidir. Geçmişin işkencesi bedeni vuruyordu. Zevkperizm, aklı ve kalbi vuruyor. Böyle bir felç hâlindeki Avrupa’nın ABD’nin kendisine karşı düşmanca tutumunu kısa sürede anlaması kolay görünmüyor.

 

AVRUPA, BUGÜNLERE NEREDEN GELDİ?

Avrupa, Katoliklik öncesinde birbiriyle çatışan, mühim bir bölümü barbar, farklı etnik yapılardan oluşuyordu. Katolikliğin Avrupa’ya herhalde en büyük katkısı, bu parçalı yapının yerine bizim çoğu zaman “Haçlı birliği” dediğimiz bir “Avrupa birliği” inşa etmesidir. Barbarlığa gelince Katoliklik onu imha etmek yerine dışarıya yöneltti. “Haçlı Seferleri” dediğimiz vaka, aslında Batı’daki vahşi barbarlığın mızraklarının Avrupa iç savaşından İslam dünyasına yöneltilmesidir. Bunu “Ve Kudüs Düştü, I. Haçlı Seferi” romanımsı, hakikatte tamamen kaynaklara dayalı kitabımda ana hatları ile anlattım. Anladığım kadarıyla Avrupa’nın Amerika’yı keşfi de Avrupa için sorun teşkil eden başıboş korsan ve diğer kimselerin dışarıya yöneltilmesiyle gerçekleşmiştir.

Katoliklik Avrupa’ya yaptığı hizmete rağmen, Haçlı Seferleri’nde İslam karşısında yenilince ve Osmanlı karşısında da bunu telafi edemeyince tarihinin ilk büyük darbesini reformcu Protestanlık, Yahudi kökenli elit ve yeni toplumsal sınıf burjuva koalisyonundan aldı. Amerika’yı keşfi bile Katolikliği bu darbenin etkisinden kurtaramadı. Fakat Avrupa da Katolikliğin bu yapı karşısında aldığı darbeden az zarar görmedi. Avrupa’nın birliği bozuldu, önce mezhep, prens savaşları, sonra ulus savaşları… II. Dünya Savaşı’na gelindiğinde Avrupa, Katoliklik sonrasında birliğinin bozulmasının yol açtığı savaşlarla nüfusunun büyük kısmını kaybetti. Katoliklik, bu savaş sonrasında Güney Amerika ve kısmen Güney Avrupa’da sosyalizmin elinden darbeler aldı ama en saklı ve kötü darbeleri ise beklediğinin aksine liberal zevkperizmden yedi.

Katoliklik, sekülerizmin bir din gibi oluşturulduğunu, ideolojilerin de onun mezhepleri gibi var olduğunu çözemedi. Sosyalizmin dinsizliğine karşı tutunabilmek için liberalist özgürlüğü tercih edilebilir buldu. Kendince dinin tamamen imha olacağı sosyalist bir dünya karşısında, herkesin özgür olacağı liberal bir dünyada, HA

yaşam alanı bulabileceğini düşündü.

Avrupa, liberal zevkperizmin nefsi coşturan aldatıcılığının Marks’ın kitaplarından daha yıpratıcı olabileceğini düşünemedi. En etkili papaz vaazının dahi, insanın aklını “özgürlük” adına başından alan zevkperizm karşısında hiçleşebileceğini bilemedi. Neticede İslam kılıcının Endülüs’te boyun eğdiremediği, Osmanlı’nın Viyana kapılarında hakkından gelemediği, 20. yüzyılda Marksist literatürün dinsizleştiremediği Katolik kişiliği, liberal zevkperestlik “çıldırttı”.

Katoliklik, bizim Yahudilik ve Protestanlığın elinden çektiğimizden az buçuk ders alsaydı bu kadar kolay yem olmazdı herhalde. Biz, zor günlerde Yahudilere kucak açtık, Protestanlığı da Kanuni Sultan Süleyman günlerinde Hıristiyanlığı bölsün diye Katolik dünya karşısında epey besledik. Ama en büyük darbeleri bu ikiliden aldık. Bu hainlerin dayanışması, Kudüs’ümüzü işgal ettirdi, Hicaz’ımız da tehlike altında… Katoliklik de liberalizmi, sosyalizm karşısında besledi ama ondan yediği darbelerle şimdi Vatikan’da bile zor tutunuyor.

 

AVRUPA’YI NE BEKLİYOR?

Herkesin kabul edeceği üzere II. Dünya Savaşı’nda kazananları ve kaybedenleri ile itibarı yerle bir olmuş Avrupa’yı saygın yapan “birliği” idi. O savaşta büyük bir nüfus kaybına uğrayan Avrupa’yı diri tutan birliktir. Bir zamanlar Cebelitarık’tan yola çıkmış bir Yahudi, Buhara’ya kadar, İslam toprakları içinde hiç takılmadan yol aldığında nasıl bir baş dönmesi yaşamışsa Berlin’den yola çıkıp pasaport incelemelerine takılmadan Cebelitarık kıyılarına ulaşan bir Müslümanın başı da öylesine döndü… Avrupa, onun gözünde bu birlikle büyüdü, saygınlık kazandı…

Ya şimdi? Önce İngiltere, Yahudilik ve Protestanlığın adeta resmi din hâline geldiği ABD tarafında yer alarak Avrupa Birliği’ni bozdu. Korona sürecinde ise ezici Katolik çoğunluğun ülkeleri İtalya ve İspanya yapayalnız bırakıldılar. İtalya, Katolikliğin başkentidir. İspanya ise Katolikliğin ve Avrupa’nın İslam fetihleri karşısında varlığını sürdürmesine yol açan, bunun yanında Protestan reformculuk yüzünden Avrupa’da güç kaybeden Katolikliği Güney Amerika’ya taşıyarak onu yaşatan ve dünyanın en büyük dini yapısı hâline getiren ülkedir. İşte bu iki ülke, korona karşısında Batı’dan tamamen umudunu kesmiş, Çin ve Rusya’dan yardım talep ediyorlar.

Dün, sosyalizm karşısında liberalizme sığınan Katoliklik, şimdi liberal dünyanın duyarsızlığı karşısında sosyalist Çin’e ve eski sosyalist Rusya’ya sığınıyor. Onlardan açıkça yardım dileniyor.

Bunun Katolik dünyada oluşturacağı travma pek ağır görünüyor. Son dönemde Güney Amerika Katolikliği, o kıtadaki Evanjelist operasyonlar karşısında alabildiğine öfkeli. Bugünün sosyalist de olsalar sosyal olarak Katolik Hıristiyan olan Venezuela gibi ülkelerin liderleri ABD’ye de israil’e de ağız dolusu küfürler ediyor ve başarabildikleri kadar meydan okuyorlar. Dünyanın en yeni Katoliklerinden Filipinler de hiç de onların gerisinde kalmıyor. Herhalde bugüne kadar Rus psikopat lider Boris Yeltsin dahi Filipin Devlet Başkanı Rodrigo’nun ABD devlet başkanına ettiği hakaretleri edemedi. ABD başkanı değişti ama Filipin Devlet Başkanı hâlâ ABD’yi ziyarette bulunmayı reddediyor.

Korona sonrasında Katolik dünya, Yahudi-Evanlejist Batı’ya meydan okur mu?

Bunun gerçekleşmemesi için, Polonya laboratuar olarak kullanılıyor. Oradan ABD’ye en yakın Katolik ülkeler Güney Amerika ülkelerine uzanılarak Katolik dünyanın Evanjelizm tarafından asimilasyonu için hummalı bir çalışma yürütülüyor. Buna karşı, Katolikliğin dini lideri papa tamamen etkisiz, Katolikliğin dindarlığı ile bağı kalmadığı hâlde sosyal olarak Katolik olan kesimler ise kimi sol kimi milliyetçi bir kimlik altında duyarlı görünüyorlar.

Bütün dünyanın dikkati, Medeniyetler Çatışması çerçevesinde Batı ile Çin, Batı ile İslam dünyası arasındaki gelişmelere odaklanmış. Oysa bir çekişme de Batı’nın kendi içinde yaşanıyor. Yahudi-Evanjelist koalisyon, bu çekişmenin bir çatışmaya dönüşmeden kendi lehine sonuçlanması için uğraşıyor. Koronanın bu uğraşı nasıl etkileyeceği, zamanla belli olacak.

 

 

Yeni Şarkiyatçılık ve İslam Dünyası

 

İslam hakkında bilimsel kılıflı araştırma yapan Batılı akademisyenlere şarkiyatçı (müsteşrik), onların yaptığı işe de şarkiyatçılık (Batı dillerinde ise oryantalizm) denmiştir.

Araştırma, ya merak için olur ya da doğruyu bulmak için. Şarkiyatçı ne merakının peşinde koşan ne de doğruyu bulmak isteyen adamdır.

Şarkiyatçılık veya Avrupa'daki adıyla “oryantalizm” en öz anlatımıyla, sömürgeleştirmeyi kolaylaştırmak için;

İslam dünyasının problemlerini keşfetmek,

İslam dünyasında problem zemini aramak ve yeni problemler oluşturmak için İslam ve Müslümanlar hakkında araştırma yapmaktır.

Şarkiyatçı, sömürgeleştirmek için çalışan, sömürgeleştirilmiş yerleri daha fazla elde tutmak için uğraşan, mühimmatı kitap, silahı kalem olan “okumuş sömürgeci”dir. Daha açık bir ifadeyle askeri hizmetler için çalışan ama asker olmayan sömürge görevlisidir.

Şarkiyatçı ister tefsir araştırsın, ister coğrafya veya tarih, onu sömürgeci diye görmeyen her yaklaşım sakattır, gerçeği saklar, İslam dünyasına zarar verir.

Şarkiyatçının niteliği ile ilgili en somut örnek Bernard Lewis'tir. Lewis'in kimliği bize dört dörtlük bir şarkiyatçıyı verir:

Lewis, İngiltereli bir Yahudidir. Tarih eğitimi almış ve tarih alanında akademisyen olmuştur. Kendisine Arap ve İslam tarihini araştırma ve öğretme görevi verilmiştir. II. Dünya Savaşı çıkınca Lewis, İngiliz istihbaratına alınır, görev alanı bir kez daha İslam dünyasıdır. Askerliği bitince istihbarat görevi de görünür zeminde sona ermiştir. Ki zaten sona ermek zorundadır. Çünkü Lewis'in kendi ifadesiyle bir istihbaratçı olarak İslam dünyasındaki arşivlere, örneğin Osmanlı arşivine girmesi mümkün değildir. Resmen istihbaratçı olmayınca ona bu izin “bilime hizmet” adına kolayca verilmiştir.

Lewis mesleğinde uzmanlaşınca artık bir “kültür elçisi”dir, İslam dünyasını bilen saygın (!) bir “alim” ve aydındır. Mısır, Suudi, Türkiye, Şah dönemi İran'da, eski Afganistan'da, hatta Üstad Mevdudi'nin hayatta olduğu Pakistan'da başkasının bilmediğini bilen, el üstünde tutulan adamdır. Ama her zaman israilin yanındadır. II. Körfez Savaşı'nda oğul Bush'un Müslüman kanına susamış yardımcısı Dick Cheney'in sofra arkadaşıdır, I. Körfez Savaşı'nda Baba Bush günlerinde Turgut Özal'ı savaşa müdahil olmaya ikna eden kişidir.

Şarkiyatçılık (oryantalizm) üzerine çalışan Edward Said'in Bernard Lewis ile ilgili dehşete düşüren bir tespiti vardır. Edward Said, Bernard Lewis'in rolünü Menahem Milson'un rolüne benzetir.

Menahem Milson; Yahudi bir profesör ve albay... Kasap Şaron'un danışmanı bir profesör; sadece onun danışmanı da değil, aynı zamanda onun operasyon ortağı... Hatta operasyondan sonra onun işgal edilmiş (eski) Batı Şeria Valisi! Diğer bir ifadeyle insan kasabı yardımcısı... Edward Said'e göre Lewis, bir şarkiyatçı olarak Milson'un insan kasaplığı yardımcılığı gibi bir iş görüyor. Ama bir farkla: İnsan kasabı yardımcısı hem bilgili hem silahlı iken... Lewis bu işi sadece bilgi ve kalemle yürütüyor.

Said, Lewis'le ilgili The New York Review of Books'ta 1982'de yazdığı yazıyı şu sözlerle bitiriyor: “Menahem Milson'la Lewis'in Filistin sorununun geçmişi ve geleceği hakkındaki görüşlerindeki benzerlik korkunçtur. Milson'ın bu fikirleri hayata geçirebilmek için elbette Batı Şeria'sı, Gazze'si, Lübnan'ı ve General Şaron'un tanklarıyla jetleri var. Lewis'in hareket alanı ise bunların üniversitedeki karşılığıdır.”

İki adam: Milson ve Lewis... Biri israil ordusunun bir mensubu... Diğeri İngiliz vatandaşı Yahudi bir akademisyen... Biri cephede, diğeri akademide... Biri subay, diğeri “kültür elçisi”. Ama ikisi de aynı işi yapıyor. Bir gücün iki kanadı... Şarkiyatçılığın ne olduğunu anlamak için herhalde bundan daha somut bir örnek olamaz: Şarkiyatçı, kasap Şaron'un kalemlisidir; insanları daha kolay katletme yöntemini ondan daha iyi bilen ve ona bu yöntemi öğreten sözde bilim adamıdır.

ŞARKIYATÇILAR YENİDEN İŞ BAŞINDA

Şarkiyatçılığın tarihi, İslam'la Endülüs üzerinden karşılaşan papazların Katolikleri İslam'dan uzaklaştırmak ve Müslümanlara karşı savaşa kışkırtmak için İslam hakkında yaptıkları samimiyetsiz araştırmalar ve ustalıklı karalama girişimlerine kadar gider.

“Kilise şarkiyatçılığı” da denen o şarkiyatçılığın iki işi vardı: İslam hakkında sürekli kuşku uyandırmak ve Müslümanlar hakkında akıl almaz yalanlar uydurmak. Birincisi Avrupa Hıristiyanını, İslam'dan uzaklaştıracak. İkincisi o Hıristiyanı İslam'a karşı savaşçı bir güç olarak harekete geçirecekti. Endülüs'teki Müslüman katliamı da Haçlı Seferleri de bu ilk (Katolik-kiliseli) şarkiyatçıların destek ve kışkırtmasıyla yapıldı.

Avrupa'da reform ve Rönesans sürecine girilince, laik şarkiyatçılar türedi. Bu laik şarkiyatçılar yeni laik Avrupa'nın sömürgelerini İslam dünyasına yaymak istiyorlardı. Bunun için kiliseli şarkiyatçılarla aynı işi yaptılar. Ama onların Hıristiyan dünyası ve İslam dünyası ile ilgili daha nesnel tespitleri vardı. Hıristiyan dünyası genelde parçalı, İslam dünyası az çok bir bütündü, istisnalar varsa da en azından dış düşmana karşı birlikte hareket ediyordu.

İslam dünyasının bütünlüğe yakınlığı onlar için en büyük belaydı. İslam dünyasını işgal edebilmenin tek yolu buna son vermekti. Bunun için buldukları iki yol vardı: İlki, İslam dünyasındaki Ermeni, Rum gibi Hıristiyan azınlıkları Batı'ya bağlayarak Müslümanlar aleyhinde harekete geçirmekti. Bunun; karışıklıklar meydana getirse de yerli Hıristiyanların katli ve sürgünü dışında çok işe yaramadığı kısa sürede anlaşıldı. Bunun için ikinci yola geçildi. Bu yol, İslam dünyasını milliyetçilik üzerinden bölmekti. Müsteşrik kafaya göre milliyetçilik; ortak paydanın din olmaktan çıkıp ırka kaymasıyla hem Batı'nın müttefiki yerli Hıristiyanları ırkî bütüncüklere katarak koruyacak ve daha işlevli hale getirecek, hem de İslam dünyasını milliyetçilik çağı sonrası Batı gibi tam anlamıyla bir katliam alanı haline getirecekti. Bu yöntem çok iş gördüyse de hiçbir zaman Batı'nın dilediği sonuçları vermedi. Binlerce yıl kardeşlik şuuru ile manevi olarak kaynaşmış, serbest dolaşma hakkı ve yaygın nüfus dolaşımıyla (göçlerle) nesep olarak (biyolojik bakımdan) da iç içe geçmiş İslam dünyası hiçbir zaman Batılı anlamda milliyetçileşmemiş ve milliyetçileşmeyecekti. Nitekim başlangıçta ilgi gören milliyetçiliğin mahsurları göründükçe, milliyetçiler İslam dünyasının en sevilmez adamları olmuşlardı.

1990'lara gelindiğinde milliyetçiler İslam dünyasında artık Batı hesabına bölenler olarak görülüyor ve destekleri gün geçtikçe alaya alınma ve dışlanmayla yer değişiyordu. Bunun için geçmişte milliyetçi olmaktan gurur duyanlar artık yemin ederek milliyetçi olmadıklarını, sadece milli duyarlılığa sahip olduklarını söylüyorlardı.

Bu laik şarkiyatçılığın iflası anlamına geliyordu. Çünkü Türk, Arap, Kürt veya Fars fark etmez, İslam dünyasındaki bütün milliyetçiliklerin mimarları bizzat şarkiyatçılardı. Türk milliyetçisi de Arap milliyetçisi de Kürt milliyetçisi de Fars milliyetçisi de nihayetinde kendi milliyeti ile ilgili neredeyse bütün bildiklerini şarkiyatçılara borçluydu ya da onlardan aldığı dürtülerle kendi milliyetinin farkına varmıştı. Müslümanlar, birbirini tanıyıp hileyi fark edince İslam dünyasında milliyetçilik adeta ortada kaldı.

 

YENİ ŞARKİYATÇILIK (NEO-ORYANTALİZM)

1980'li yıllardan bu yana oluşan şarkiyatçılık türüdür. Kendisine milat olarak 11 Eylül 2001'i seçmiş. Bütün tezlerini o tarih etrafında döndürüp dolaştırıyor. Ama çoğu yeni şarkiyatçı Yahudi olduğundan Amerika'nın nasıl korunacağından çok az söz eder.

Yeni şarkiyatçıların İslam'a karşı korunacak nesne olarak seçtikleri israildir. israil, onlar için bir tür saldırı altındaki kral hazinesi, kutsal sancak veya mukaddes mabet gibidir. Kendileri açısından mesleklerini anlamlı yapan, israilin varlığına yapacakları hizmettir. Hepsi konuya 11 Eylül'den başlar ve konuyla ilgili söylediklerini israilin nasıl korunacağıyla bitirir.

Yeni şarkiyatçılık akımının kurucu lideri, herhalde Bernard Lewis'tir. Lewis, Tarih Notları (Bir Ortadoğu Tarihçisinin Notları) adlı kitabında Batı'nın İslam'a karşı yeni savaşının projecilerinden Huntington'un “Medeniyetler Çatışması” tezinin isim babasının kendisi olduğunu ve Huntington'un da bunu ifade etme nezaketinde bulunduğunu belirtir.

Ve işte o Samuel Hunghinton'a esin kaynağı olan Lewis'in doktora tezi, İslam dünyasındaki kadim gruplardan Suriye İsmailîleri hakkındadır.

Bu tez, neo oryantalizmin şifresi gibidir. Eski şarkiyatçılar projeleri için milliyetçiliği en etkili silah gördükleri gibi yeni şarkiyatçılar da kendileri için silah olarak İslam dünyasındaki Heterodoks dedikleri “Ana Çizgi”nin dışında kalan yapıları seçmişler. Onların ana çabalarından biri, İslam dünyasını sersemletme işinde, Heterodoks grupları kullanmaktır.

Ne var ki bir sıkıntıları var: İslam dünyasında çoğunluğu Alevilerden oluşan Heterodoks yapılar büyük bir karışıklık çıkarabilecek bir sayı ve dağılımdan yoksunlar, üstelik çoğu yerde dış düşmana karşı Ana Çizgi'yle bütünleşmiştir. O halde yeni Heterodoks yapılar üretilmelidir. Bunun da yolu Haricî denebilecek toplulukları artırmaktır. Bunun için Suudi Arabistan, Ürdün ve Mısır'da tam anlamıyla bir laboratuvar koşulları üretimi yapılıyor, burada yetişen tohumlar İslam dünyasının dört bir yanına saçılıyor.

Ancak yeni şarkiyatçılar, bunun da çözüm olmadığını görüyorlar. Onların projelerine engel büyük bir sıkıntı var. İslam dünyasındaki “Ana Çizgi” fazlasıyla büyük ve günaha batmış olsa da Heterodoks yapıların yeteri kadar etkili olmasını engelleyecek kadar canlıdır.

O halde diyorlar sözcüklerinin altında, cümlelerinin bize açık noktalarında görünmeyen yerlerinde İslam dünyasını daha dengeli bir mezhebî bölünmeye götürmek gerek. Ana Çizgi'yi zorlayacak, Heterodoks isyan ve karışıklıklarıyla sersemleşen Ana Çizgi'yi iyice sıkıştıracak bir mezhebi bölünme...

Onların derin Batı'ya öğrettiği adeta şudur: Şu İslam dünyasını daha geniş bir mezhebi bölünmeye götürecek yolun açılmasına, küçüğün büyük aleyhine büyümesine gidecek sürecin tamamlanmasına bir yol verin, biz bu İslam dünyasını önünüze öğünlük yem olarak koyarız.

Bunu Carole Hillenbrand gibilerinin Fatimîlerin İslam dünyasının batısından merkezine doğru genişleme sürecinin Haçlıların işini ne kadar kolaylaştırdığını anlatan imalarından; Hindistan ve Orta Asya'ya sefer düzenleyen Nadir Şah'ın seferlerinin neticelerine duydukları ilgiden anlayabiliyoruz.

Fatimîler, en azından bir dönem Hıristiyan azınlığa en kötü davranan topluluktur. Ama olsun, neticede onların faaliyetleri, günah içinde yüzdüklerinden ve kanlı ihtilaflara düştüklerinden zayıf düşen ve İslam'ın mukaddes değerlerini savunamaz duruma sürüklenen Ana Çizgi Müslümanlarını iyice acizleştirmiş ve nihayet Kudüs'ün, Haçlıların eline geçmesine sebep olmuştur.

Nadir Şah da kendi mezhebi bağını aşacak kadar İttihad-ı İslam davasında bulunmuş ama ne Hindistan seferi ve ne Orta Asya seferi onun dilediği mezhebi neticeyi vermiş. Aksine Hindistan'daki günahkâr yönetimlerin daha da zayıflayarak Fransız ve İngilizlere, Orta Asya'daki küçük ve günahkâr hanlıkların ise büyüdükçe canavarlaşan Rusya'ya yem olmasına yol açmıştır.

Bir şarkiyatçıyı ilgilendiren Nadir Şah'ın iyi veya kötü olması değil, yaptıklarının nasıl bir netice verdiğidir. Nadir Şah, elbette Batı'nın dostu değildi, belki o dönemde Batı'dan en çok nefret eden Müslüman liderdi. Nihayetinde Afganistan seferi için Yahudilerden aldığı borç parayı kötü ödemek ve Meşhed'i İran'ın başkenti yaparken nüfus aktarımları sırasında Yahudilere kötü davranmakla Yahudi tarihine geçmişti. Ama nihayetinde onun faaliyetleri İslam dünyasındaki Ana Çizgi'yi zayıflatarak Batı'nın üç canavarı İngiltere, Fransa ve Rusya'nın kanlanmasını sağlamıştı. Bir de bu üç güç çatışmasaydı! Asıl o zaman Müslümanların hâli bir başka (!) olurdu...

İşte bir yeni şarkiyatçının hayali: Birbirini yenemeyen bütünlerden oluşan ve o bütünlerin de kendi içinde paramparça olduğu bir İslam dünyası. Buna karşı yekvücut bir Batı... Bu, hesaplarına uygun işlerse İslam'ı yeryüzünden silmeyle neticelenecek bir kaos projesidir.

 

 

 

İslam’dan korkmak ya da İslamofobi

 

Batı, İslam’dan korkuyor mu, İslam’la ilgili bir korku mu oluşturmak istiyor? Bu, soruya “Batı, hem İslam’dan korkuyor hem İslam’la ilgili bir korku oluşturmak istiyor” diye cevap verilebilir.

Batı’nın İslam’dan korkması için çok sebep var, Batı’nın İslam’la ilgili sanal korkular üretmek için de sebepleri az sayılmaz.

Batı, şüphesiz ki Londra ya da Berlin sokaklarında yaşayan sıradan İngiliz veya Alman değildir. Batı, bir ideolojinin  (ya da bir ideolojiler toplamının) adıdır. Eski Yunan-Roma-Hıristiyanlık-Yahudilik kalıntılarının tarih odaklı aydınlanma aklıyla buluşmasından meydana gelen bu ideoloji, kendisini Allah’a karşı bir insan üretimi olarak görmekte; ilahi hâkimiyete karşı beşeri hâkimiyet olarak tanımlamaktadır.

Allah katında din İslam’dır; beşeri ilişkileri yüce Allah’ın kanunlarına göre düzenlemek, insanlık üzerinde İslam’ın hâkimiyetini gerçekleştirmekle birdir. Bu durum, Batı ile İslam arasında doğrudan bir mücadele ortamı oluşturuyor. İlahlık iddiasında olan beşerlerin mücadelesi ile ilahlığı Allah’a has kılanların mücadelesi…

İslam’ın hâkimiyeti demek, Batı’nın ideoloji olarak bitmesi demektir. Dolayısıyla Batı’nın üst kesiminin İslam’dan korkması tabii bir durumdur. Üst kesim, kendisine taraftar bulmak ve İslam’ın iktidarını geciktirmek için bu korkuyu kitlelere yayıyor. İslam’dan asla korkmaması gereken, aksine İslam’ı Ammar bin Yasir kadar, Medine ehli kadar bir müjde olarak görmesi gereken kitlelerde sanal bir İslam korkusu oluşturuluyor. Bu korkuya da çok doğru bir tabirle “İslamofobi” deniyor.

“ İslamofobi” kavramı İslam kelimesine Türkçede “fobi” olarak okunan  “phobia” kelimesi eklenerek türetilmiştir. İslamofobinin ne olduğunu anlamak için “fobi”yi bilmek gerekiyor.

“Fobi”, akla yatkın (rasyonel) gerekçeleri bulunmayan korkudur. “Fobi” hâli, korku hissinin açıklanamayan sebeplerle kontrol dışına çıkarak aşırı bir endişe oluşturması ve bu endişenin kimi zaman bir nefrete dönüşmesi için kullanılır. Fobisi olan kişilere “fobik” denir.

 Fobik kişide korku bilinçaltına işlemiş, onda panikatak bir hâle yol açarak ani, sebebi açıklanamayan ve ölçüsüz tepkiler oluşturmuştur. Bu kişi, akla yatkın (açıklanabilir) bir gerekçe yok iken saldırabilir, ağır zararlar verebilir; kendisi için fobiye dönüşeni geceleri rüyasında bir canavar gibi görebilir, onunla boğuşma rüyaları ile kan ter içinde kalabilir. Ondan nefret eder ve onu gördüğü yerde yok etme hayalleri kurar.

Buna göre İslamofobi, İslam’a karşı duyulan bilinçaltına yerleşmiş, gerekçesi açıklanamayan, zaman zaman ani saldırılara dönüşen aşırı bir korku ve nefret psikolojik hâli için kullanılır.

İslamofobiye kapılan kişi, İslam’a hakaret eder, Müslümana saldırır, İslamî her tür tutumdan nefret eder ancak bunun niçin yaptığını açıklayamaz; sadece “Nefret ediyorum, hepsi o kadar!” der.

İsveç’te bir tren istasyonunda Müslüman bir çocuğun kafasına ayağıyla basan güvenlik görevlisinin tutumunu “fobi”den daha iyi ne açıklayabilir?

 

“İSLAMOFOBİ” KAVRAMI İLK KEZ NE ZAMAN KULLANILDI?

İslamofobi, hep 11 Eylül 2001 olayı ile ilişkilendirilir. Bu, aslında İslam’a karşı nefrete bir neden bulma, bu korkuyu akla dayandırma, meşrulaştırma çabasının ürünüdür. 11 Eylül’den sonra İslamofobinin yayıldığı ve 11 Eylül’ün İslamofobinin kitleselleşmesi için kullanıldığı doğrudur. Ancak İslamofobinin tarihi 11 Eylül’den eskidir.

İslam’a karşı nefretin, Batı’nın derin güçleri tarafından bir fobiye dönüştürülmek istendiğine ilk dikkati çeken kendisi de bir Hıristiyan olan Edward Said’dir. Edward Said, Şarkıyatçılığın (Oryantalizmin) İslam’a karşı bir korku ve nefret oluşturmak; böylece İslam dünyasını işgal etmeyi ve işgal altında tutmayı meşrulaştırmak için kullanıldığını tespit etmiş ve bu tespiti paylaşmıştır.

Sonraki dönemde İslamofobi kavramının ilk kez kimin tarafından kullanıldığı bilinmese de kavramın öne çıktığı ve sonrasında geniş kabul gördüğü ilk çalışma, 1997’de İngiltere’de yayımlanan “İslam Fobisi: Hepimiz İçin Bir Sorun (Islamophobia: A Challenge for Us All)” başlıklı rapordur.

Rapor 1968’de ırkçılığa karşı kurulan Runnymede Vakfı (Runnymede Trust) tarafından hazırlandığı için Runnymede Raporu olarak bilinmiştir. Rapor, İngiltere Müslümanlarına yönelik adaletsiz tutumlar, sebepsiz saldırılar, İslam’a karşı anlaşılmaz hakaretler hakkında yapılan geniş bir çalışmanın ürünüdür.

Profesör Gordon Conway başkanlığındaki raporun yazarları, verileri topladıktan sonra İngiltere’de İslam karşıtlığının daha o tarihte bir fobiye dönüştüğü, dolayısıyla İslam karşıtlığının İslamofobi kavramıyla anlatılabileceği sonucuna varmışlardır. İslamofobi kavramı “tedavi edilemez bir ruh hastalığı hali” anlamını içerdiği için kimi Batılı yazarlar bundan rahatsız olmuş; kavramı İran üretimi diye anlatmaya çalışmışlarsa da kavram, Batı’daki İslam karşıtlığı ile örtüşmüş olacak ki geniş kabul görmüş ve bugün İslam karşıtlığını anlatan ana kavram hâline gelmiştir.

Nitekim raporun yazarları giriş bölümünde “İslamofobi kavramını biz üretmedik. Bu kavram, her gün karşılaştıkları adaletsiz, çirkin tepkileri tanımlamak için İngiltere Müslümanları tarafından hep kullanılıyordu. Bazı komisyon üyeleri için bu kavram yeni hatta çirkindi. Raporun okuyucuları tarafından nasıl karşılanacağını da bilmiyorduk. Ama bizim ulaştığımız sonuçlara göre İslamofobi (çirkin bir gerçeklik ve bir kavram olarak) –İngiltere’de- bir olguydu.” Dolayısıyla İslamofobi kavramı, İslam karşıtlarınca üretilmemiş, aksine Müslümanlar tarafından İslam karşıtlarının ruh hâlini tasvir için kullanılmıştır.)

Irkçılık karşıtı ve çokkültürlü bir yaşam için çalışan komisyon üyelerinin bu tespiti, 69 sayfalık raporda ayrıntılı verilerle desteklenmiştir.

Bu noktada konuyu daha iyi aydınlatmak için ikinci bir soru sormak gerekir: Batı’da artık sokak gösterileri yapan, siyasi bir harekete dönüşen İslamofobi, o günkü İslamofobinin doğal bir devamı mıdır yoksa mevcut İslamofobide uluslararası güçler tarafından üretilmiş bir katkı söz konusu mudur?

Bu raporun hazırlanış amacı, sorunun cevabını da vermektedir. Raporun hazırlandığı süreçte, Batı’da İslam’a karşı bir korku ve nefret var ise de Avrupa’daki siyasi yapı bunu sahiplenme konusunda isteksiz görünüyordu. Aksine Avrupa kentlerinin huzuru için İslamofobiyle mücadeleyi gerekli görenler vardı.

Avrupa,  o günlerde bir özgüven içindeydi. Tarihin, kendi liberal demokrasisi ile son bulduğunu ve o liberal demokrasiyi tahtından edebilecek bir meydan okuyucunun bulunmadığını düşünmek istiyordu.

Bu süreçte Yahudi aklı devreye girdi;   Samuel Huntington’un 1988’de ortaya attığı “Medeniyetler Çatışması” tezi 11 Eylül 2001 olayı da kullanılarak Batı’nın İslam’a karşı yeni stratejisinin kılavuzu haline getirildi. Huntington’a göre tarihin sonu gelmiş değildi, dünyada çatışma devam ediyordu ve çatışmada Batı için en büyük tehdit İslam’dı. Ancak sıradan Batılı tehdidin farkında değildi, onu bu tehdidin farkına vardıracak psikolojik hareketi oluşturmak gerekiyordu.

Bu süreçte FOX ve CNN gibi yayın organları devreye girdiler.  Eldeki bütün malzemeyi kullanarak İslam’a karşı bir korku ve nefret hareketine öncülük ettiler. Ellerinde tarihi veriler vardı. Güncel veriler ise günlük haber olarak ana haber bültenlerine akıyordu. Bu ana haber bültenlerini besleyecek mekanizma İslam dünyasında vücut bulmuş, bu kanalları çok bile gelen malzemeyi sürekli sağlıyordu.

 

İSLAMOFOBİNİN TARİHİ KÖKLERİ

İslamofobinin tarihte dinî ve laik olmak üzere iki tarihi kökeni vardır.

Yahudi Veya Hıristiyan Dindar Batı Açısından;

İslam, Yahudiliği Arap yarımadasından attıktan sonra insanlık gündeminin dışına atan bir dindir. İslam, daha ilk çeyrek yüzyılında Hıristiyanlığın doğum yeri olan Kudüs’ü fethetmiş, Hıristiyanlığı kovalamış, ardından Endülüs’e yayılarak tüm Avrupa’yı tehdit etmiş, Haçlı Seferlerinde bile hakkından gelinmemiş bir akımdır.

Batı’nın bütün imkânlarını kullanarak İslam’ı Endülüs’ten atmak üzere olduğu bir dönemde Osmanlı orduları Doğu Hıristiyanlığının başkenti İstanbul’u fethetmiş, İtalyan yarımadasına uzanarak Vatikan için bile bir tehdit oluşturmuş; Batı’nın İslam fetihlerinden korunması ancak bütün prensliklerinin birleşerek Viyana’da Osmanlı ordusuna karşı bir ölüm kalım savunması vermesi ile mümkün olmuştur.

I. Dünya Savaşı sonrasında İslam’ın siyasi ve askeri olarak bittiği bir dönemde kurtuluş hareketlerine kaynaklık etmesi ve başka yerlerde yüzyıllarca süren fiili Batı işgalinin İslam dünyasının önemli bir bölümünde ancak çeyrek yüzyıl devam etmesi, Batı’nın siyasi ve askeri aklını bozan gerçekler arasındadır.

Dünya iktidarı iddiasında olan bir gücün bu tarihi ve dayanıklı güçten endişe duyması değil, endişe duymaması anormal olur.

 

SEKÜLER (LAİK) LAİK BATI AÇISINDAN

Modern Batı, dine ve geleneğe karşı solla ittifak kurmuş, solun bütün din karşıtlığı Batı’nın din karşıtı güncel tutumlarına yansıyor.

Laik bir Batılı için din, bir kâbustur. Sosyal hayatı bitiren Katoliklik ve insanlık dışı cezaları ile Kalvenizm gibi Protestan denemelere bakıldığında onun için, dinin hakim olduğu bir yaşam, bir tür dünya cehennemidir. 

Batılı, o tarihi sürece yeniden dönmeyi kendisi için felaket görür. Bugünkü dünyada Hıristiyan dindarlık büyük ölçüde laik ölçülere uydurulmuş; laik Batılı, İslam’ın bu süreçten geçmediğini ve bir gün eline imkân geçerse dini bir yaşam tarzını kendisine dayatacağını düşünüyor. Onun hayatını süsleyen içki, zina ve diğer fuhuşiyatların tamamı İslam tarafından en sert şekilde yasaklanan etkinliklerdir. İslam ahlaktır; Batı ise ahlaksızlık. Ahlaksızın en büyük korkusu, ahlaklıların bir gün dünyaya hâkim olmalarıdır.

Ama bundan da ötesi, İslam’ı kendisine en büyük düşman olarak belirleyen uluslararası sistem, Yahudilerin ve Solcuların İslam karşıtı söylemlerini kitlelerin İslam karşıtı bir korku ve nefrete kapılmaları için fırsat olarak görüyor. Yahudi ve solcuları kendi propaganda kolu gibi kullanıyor. Onların İslam karşıt propagandası ise sınır tanımıyor.

 

İSLAMOFOBİNİN GÜNCEL TARAFI

Tevhid önderi Hz. İbrahim (as) hem Nemurut’a hem de ait olduğu geleneğin temsilcisi Azer’e karşı mücadele etti. Her iki mücadelede de tavizsiz olmakla birlikte hikmet ehliydi. Ama Nemrut’a karşı putlarını kıracak kadar sert, Azer’e karşı ise olabildiğine şefkatliydi.

Son Peygamber Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V.) de hiçbir zaman Mekke’deki sıradan müşrikle Ebu Cehil’i bir tutmadı. O (S.A.V.), herkesin şirkine, küfrüne karşıydı. Ama tağutlara karşı sert, sıradan müşrike karşı ise merhametliydi, onun gönlünü kazanmanın yollarını arıyordu.

Tağutu ve sıradan kişisiyle küfür ehlini nakil adına kendi küçük aklı ile hareket ederek bir tutup tağuta ulaşmayınca sıradan kâfiri imhaya yönelen İslam dünyasındaki akım, Avrupa’da kitlelerde İslamofobi oluşturmak isteyen güçler için bulunmaz bir malzeme sağlıyor.

O güçler, yalanlarının yanına onlardan kaynaklanan gerçekleri ekliyor, bunu Hıristiyan geçmişin vahşi uygulamalarına eklemleyerek Batı’nın dinden uzaklaşmış insanına hatırlatıyor ve İslam’ı onun hayal dünyasında onu her an öldürmeye hazır bir canavara dönüştürüyor. Sıradan Batılı, o güçlerin FOX, CNN ve başka kaynaklar üzerinden yaydıkları ile kötü rüyalar görüyor, İslam’ı engellemeyi kendisi için bir görev gibi görebiliyor.

İslamofobiye karşı çözüm, ne saptırılmış, Medenî yanı inkâr edilen bir İslam’dır ne de sürekli ona malzeme sağlayan gruplardan beri olduğunu ilandır.

İslamofobiye karşı en büyük çözüm İslam’ın hakkıyla anlatılmasıdır. Bu dini hakkıyla duyan insanların çoğu, sadece bu hastalıktan kurtulmaz. Aynı zamanda geçmişin kimi ırkçı veya solcu Batılı lideri gibi hidayet de bulur.

 

 

 

ABD ve Müslümanlar

ABD ile Müslümanlar arasındaki kayda değer ilk ciddi diyaloglar, Wilson İlkeleri üzerinden gelişti. Devrin ABD devlet başkanı Woodrow Wilson, 8 Ocak 1918’de I. Dünya Savaşı’nın son bulması ve “insanlık barışının yeniden sağlanması” görünen niyetiyle duyurduğu bu ilkelerde özetle, uluslar arası güçleri,

-Ekonomik engelleri kaldırarak tüm devletleri eşit görmeye

-Silahsızlanmaya

-Devletlerin kara suları dışındaki denizleri tüm devletlere açmaya

-Devletler arasındaki problemleri barışçıl yollarla çözmede etkili olacak Milletler Cemiyeti’ni kurmaya

-Boğazları uluslar arası ticarete açık tutmaya;

-Galip devletleri kaybeden devletlerden savaş tazminatı almamaya

-Devletleri kendi aralarında gizli anlaşmalar yapmaya son vermeye çağırıyor;

“Osmanlı Devleti'nde Türklerin yoğunlukta olduğu bölgelerin egemenlikleri sağlanacak, diğer bölgelerdeki uluslara da kendi kendini yönetme hakkı tanınacaktır.”ilkesiyle de İslam dünyasının istilasına karşı olduğunu beyan ediyordu.

I. Dünya Savaşı’nın koşullarında bu ilkeler, başta Osmanlı aydınları olmak üzere Müslümanlara cazip gelmişti. Müslümanlar, Batı’nın galip geldiği I. Dünya Savaşı’nın ardından gelecek uluslar arası keşmekeşten, bir tür galipler anarşizminden bu ilkelerle korunacaklarını düşünmüşler,  diğer bir ifadeyle bu ilkelerle uluslar arası zeminde kanunsuzluktan kurtulacakları umuduna kapılmışlardı.

Ne var ki Wilson’un ilkeleri, Müslümanlar açısından karşılık bulmadı; ABD açısından uluslar arası zeminde rol pazarlığının bir parçası olarak kaldı.

Buna rağmen I. Dünya Savaşı’nın ardındaki düzende Müslümanların bir bölümü ABD’yi bir umut olarak gördü. ABD, bu umudu Sovyetlere karşı büyütüyor görünürken 1940’lı yıllardan sonra İslam alemine sadece israil’in varlığı ve güvenliği açısından baktı. Müslüman ülkelerin kendisi açısından meşruiyet ve değerini israil’le ilişkileriyle ölçme gibi facia bir tutum içinde oldu. Onun açısından bir İslam ülkesinin müttefik sayılma ölçüsü, israil’in varlığına karşı olmama ve doğrudan veya dolaylı israil’in varlığını korumasına bağlandı.

Müslüman ülkelerin Batılılaşmış ya da Batı’ya teslim olmuş idarecileri, bu dayatmaya rağmen Sovyetler Birliği’ne karşı kendilerini ABD’ye yakın hissetmek istediler. ABD, bu isteğe karşı duyarsız kalmadıysa da her zaman onları israil kartıyla değerlendirdi.

ABD’nin bu süreçte göz ardı ettiği bir şey vardı: II. Dünya Savaşı’nın ardından İslam dünyası ile ilişkilerini eski Büyük Britanya İmparatorluğu’ndan devralmıştı. Büyük Britanya (İngiltere), üzerinde güneş batmayan bir imparatorluk kurmayı başarmışsa da Hint kıtası da dâhil, hiçbir zaman Müslümanları Hindular veya Amerikan kıtası paganları gibi itaat altına alamamıştı. Kadim İslam coğrafyasındaki fiilî hâkimiyeti ise İbn-i Suud ve Haşimî hanedanları gibi yerel hükümetler kurmasına rağmen ancak çeyrek asır sürebilmişti.

Müslümanlar, boyun eğmemekle, kendilerini hiyerarşik olarak İngilizlerin altında görmemekle Büyük Britanya’nın saygınlığını, toplumlar üzerinde oluşturduğu korku iklimini darmadağın ediyorlardı. Büyük Britanya, Müslümanlara da hükmederek dünyanın gerçek hâkimi olma hayali kurarken bu hâkimiyet hırsı, onun diğer coğrafyalardaki hâkimiyetini tehdit etti. İngilizler, tabiri caizse Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan da olmuşlardı. 

ABD, Hıristiyan romantizmine ve Yahudi kinine teslimiyeti ile Müslümanlarla ilişkisinde akla dayanamadı. Büyük Britanya’nın yaşadıklarından ders almadı, iflah olmaz bir hırsla Müslümanların üzerine geldi. Ama bin bir dalavere ve zorlamayla pek çok İslam ülkesini de katarak yaptığı Afganistan operasyonunda ağır bir başarısızlığa uğradı. Afganistan halkı, ABD’nin ülkenin tamamına hakim olacağı yolu bir türlü vermedi, ABD’nin “istediğini yapar” havası ağır hasar aldı. Buna bir de Irak operasyonu eklenince ABD’nin dünya genelinde yeni dönemde oluşturmak istediği, insan hakları ve “demokrasi” savunuculuğu anlamını yitirdi. Filistin meselesi İngiltere ile birlikte Wilson ilkelerine de ağır bir darbe vurduğu gibi Irak meselesi de ABD’nin insan hakları ve “demokrasi” savunuculuğunu vurdu. ABD, yaklaşık yüz yıldır inşa etmeye çalıştığı saygınlığını bu operasyonla yitirdi; dünya toplumlarına işkenceci bir devlet olarak göründü, daha doğrusu ABD’nin işkenceci yönü Irak aynasında dünya toplumlarına göründü.

ABD’nin yaşadığı bunalım, Trump’tan kaynaklanmıyor. Trump, ABD’nin yaşadığı bunalımın bir sonucudur. Trump’ın gitmesiyle ABD toparlanmayacak, sadece yeni sorunlarla uğraşacaktır. Fiyaka bir kere çizilmiştir, bir daha toparlanmak mümkün görünmemektedir.

ABD ve Türkiye

ABD’nin Türkiye ile ilişkiler, İslam dünyası bütünlüğünden ayrı ele alınamaz. Çünkü ABD, İslam dünyasını dikkate alarak Türkiye ile bir ilişki düzlemi geliştirmiştir.

ABD’nin Türkiye ile yakınlığa verdiği önemin üç sacayağı vardır:

-Hilafetin son başkenti olarak seküler bir Türkiye’nin İslam dünyası açısından modelliği

-israil’in kuruluş ve varlığının korunması

-Sovyetlere karşı Batı açısından kalkan olma yönü

Sovyetler yıkıldı; ABD’de ciddi bir kesim, yeni Rusya’nın Sovyetlerin rolünü üstlenebileceğinden kuşku duymaktadır. Dolayısıyla kırılan bu ayağın onarılmış görüntüsü veren biçimi, henüz kabullenilmiş değil. ABD, Rusya’ya karşı Türkiye’nin güçlenmesini, Rusya’nın güçlenmesine karşı koymak için Türkiye’nin güçlenmesine göz yummayı gerekli görüp görmeme konusunda bir stratejiye ulaşmış değildir. Bu konu, ABD’de hâlâ tartışma konusu görünmektedir.

Diğer iki ayak konusunda ise Türkiye, kendini sorgulamakta, seküler yönünü gözden geçirmektedir. Bunun tabii bir sonucu olarak Türkiye’nin israil’le ilişkileri de aradaki ticaret hacmine ve zaman zaman yapılan açıklamalara rağmen eski mutlak uyumluluk istikrarından uzaktır.

Dolayısıyla ABD ile Türkiye arasındaki yakınlığın ayakları, eski yerinde değildir. İki taraf arasındaki ilişkilerin eski hiyerarşide sürmesi, mümkün görünmemektedir. ABD, bunu kabullenmiyor ve 2011’den bu yana İslam âleminin tümü için olduğu gibi Türkiye için de askeri darbeleri, diktatörleri halkın siyasi yaklaşımının neticesi olan seçilmiş hükümetlere tercih ediyor.

ABD, Mısır’da İslam dünyası ile ilgili 2011 sonrası politikasında başarılı oldu. Pakistan’da patinaj yapıyor. Türkiye’de ise son dört yıl içinde ikinci hezimetini yaşıyor. ABD, önce 17-25 Aralık (2013) sürecinde darbe yapamadı, ardından 15 Temmuz 2016’da hezimete uğradı. Ama ABD, mahzum hâliyle durmak yerine 15 Temmuz sonrasını, 17-25 Aralık soruşturmasını Newyork’a taşıyarak yönetmek istiyor.

Türkiye, buna tarihinde görülmedik bir şekilde, ABD konsolosluk görevlilerinin 15 Temmuz darbe girişimiyle malum ilişkisini yargıya taşıyarak teşhir etmekle karşılık veriyor. Buna öfkelenip Türkiye vatandaşlarına vize engeli koyan ABD’ye alışık olmadığı bir misillemede bulunuyor, vize engeli konusunda ABD metnini olduğu gibi iade ediyor. Seninle ilişkim, iki eşit devletin ilişkisidir, engele engel tutumu içine giriyor.

Bunun neticesi ne olursa olsun, bütün İslam alemi gibi Türkiye’nin de ABD ile ilişkilerini bütün olarak sorgulaması ve dayatılan hiyerarşiyi reddetme yönündeki son tutumunu sürdürmesi, Müslümanların ABD çağı sonrasında bir güç olarak belirmeleri açısından elzemdir.  Zira içeride çalkalanan ABD’nin durumu dışarı ile kurtarma yönündeki girişimlerinin uygulamaya geçmesi an meselesidir. Böyle bir vaziyet kurtarma girişimine, hangi İslam ülkesi en çok güçlü görünüyorsa, hangi İslam ülkesine müdahale, ABD iç siyasetinde daha çok ses getirecekse o İslam ülkesi maruz kalacaktır. ABD’deki iç vaziyeti, eskisi gibi el-Kaide operasyonları kurtarmayacaktır, IŞİD’in bir halefi de görünmemektedir. Bu durumda bundan sonraki müdahaleler, olabilirse, bizzat devletlere olacaktır. 

ABD, Müslüman halkların duruşu karşısında fiyakasını çizdirmiş, imajını yitirmiştir. Buna bir de İslam ülkeleri yönetimleri nezdindeki bir kayıp eklendiğinde ABD, vaziyeti bir daha zor kurtaracaktır.

Her ülke, bu gerçekliği göz önünde bulundurmak durumundadır.

 

 

 

Almanya’nın İslam’la imtihanı

Müslümanların genel anlamda Almanya ile kötü hatıraları yoktur. Haçlı Seferleri’nde bir Alman varlığı söz konusu olmuşsa da Haçlı Seferleri, Almanlarla değil, Fransızlarla özdeşleşmiştir. Ki Müslümanlar, Haçlılar için Frenkler demişlerdir.

Sömürge döneminde de İngiltere ve Fransa’nın aksine Almanya, İslam dünyasına açılmamış; Müslümanlarla Almanlar arasında bir savaş yaşanmamıştır.

I. Dünya Savaşı’ndan önce Prusyalı büyük devlet adamı Prens Bismarck, Müslümanları memnun edecek bir söylem geliştirmiştir. 

Sultan II. Abdülhamid Dönemi’nin sonlarında Almanya Kralı II. Wilhelm’in Kudüs ziyareti, doğrudan emperyalist emellerle ilişkilendirilmemiştir. 

I. Dünya Savaşı’nda hatalı bir kararla da olsa Osmanlı Devleti ile Almanya müttefik oldular, birlikte yenildiler.

II. Dünya Savaşı’nda dünya Müslümanlarının büyük bir kesiminin gönlünün Hitler’in zaferinden yana olduğu, en azından Hitler’in yenilgisinin İslam dünyasında üzüntüyle karşılandığı malumdur.

Bununla birlikte Almanya, İslam’ın giremediği, girişinin yüzyıllar boyunca engellendiği eski Katolik ve sonra kısmen Protestan coğrafyalardan biridir.
Müslümanlar, Almanya’ya kitleler hâlinde, II. Dünya Savaşı’nda ülkenin sanayisinin tahrip olması ve insan kaynaklarının bu tahribatı giderecek güçte olmaması üzerine yerleştiler. 

Türkiye gibi ülkelerden Almanya’ya giden ilk Müslümanlar, Almanya’nın bu ihtiyacı doğrultusunda coşkuyla karşılandılar.

Almanya’ya ilk giden Müslümanların bir kısmı İslam’ın pratikliğini yaşama açısından bir bunalım içinde kalırken bir kısmı ise İslam'a sıkıca sarıldı, orada örnek bir İslam toplumu oluşturdu. İslam, kılıçla giremediği Almanya’ya işçi teriyle girdi. İşçilerin örnek yaşamı ve davetleri ile pek çok Alman da İslam’la şereflendi. Neticede Almanya’da büyük kısmı göçmenlerden, bir kısmı yerli büyük bir İslam toplumu oluştu.

Bu oluşumla birlikte İslam’ın Almanya’daki yeri de tartışılmaya başlandı. Bundan böyle Almanya’da İslam, bir göçmenler dini olarak mı görülecekti yoksa Hıristiyanlık ve Yahudilik gibi bir Almanya gerçeği olarak mı kabul edilecekti?

Almanya, seküler bir devlettir, dolayısıyla Hıristiyanlık ve Yahudiliğe müdahale etmiyor. Söz konusu dinlerin kurumları, dini hizmetlerini kendi üst kurumlarının yaptıkları programlarla kendileri yürütüyor.

İslam hilafetinin bulunmamasından dolayı Müslümanlar için bir üst kurum söz konusu değildir. Dolayısıyla İslamî hizmetlerin programlanıp yürütülmesi, Almanya’daki her Müslüman toplumun kendisine veya o toplumun ait olduğu ülkenin resmi kurumlarına kalmaktadır. Bu durum, Alman Müslümanlarını açıkta bıraktığı gibi Alman olmayan Müslümanlardan seküler ülkelerden gelenleri de bir dizi sorunla baş başa bırakıyor.

 

ALMANYA’DA İSLAM’IN SORUN OLARAK GÖRÜLMESİ

1980’li yıllara kadar Alman Müslümanların sayısının az olması, göçmen Müslümanların ise kendi kurumlarını sorunsuzca idare etmeleriyle Almanya’daki Müslümanlar önemli bir sorun yaşamadılar. Almanya’da İslam’ın sorunlar kapsamına doğru çekilmesi, 1980’li yıllarla birlikte Alman Müslümanların sayısının artması ve seküler ülkelerin, vatandaşlarının Almanya’da radikalleştiklerine dair şikayetleri ile başladı.

2000’li yıllarda ise Almanya’da İslam açıkça bir sorun olarak görüldü. Bu sorunun bir kısmı, Avrupa’da ekonomik sorunlar ve işsizlikle ilgili olarak göçmenlerin Alman toplumu tarafından ötekileştirilmesiyle ilgiliydi. Ki sorunun bu yönü kısmen İslam’dan bağımsızdı. Almanların bir kısmı ekonomik sorunlardan şikâyet ediyor ve bunun göçmenlerden kaynaklandığını iddia ediyordu. Sorunun diğer bir kısmı ise Almanya’da milliyetçiliğin yeniden canlanması ile göçmenlerin Alman toplum yapısını bozduğuna dair şikâyetlerin artmasıyla ilgiliydi.

Almanya’da İslam’la ilgili asıl sorun ise,

1. Yahudiliği hedef alan Alman ırkçılığının ustalıklı bir toplum mühendisliği ile İslam düşmanlığına yönlendirilmesi

2. Almanya’da genç Müslümanların “vatansız cihadçı gruplar”a katılmasıyla kendini göstermeye başladı.

Diğer Batı ülkeleri gibi Almanya da söz konusu grupları “uluslararası İslamcı terörizm” başlığı altında değerlendiriyor ve gençlerin bu gruplara katılmasının engellenmesini devletin vazifeleri arasında görüyor.

Almanya, İslam’la ilişkisini dizayn etmek üzere ilk kez 2006’da dönemin İçişleri Bakanı Wolfgang Schäuble’in öncülüğünde bir Alman İslam Konferansı düzenledi.

Söz konusu konferans, Almanya’da yaşayan Müslümanlar ve Alman devleti arasında kurumsal bir diyalog platformu olarak tanımlandı. Varlık amacı “Müslümanların dini ve toplumsal siyasi entegrasyonunun sağlanması ve Almanya’da yaşayan insanların daha iyi bir şekilde bir arada yaşaması” olarak verildi. O konferansta, İslamî kesimlerle sorunlu olan seküler çevrelerin katılımı sınırlı tutuldu, buna karşı, Müslümanların belli başlı kuruluşları bir araya getirildi. Katılımcılar, konferansta din dersleri, Müslümanların Almanya’ya entegrasyonu ve güvenlik sorunlarını ele aldılar.

2008 ve 2009’da da birer İslam Konferansı düzenlendi. Bu konferanslarda ise

“-Toplumsal birliktelik ve Almanya’da yaşayan Müslümanların uyumu

-Günlük yaşamda değerlerin uyuşması

-Devlet okullarında Almanca İslam derslerinin verilmesine başlanması

-Camilerin yapımı ve kullanımı

-Günlük okul hayatında dini nedenlerle oluşan sorunlar

-İmamların eğitimi

-Almanya yüksek okullarında İslam ilahiyatı kürsülerinin kurulması

-Medyadaki haberler

-İslamcı akımlara karşı ortak eylemler” başlıkları ele alınmıştır.

Bu başlıklar içeriksiz bile bir arada görüldüğünde Alman devletinin İslam’ı, geleneksel din politikasından ayrı kategorize ettiği ve İslam’a müdahale ederek bir tür “Alman İslam’ı” peşinde olduğu düşünülebilir.

 

ALMANYA İÇİ BİR İSLAM KONFERANSI YAPILANDIRMASI

Almanya’nın İslam’a karşı önlemler alma niyetinde olduğu Almanya İçişleri Bakanı Horst Seehofer’in Mart ayında bir gazeteye verdiği demeçte sarf ettiği "İslam Almanya'ya ait değildir. Almanya Hıristiyanlık kültürüyle yoğrulmuştur. Pazar tatili, Paskalya, Hamsin ve Noel gibi dini yortu ve ritüeller bu kültürün parçalarıdır.” "Bizimle birlikle yaşayan Müslümanlar tabii ki Almanya'ya aittir. Fakat kendi gelenek ve adetlerimizden vazgeçerek başkalarını dikkate almak yanlış olur." sözleriyle kesinleşti. Alman Şansölyesi Merkel’in İçişleri Bakanının sözlerini ret mahiyetindeki tashihi de Almanya’nın İslam’la mücadeleyi amaçladığı gerçeğini değiştirmedi.

2018 yılının Temmuz ayında ise Almanya İçişleri Bakanlığı Müsteşarı Markus Kerber, İslam Konferansı’nın yeniden yapılandırılacağını söyleyerek "Alman Müslümanları korumak için" Türkiye'nin Almanya Müslümanları üzerindeki etkisine karşı önlem alacaklarını belirtti.

Kerber, açıklamasında Almanya'da örgütlü olmayan Müslümanların da İslam Konferansı'nda yer almasını istediklerini söyledi. Bu açıklamalarla birlikte Müslümanları temsilen örgütlerin yanı sıra bireylerin de konferansa davet edilmesi gündeme geldi. Ayrıca Kerber, "kuşkusuz eleştirel bir yaklaşım sergileyen Müslümanların da” davet edileceğini belirterek Almanya’da İslam’la ilişkisi zayıf veya İslam karşıtı olarak bilinen Müslüman kökenli seküler grupların da konferansa davet edileceğini duyurdu. Bu aslında İslam dünyasında Müslümanlara zulmeden yapıların Almanya’ya taşınarak onlar üzerinden Müslümanların hizaya çekilmek istenmesi anlamına geliyordu. 

28-29 Kasım 2018’de Almanya’da düzenlenen IV. İslam Konferansı bu anlayış ve hazırlıklar doğrultusunda gerçekleşti. Konferansa, seküler kimlikli Cem Özdemir gibi kişiler de davet edildi. Konferansın asıl yeni yapısını ise “Seküler İslam İnisiyatifi” diye uyduruk bir kuruluşun çağrılması ortaya koydu. İslam’ın kamusal alanda görünür olmasına karşı olmasıyla bilinen, daha doğrusu İslam karşıtlığı ile tanınan kişilerce oluşturulmuş bu kurulun daveti, Almanya’nın bir tür 28 Şubat’ını başlatma niyetinde olduğu yönünde bir izlenim oluşturdu. Nitekim konferanstan hemen sonra Kuzey Ren-Vestfalya eyaletinin Uyum Bakanlığı Müsteşarı, başörtüsü karşıtı Serap Güler, Almanya’daki Müslüman dernekleri için yurt dışı yardımının yasaklanması gerektiğini gündeme getirdi.

Konferansın hakaret edici yönü ise yemek menüsüne domuz etinin konulmuş olmasıdır. Her ne kadar farklı kimliklerden kişilerin katılımı ile gerekçelendirilmiş ise de İslam konulu bir konferans için hazırlanan bu menünün bir aşağılama, hakaret ve hizaya çekme niyeti taşıdığı açıktır.

Almanya’da devletin bir kesimi, İslam’a ne yazık ki ABD’nin 11 Eylül 2001 bakışıyla yaklaşmaktadır. Almanya’nın geleneksel İslam bakışı ve Almanlarla Müslümanlar arasındaki tarihsel çatışmazlığa yakışmayan bu tavrın Suriye sorunu ile ilişkilendirilmesi ise açık bir çarpıtmadır. Zira gerek Alman Müslümanı gerek göçmen Müslümanlardan gençlerin Suriye savaşına katılmasının Alman derin devleti tarafından desteklenmiş olması muhtemeldir. Zira bu katılımdan kârlı çıktığı düşünülen Alman derin devletidir. Sayıları yüzlerle ifade edilen o gençlerin Suriye’ye gitmesiyle Almanya’daki genç Müslüman enerji zayıflatılmış ve Almanya’da İslamlaşacaklar için onlar üzerinden menfi bir hava oluşturulmuştur. Bunun yanında Almanya’da İslamofobi de onlar üzerinden beslenmiştir. Söz konusu gençlerden Aria Ladjedvardi’nin dünyaya servis ettiği pozlar üzerinden Almanya’da İslam davetini olumsuz etkileyecek bir dalga oluşturulmuştur. 

Hulasa Almanya’nın İslam’a karşı yeni tutumu değerlendirildiğinde Almanların geleneksel İslam yaklaşımından uzaklaşma sorunu yaşadığı anlaşılmaktadır. Başka bir açıdan ise Almanya, dini özgürlükler konusunda İslam’la imtihan olmaktadır ve bu imtihanı kazanıp kazanmayacağı henüz belirsizdir.

 

 

 

Yapılandırılan Fransa mı İslam mı?

Fransa’nın İslam karşıtı tutumu, ülkenin cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un 2020 yılı ekim ayı başında yaptığı açıklamalarla yeniden gündeme oturdu.

Macron, İslam’ın sadece Fransa’da değil, bütün dünyada kriz içinde olan bir din olduğunu iddia etti ve ölçülerini fazlasıyla aşarak "Fransa'da, cumhuriyetin ortağı olması için İslam'ın yapılandırılması gerekiyor." ifadesini kullandı.

Fransız cumhurbaşkanı bu kapsamda, “İslamcı ayrılıkçılıkla” mücadele için hazırladıkları yasa tasarısının 9 Aralık tarihine kadar hazır olacağını da belirtti.

Fransa’daki bu çalışma yeni değildir. Fransa, Charlie Hebdo dergisinin Hz. Peygamber’e yönelik hakaretinin ardından, 7 Ocak 2015’te saldırıya konu olmasından bu yana “İslam’da reform” konusunu daha çok gündemde tutuyor; o saldırıyı bahane ederek İslam’ın Fransa’da yayılışının önüne geçmeye çalışıyor.

Söz konusu vakanın ardından Fransız senatosunda bir soruşturma komisyonu kuruldu. Komisyonun Temmuz 2016’da yayımladığı raporda, başta Türkiye, Fas, Cezayir ve Suudi Arabistan olmak üzere İslam ülkelerinin Fransa’daki camileri finanse etmelerine dikkat çekildi.

Yine Aralık 2015’ten 2 Ağustos 2016’ya kadar, Fransa’da ilan edilen olağanüstü hâl çerçevesinde yaklaşık 20 cami ve mescid kapatıldı. “Radikal gruplar”la bağlantılı oldukları öne sürülerek 80’den çok imam da sınır dışı edildi.

Macron’un 2017’de cumhurbaşkanı olmasıyla Fransa, İslam’a karşı duruşu açıkça kurumsallaştırma arayışına girdi. “Fransız İslam’ı” kavramı üzerinden cumhurbaşkanına danışman atandı. Karanlık güçlerce iktidara getirilen ve hep başkalarınca yönlendirildiği izlenimi veren genç cumhurbaşkanı, 12 Şubat 2018’de bir Fransız gazetesine yaptığı açıklamada “İslam ile Cumhuriyet arasındaki ilişkide sorun var'' dedi, bir tür düşmanlık ilanında bulundu. 

Macron, o açıklamada "Fransa'daki İslam'ın yeniden yapılandırılması için 2018'in ilk çeyreğinde köktendincilikle mücadelenin yanı sıra ülkedeki Müslüman örgütlenmeleri ve onların devletle, toplumla ilişkilerini yeniden düzenleyecek önemli reformlar getireceğiz.'' dedi. “Bir örgütlenme sorunu var. Ama daha da önemlisi İslam ile Cumhuriyet arasındaki ilişkide sorun var. Bütün bunların yeniden düzenlenmesi gerekir.” vurgusu yaptı.

Macron, aynı açıklamada bir yasa hazırlığı yaptıklarını da duyurdu. Onun 9 Aralık’ta hazır olacağını belirttiği yasa da o açıklamada sözü geçen hazırlığın ürünüdür.

Macron’un getirmek istediği yasa, içeriği henüz net olmamakla birlikte, 2018’de yaptığı açıklamaya bakılırsa “yabancı etkilerden kurtulma” adı altında cami imamlarının dışarıdan finanse edilmesini yasaklıyor. Başörtüsüne kısıtlama ve helal ürünlere ek vergiler getiriyor. İmamlara laik ve yurttaşlık hakları dersleri alma zorunluluğu koşuyor. Yahudilerde bulunan başhahamlık gibi, başimamlık kurumunun oluşturulmasını öngörüyor.

Macron, bütün çalışmaları, laikliği güçlendirme ve İslamcıların “karşı toplum” oluşturmalarını engelleme hedefine dayandırıyor. Fransa’da bu süreçte konuşulan konulardan biri de devletin istediği “İslam”ı temsil edecek olan bir İslam Vakfı’nın kurulmasıdır.

Vakfın kuruluşunda başlangıçta görev alan Paris Camisi Rektörü Delil Ebubekir, çok geçmeden Fransız idaresinin kötü niyetini anladı. Bunun üzerine çalışmadan çekilen Ebubekir, “İslam reformu girişimi, ülkede İslam'ı yeterince bilmeyen, dinle ilgisi olmayan insanlar tarafından şekillendiriliyor. Bu girişimde baştan haberdar olmadığımız yeni kurallar getirildi. Mesela kurullara seçilecek insanlar İslam'la ilgisi olmayan üyelerce belirlendi ve kararlar yeterli dini bilgilere sahip olmayan insanların çoğunluğuyla alındı." sözleriyle çalışmanın üyelerden bile saklanan bir gizli ajandasının olduğunu ifade etti.

Macron, ölçüsünü aşan açıklamalarla hem içeriden tepki aldı hem de Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’dan. Buna rağmen girişimde ısrarlı görünüyor.

Macron, 2018’de söz konusu yasayı Elysee Sarayı, içişleri bakanlığı ve Fransa İslam Konseyi (CFCM)’nin ortak çalışmasıyla hazırlatacaklarını söylemişti. Yasanın hazırlanmasında içişleri bakanlığının bulunması, Macron’un İslam’ı nasıl da suç konusu yaptığını gösteriyor. Peki ya Fransa İslam Konseyi (CFCM)? Onun varlığı bir şey değiştirecek mi?

FRANSA İSLAM KONSEYİ (CFCM)

Fransa’da Müslümanların nüfusu, yüzde on civarı gibi yükse bir orana sahip. Fransa, bu nüfusuna rağmen 11 Eylül 2001’den bu yana ABD ile uyum içinde İslam’a karşı mücadele arayışında. Fransa Müslümanlarının zapturapt altına alınması çalışmaları da o yıllara dayanıyor. Jacques Chirac, Nisan 2002’de ikinci kez cumhurbaşkanı seçilince Fransa Müslümanlarının kurumsal bir yapıya bağlanarak baskı altına alınmaları çalışmaları hız kazandı. Bunun için Fransa İslam Konseyi diye bir kuruluşun oluşturulması tasarlandı ve bu iş, dönemin bir tür faşist içişleri bakanı, sonrasının cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’ye verildi.

Konseyin kuruluşu 18 Aralık 2002’de resmen açıklandı; Ocak 2003 yılının ilk haftasında da Cumhurbaşkanı Jaque Chraque Konsey üyelerini Elysee sarayında kabul etti.

Kuruluş amaçlarına bakıldığında Konsey, Fransız hükümetiyle Müslümanlar arasında resmi bir kurum mahiyetindedir. Hatta oluşumu, Fransa’nın İslam’ı resmen tanıması anlamına geldiğinden kimi çevrelerce olumlu da karşılanmıştır. Oysa vakanın arka planı çok farklı. Fransız devleti, 1789’daki ihtilalden sonra Hıristiyanlığa karşı “terör”le ifade edilen bir baskı dönemi başlatmıştı. 1905’te çıkarılan laiklik yasasıyla devlet o baskı dönemine son verdi ve dine karşı lakayt kaldı. 

Fransa’nın İslam Konseyi oluşturma projesinde, 1905 Laiklik yasasını yok sayarak veya değiştirerek yalnız İslam bağlamında baskı dönemine geri dönüp dine müdahale etme ve İslam’a karşı kurumsal baskı oluşturma ajandası vardır. Aradan geçen zaman da Fransa’nın niyetinin bu olduğunu açıkça göstermektedir. Başka bir ifadeyle “İslam Konseyi” denen kurum, Müslümanların işlerini kolaylaştırmak için değil, onları İslam’ın özünden uzaklaştırmak için açıldı. Sarkozy’nin içinde yer alacağı bir çalışmanın bundan başka bir hedefi de olamazdı.

 

MACRON PLANI İÇİN PROPAGANDA RAPORLARI HAZIRLATIYOR

Macron'un "Fransız İslam’ı" projesine danışmanlık yapan Tunus kökenli, annesi Fransız Hâkim el-Karoui’nin yönetiminde Montaigne Enstitüsü, Eyül 2018’de Macron'a sunulmak üzere "İslamizm Fabrikası" adlı bir rapor hazırladı. Tam da 11 Eylül’ün yıl dönümünde Amerika’nın Sesi ile paylaşılan rapor, siyasi partiler ve diğer ideolojilerin yaşadığı krize rağmen, İslamileşmenin son on beş yılda yüzde 900 oranında artış gösterdiğini öne sürdü. Rapor, bu artışı Suudi Arabistan, Türkiye ve Mısır üzerinden gelen etkilere bağladı.

Macron’un danışmanı el-Karoui, raporda İslam’a karşı beş maddelik bir önlem paketi önerdi:

1- Müslümanların ibadet kurumlarını yeniden örgütlemek ve finans ihtiyaçlarını karşılamak için “Fransa İslam’ı” için Müslümanlar Derneği (AMIF) kurulması.

2- Hac, helal üretim ve bağış gibi kaynaklardan vergi alınması

3- Sosyal medyadaki radikal söylemlerle mücadele edilmesi

4- Arapça eğitiminin dernek ve camilerin elinden alınması

5-Cumhuriyetçi söylemin güçlendirilmesi ve Müslümanların da bu söyleme katılması.

FRANSA HALKI DESTEKLİYOR MU?

Macron’un çalışması, aşırı sağcı ve yabancı düşmanı Ulusal Cephe’nin lideri Marine Le Pen tarafından eleştiriliyor. Le Pen, bu yasanın Müslümanlara getireceği zorlukları yetersiz görüyor. İslam’a karşı daha sert uygulamalara başvurulması gerektiğini savunuyor.

Ana muhalefetteki merkez sağcı parti Cumhuriyetçiler ise Müslümanlarla devlet arasında bir tür sözleşme “concordat” gibi bakıyor ve yasayı olumlu buluyor.

Fransa’daki Yahudilerin de öteden beri İslam’a karşı mücadeleyi destekledikleri biliniyor.

Fransız halkı ise Macron ve müttefiklerinden farklı düşünüyor. Fransa’da her yıl Yahudi karşıtlığı daha da artarken İslam’a verilen destek artıyor.   Ülkede bir şirketin 2018’de yaptığı ankete göre Fransız halkının Müslümanlara verdiği destek artıyor.

İslam'ın Fransa ile uyumlu olduğu, İslam ile Fransız toplumunun bir arada yaşayabileceğine inananların oranı, 2016'da yüzde 43'tü. Bu oran 2018’de yüzde 56'ya çıktı. Aynı ankette, Macron planına dahil ettiği helal ürünlerden vergi alınması maddesine de yüzde 71 oranında kesinlikle karşı çıkıldı.

 

MÜSLÜMANLARI YAPILANDIRMAKTAN İSLAM’I YAPILANDIRMAYA

Fransa, yüzyıllar boyunca İslam’ın Endülüs’ten Avrupa içlerine açılmasının önünde bariyer oluşturdu. Endülüs’e yönelik Haçlı Seferleri’nde Fransız şövalyelerin önemli bir yeri vardı. Kudüs’e yönelik Haçlı Seferleri ise Fransızlara dayalı sayılırdı. O seferlerde nice Fransız prensi öldü, Fransız kralları esir alındı. Nihayetinde Hıristiyan Fransa, İslam karşısında yelkenleri indirdi, sancağını kırdı. Miladi 16. yüzyıla gelindiğinde Hıristiyan Fransa, Osmanlı yardımına muhtaç durumdaydı.

Ne var ki 1789 İhtilali’nin ardından bu kez laik Fransa, İslam’a karşı harekete geçti. Napolyon, ihtilalin üzerinden henüz çeyrek asır geçmeden Mısır seferini başlattı, Hz. Peygamber hakkında güzel sözler söyleyip Müslümanların aklını çelmeye çalıştı. Ancak Akkâ’yı aşıp İslam dünyasını istila edemedi.

Fransa, o günden sonra Mason localarını da kullanarak Müslümanların zihnini yapılandırmaya gitti. Onları pozitivizm ve milliyetçiliğe yönlendirerek İslam’dan uzaklaştırmanın kapısını araladı. Epey yol aldıysa da istediğini tam bulamadı. Emellerine ulaşmak için klasik zulüm mekanizmasını kullandı. Afrika’daki İslam beldelerini istila etmek için tarihin en büyük katliamlarını ve işkencelerini gerçekleştirdi. Cezayir’de katledilen insan sayısı milyonla ifade edilirken tutuklu Müslümanları diri diri toprağa gömme, ayaklarından asıp duman üstünde tutarak boğma, ateşe atma Fransa’nın Müslümanlara yönelik yaygın işkenceleri arasındaydı.

İkinci Dünya Savaşı’nda Fransa yakılıp yıkılınca sanayisi için iş gücüne ihtiyaç duydu. Fas, Cezayir, Türkiye ve Tunus başta olmak üzere İslam dünyasından binlerce işçi kabul etti. Ülkede milyonlarla ifade edilen bir Müslüman nüfus oluştu ve Fransa, İslam karşısında yüzyıllardır bir kez daha aciz kaldı.

Dün Müslümanları yapılandıramayan, onların zihnine hükmedemeyen Fransa şimdi İslam’da reform gibi kimsenin başaramadığı bir iddiayla, İslam’ın kendisini yapılandırmaya çalışıyor. Birileri bir kez daha Fransa’yı aldatıp bunu başarabileceğine inandırmak istiyor ama beyhude! Fransa, İslam’ı kısıtlayan kanunlar çıkarabilir ama İslam’ı asla yapılandıramaz. Buna hiçbir şekilde gücü yetmez.

Fransa’nın yaptığı da esasta İslam’ın yapılandırılması değil, Fransa’nın yapılandırılmasıdır. Zira Fransa, bugünkü sistemin esasını belirleyen yasalardan 1905 Laiklik Yasası’yla devletin dine karışmasını terk etmişti. Şimdi kendisini yeniden yapılandırarak bu kanununu ihlal ediyor. Hani demişler ya? Dağa kafasını vuran dağı yıkamaz ama kafasını kırar. Fransa’nın yaşadığı da budur. Fransa, İslam’ın hakkından gelemeyince kendisiyle uğraşıyor, kendini reforma ediyor. Fakat yaptığı işe İslam’ın yapılandırılması diyor. Zira kendi yapılandırılmasının İslam üzerinde bir etki yapmasını umuyor. Tarih, bu tür çabaların hep sonuçsuz kaldığını göstermiştir, bugün de sonuçsuz kalacaktır. 

MACRON’UN ISRARI NEDEN?

Macron, seçimi kazanabilecek bir lider değildi. Ne kişisel potansiyeli buna yetiyordu ne de öyle bir siyasi teşkilatın üyesiydi. Aralarında Yahudilerin de bulunduğu derin güçler tarafından aniden çantadan çıkarılarak cumhurbaşkanı yapıldı ve geldiği günden bu yana başta Türkiye olmak üzere İslam dünyası ile uğraşıyor. Anlaşıldığı üzere, kendisini o makama getirenlere borcunu ödemeye çalışıyor. Bu yönüyle Trump’ı andırıyor. Ancak her ikisinin de çabası boş çıkacak. Zira İslam onlardan güçlüdür.  

 

 

 

Fransa: Anti-Semitizm mi? Anti-İslam mı?

Fransa İçişleri Bakanlığı’nın verilerine göre, 2017 yılında, ülkede anti-semitik diye nitelenen Yahudi karşıtı eylemlerde yüzde yedi düşüş olmuştur. Oysa Fransa’da aynı yıl suç oranında yüzde yirmi altı artış vardır ve bu suçların bir bölümü Müslümanlara karşı işlenmiştir. Müslümanlara karşı nefret suçu, Fransa’da gittikçe artmaktadır. 

Tablo bu şekilde iken 22 Nisan 2018’de Fransa’da Le Parisien gazetesinde “Yeni Anti-Semitizme Karşı” başlıklı bir “Manifesto” yayımlandı. Manifesto, aralarında eski Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy, üç eski başbakan, Yahudi ve Hristiyan cemaati temsilcileriyle yazarların da bulunduğu 300 kişi tarafından imzalanmış.

Manifesto, tam da İsrail’in “Büyük Dönüş Yürüyüşleri” eylemlerinde onlarca Filistinliyi gazeteci, doktor demeden öldürdüğü günlere denk getirilmiş. Filistin’de onlarca kişi öldürülürken Manifesto’nun içeriğinin güncelliği, 4 Nisan 2017’de Müslümanlar tarafından Yahudi karşıtlığı eğilimiyle öldürüldüğü iddia edilen Yahudi kadın Sarah Halimi’nin ölüm yıl dönümüyle ilişkilendirilmiş.

Güncelliğinin zorlama olduğu bariz olan bu manifesto, hangi gerekçeyle yayımlandı? 14 Mayıs, İsrail’in kuruluş yıldönümüdür. Bundan dolayı her yıl mayıs ayında İsrail’in Filistinlilere karşı işlediği suçlar daha çok konuşulur.

Fransa’da Yahudilere karşı saldırılarda geçen yıl düşüş varsa da Yahudi karşıtlığının yayıldığı öne sürülüyor. Ülkede yaklaşık 500 bin Yahudi yaşıyor. İsrail’in bu nüfusun bir bölümünün Filistin topraklarına taşınması için Fransa’da Yahudi karşıtlığının yayıldığı propagandasını sürekli yaptığı da biliniyor. Nitekim bu propagandalarla, son yıllarda 50 bin Yahudinin Fransa’yı terk ettiği ve bunun 5 bininin Filistin topraklarına yerleştiği tahmin ediliyor.

Fransa’da olumsuz gidişatlardan Yahudileri sorumlu tutma eğilimi, hep güçlü bir şekilde var olmuştur. 1929 dünya ekonomik krizinden sonra Fransa’da Yahudi karşıtlığı yayılmıştı. Fransa’nın günümüzde ekonomik ve sosyal sorunlarla karşılaşmasında zengin Yahudilerin payının olduğuna dair görüşün Yahudi karşıtlığının yayılmasının önemli sebepleri arasında olduğu düşünülüyor. Bununla birlikte İsrail’in işlediği suçların Batı’da eskiden beri halk nezdinde bir yankı uyandırdığı ve bunun Yahudilere yönelik nefreti artırdığı biliniyor. Ancak Sarkozy ve diğerlerinin imzaladığı Manifesto, bu gerçekleri göz ardı edip konuyu Kur’an-ı Kerim’deki Yahudi karşıtı ayetlere bağlıyor. İmzacılar, Vatikan’ın Yahudi karşıtı İncil müktesebatını göz ardı ettiği gibi Müslümanların da Kur’an-ı Kerim’in Yahudilerin öldürülmesine yol açtıklarını iddia ettikleri ayet-i kerimelerini göz ardı etmelerini; başka bir ifadeyle bu ayetlerin okunmamasını, yok sayılmasını öneriyor.

Manifesto, tam anlamıyla Yahudi aklıyla Fransız dilinin maharetiyle örülmüş. Aldatıcı bir diyalektik üzerine kurulmuştur. Manifesto’da, Siyonistler, dünyada masum masum dururken sadece Kur’an’daki bu ayetlerden dolayı Yahudiler saldırıya uğruyor, öldürülüyor gibi bir hava oluşturulmuştur.

Fransız aydınlarının Kur’an-ı Kerim’le problemi biliniyor. “Yahudi aklının Fransız aydınlanması”, Katolik kiliseyi yenerek iktidar oldu. İktidara geldikten sonra ise kendisine bir sömürge alanı oluşturmak, başka bir ifadeyle iktidarını İslam dünyasına doğru genişletmek için Kur’an’la savaşmaya başladı.

Kur’an-ı Kerim karşıtı Yahudi Fransız aydınlarının bulduğu en etkili yayılım aracı milliyetçilikti. Yahudi Fransız aydınları, Kur’an-ı Kerim karşıtlığını milliyetçiliğe sararak İslam dünyasına yaydılar, II. Dünya Savaşı’na kadar bu konuda epey yol aldılar. II. Dünya Savaşı’ndan sonra ise buna Fransız tipi sosyalizmi de kattılar. Bununla oluşan ulusalcı sosyalizm sentezi, İslam dünyasında Müslümanlara kötü günler yaşattı. Bir dönem cihadla ilgili ayetlerin hatta Medenî ayetlerin resmi radyo ve televizyon kanallarında okunmaması da Fransız aklının İslam dünyasındaki etkisinin neticelerindendi. Ama Yahudi Fransız aydınları, İncil’e karşı kazandıkları zaferi, hiçbir zaman Kur’an-ı Kerim’e karşı kazanamamışlardır.

Sarkozy ve diğerlerinin Manifestosu, Yahudi Fransız aydınlarının bu başarısızlıklarından doğan kompleksleri ile ilgili midir? Olabilir ama mesele sadece bundan ibaret değildir. Bu zorlama Manifestonun halk tarafından anlaşılmayan ama Batı’da karşılığı bilinen başka bir anlamı vardır: Avrupa Birliği, birbirlerini iki dünya savaşında tükenme noktasına düşüren Fransız-Alman ortaklığının eseridir. Fransız-Alman barışı çekirdekli birlik, özellikle Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra dünyada bir yumuşak güç (soft-power) olarak yer edinmeye çalışmış; “insancıl bir liberalizm” imajıyla dünya toplumlarını etkilemiş, bu imajla dünya siyasetinin unsurlarından biri görünmüştür. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ile simgeleşen “insan hakları” vurgusu, Avrupa Birliği’ne dünyada hak edip etmediği tartışılır bir saygınlık da kazandırmıştır.

Amerikan siyasetinin Şahinleri olarak bilinen, gerçekte Evanjelist siyasetçileri, Avrupa Birliği’nin bu konumunu dünya gerçekliğiyle uyuşmayan bir aldatmaca olarak gördüler, Birliğin siyasî tutumlarını “Tek Kutuplu” tasarlanan bir dünyada ABD çıkarları için olumsuz gördüler, Birliğe karşı görünmeyen bir mücadele başlattılar.

Gittikçe ABD’ye hâkim olan bu Evanjelist siyaset, İngiltere’yi büyük bir gürültüye yol açmadan Avrupa Birliği’nden uzaklaştırdı. Buna rağmen Fransız-Alman ortaklığının Birliği, ayakta tutacağı düşüncesi siyasette karşılık bulmuştur. Ama Trump’ın sözcülüğünü yaptığı yeni ABD siyaseti yüzünü Fransız-Alman ortaklığına çevirdi. Süreç içinde Almanya yıpratıldı. Fransa’daki Yahudi karşıtı cephe zayıflatılarak daha çok “vekil idareci (vasal)” konumunda görünen Macron’u iktidara taşıdı.

Fransa, son bir yıldır Fransız-Alman ortaklığı çekirdeğine dayalı Avrupa Birliği’nden çok ABD ile işbirliğine odaklandı. Eski Cumhurbaşkanı Sarkozy, bu süreçte Fransız mahkemelerinin vicdanına bırakıldı; Macron ise ABD ile yakınlaşmanın sözcülüğünü yaptı.

Fransız-Evanjelist ABD yakınlaşmasının önünde iki büyük engel vardır: ABD’yi hep kendi istenmeyen göçmenlerinin kuruluşunda pay sahibi olduğu, sonradan görme bir devlet gibi görüp küçümseyen Fransız kibri ve Fransızların önemli bir kesiminin bitmeyen Yahudi karşıtlığı.

Manifestonun bir yanı Sarkozy gibi Yahudi karşıtı olmayan ama Fransız milliyetçiliği ağır basan, dolayısıyla Avrupa’yı kutsayan, ABD’ye küçümseyerek bakan siyasetçilerinin yeni ABD-Fransa işbirliğine boyun eğdiğini gösteriyor.

Manifesto’nun asıl yanı ise Avrupa Birliği’ni Clinton siyasetinin aksine bütün olarak değil, parçalı olarak ABD’nin yanına almayı hedefleyen ABD Evanjelist siyasetinin başarılı olduğunu gösteriyor.

Fransa, ekonomik ve sosyal olaylarla boğuşsa da Avrupa Birliğinin en önemli askerî gücüdür. Evanjelist ABD siyaseti, bu askeri gücü İslam karşıtı faaliyetlerinde kendi gücüyle birleştirmiş görünüyor.

Bundan sonra, İslam dünyası söz konusu olduğunda ABD’ye karşı uygun bir ifadeyle mızmızlanan bir Fransa değil, ABD ile yan yana, daha doğrusu İngiltere gibi ABD’nin emrinde bir Fransa var olacak görünüyor.

Güncelliği ve içeriği ile bunca zorlama bir Manifesto, bu yeni Fransız duruşuna yönelik muhtemel itirazların bastırıldığının ilanı gibi duruyor.

Türkiye’de söz konusu Manifesto karşıtı açıklamaların iki hafta sonra yapılması akılları epey karıştırıyor. Bunun üzerine çok şey söylenebilir. Ama Yahudi aklıyla beslenen Fransa’ya karşı en dik duruş, ırkçılığa hayır diyebilmektir. İslam dünyasında bu hastalığa yakalanan herkes, bir yönüyle Yahudi Fransız aklının etkisindedir, Yahudi Fransızlığının hizmetindedir. 

 

Yeni Zelanda Katliamı’nın arka planı ve hedefi

Yeni Zelanda’da 15 Mart 2019'da cuma namazı esnasında yapılan katliam, üzerinde uzun durulmayı gerektiriyor. Katliamdan sonra Yeni Zelanda Başbakanının tutumu takdir toplarken katliamın arka planı ve geleceğe yansımlarının ne olabileceği açıkta kaldı. Bu açıkta kalan tarafların anlaşılması gerekiyor.

Bu bireysel bir eylem miydi yoksa bir eylem sürekliliğinin son halkası mıydı? Ya da bundan sonraki bir eylem türünün ilki miydi?

Eylemi yapan bir karakter miydi yoksa bir tip mi?

Bu soruların cevabını katil biliyor. Ama katilin sorgusunda İslam dünyası hiçbir zaman bulunmayacak, bunun için katilin fiziki olarak hangi örgütlenme içinde bulunduğunu öğrenemeyecek. Sorgusunu yapacak olan Batı ise olay sonrasındaki hava içinde bu soruların cevabını unutturmaya çalışacak. Ama bu durum, bizim konunun arka planını tamamen kaçırmamıza da yol açmayacaktır.

Olaydan sonra BBC gibi Batı’nın yayın organları ve ABD, olayı bir terör vakası olarak nitelendirmediler. Muhtemelen teröristin sorgusundan da bu yönde bir sonuç çıkarılacak. Vaka, bazı hislere kapılmış, çılgın bir adamın caniliği, vahşet eğilimli karakterinin kanlı bir neticesi diye nitelendirilecek. Dünya kamuoyu da buna inandırılmaya çalışılacak. Oysa sorgu sonrasında hangi açıklamalar yapılırsa yapılsın mevcut bilgiler bizim, bundan farklı bir sonuca ulaşmamız için yeterlidir.

Her şeyden önce bu eylem bir eylem dizisinin devamıdır. Şöyle biraz gerilere döndüğümüzde bu tür eylemlerin ilkinin 1969 Mescidi Aksa yangını olduğunu söyleyebiliriz.

İsrail, 1967’de Mescid-i Aksa’yı işgal etti. 21 Ağustos 1969’a gelindiğinde İsrail’in istilasının ne zaman sonuçlanacağı tartışılmaya devam ediyordu ama o gün mescid ateşe verildi. Mescidin yanan kısımlarının başında Nureddin Mahmud Zengi’nin yaptırdığı ve Selahaddin Eyyubî’nin yerine koyduğu Nureddin Minberi vardı. Minber, Selahaddin tarafından yapılan ikinci fethin simgesiydi.

Ya yangını çıkaran katil? Dennis Rohan diye Avustralyalı bir adam... The Church of God (Tanrı’nın Kilisesi) yapısına mensup bir Evanjelist... Her gün bir Müslüman gibi, Mescide gelmiş ve yangını büyütecek malzemeyi özenle Mescide saklamış ve nihayetinde Mescidi ateşe vermiş. Bu kadar planlı çalışmış bir adam, “akıl hastası” olduğu gerekçesiyle cezasız bırakıldı.

Yeni Zelanda’daki eylemin birebir benzeri ise 25 Şubat 1994’te Filistin’in el-Halil kentinde yaşandı. O gün sabah namazı sırasında Baruch Goldstein adlı Yahudi yerleşimci elindeki otomatik silahla namaz kılanlara ateş etti. Olayda 29 Müslüman şehid olurken 125 Müslüman da yaralandı. Katil, olay yerinde Müslümanlar tarafından linç edilerek öldürülürken el-Halil Camisi, dokuz ay boyunca sözde tadilatta bırakıldı, ardından caminin büyük bir kısmı istila edilip havraya çevrildi. Caninin üzerine atlayıp öldürülmesini sağlayan iki Müslüman genç, Selim İdris ve Nemir Mücahid ise daha sonra siyonistlerce şehid edildi.

Yeni Zelanda’daki katliam, bu iki eylemin bir sentezi gibidir. Dolayısıyla bir ilk değil, benzerlerinin son örneğidir. Katil de bir karakter değil, Yahudi-Hıristiyan dünyaya ait bir terörist tipidir.

Teröristin silahları üzerindeki isimler, teröristin menşei konusunda bir kuşku bırakmamaktadır. Terörist, Bernard Lewis tarafından siyasallaştırılmış ve terörize edilmiş Evanjelizme mensuptur.

1948’de İsrail kurulduğunda Batılıların önemli bir kısmı klasik Hıristiyan mantığı içinde Filistin’in böyle bir yapıya bırakılmasından rahatsız olmuş, ABD de bir süre İsrail’in kuruluşunu kurucularının sosyalist olmasından dolayı kuşkuyla karşılamış ve İsrail’i tanımak istememiştir.

İsrail, Sovyet Rusya’nın desteğiyle Birleşmiş Milletler’de tanınma engelini aşmışsa da ABD’nin ve bir kısım Batılının tutumu Lewis ve benzeri siyonistler için bir sürecin başlangıcı olmuştur. II. Dünya Savaşı’nda İngiliz istihbaratında çalışan Lewis, bu vakadan sonra kendisini İsrail odaklı olarak Müslümanları bölmeye ve Müslümanlarla Hıristiyanlar arasındaki düşmanlığı canlandırmaya adamıştır. Lewis’e göre Müslümanlar, tarih şuuruna öteden beri sahip olduklarından Batı’ya karşı ön yargılıdırlar. Ancak Batılılar, tarih şuuruna sahip olmadıklarından Müslümanların kendilerine nasıl düşman olduklarını bilmiyorlar, bunun için zaman zaman Müslümanlarla benzer bir tutum takınabiliyorlar. Ki onu ilgilendiren asıl benzer tutum, başta İslam alemindeki Ortodoks Hıristiyanlar olmak üzere Ortodoks Hıristiyanların Kudüs’ün İsrail’e bırakılmasından rahatsız olmaları ve hatta kimi zaman buna karşı mücadelenin fiilen içinde yer almalarıdır.

Katilin silahları üzerindeki isimler, genelde Hıristiyan-Müslüman düşmanlığını körüklemeye; özelde ise Ortodoks Hıristiyan-Müslüman düşmanlığını canlandırmaya dönüktür. Zira Lewis’in tezlerinin isim babası olduğu Medeniyet Çatışmacılarının İslam’a karşı mücadelede temel kaygısı başta Rusya olmak üzere Ortodoks dünyanın nasıl ikna edileceğidir. Onlara göre hem Rusya, kendisini Batı’dan ayrı gördüğünden hem de Ortodoks Hıristiyanlarla Müslümanlar zamanla birbirleriyle yaşamaya alıştıklarından Rusya’nın buna ikna edilmesi zor ama aynı zamanda elzemdir.

Dikkat edilirse teröristin silahları üzerinde Haçlı Seferlerinin kahramanlarından öte, Doğu Avrupalı Hıristiyanların ve onunla birlikte Gürcülerin isimleri vardır. Silahların üzerindeki en dikkat çekici isimlerden biri ise Şipka Geçidi’dir. Balkanlardan Edirne çevresine uzanan bu geçit, 1877- 1878 Osmanlı Rus Harbi’nin simgesidir. Osmanlı, bu geçitte üstünlüğü kaybetmekle Rusya’nın İstanbul’a kadar yolu açılmıştır. Bu isme Ayasofya ismi de eklendiğinde katilin Türkiye ile Rusya arasındaki yakınlaşmayı hedefine koyduğu ve bununla Medeniyet Çatışması tezinin sahiplerine hizmet etmeye çalıştığı açıkça görülmektedir.

Katilin silahlarının üzerinde Nazilerden birinin ismini de yazması ise tamamen kafa karıştırma çerçevesinde görmek gerekir. Zira Avrupa’da yetişen Neo Naziler, nasıl bir dönüşüme uğramışlarsa (!) anti Semitik değil, Müslüman düşmanıdırlar. Irkçılığın Avrupa’da anti Semitizmden İslam düşmanlığına yöneltilmesi de Lewis gibilerinin çabalarının bir karşılığı olarak görülmelidir.

Vaka sıcaklığını korurken Trump’ın Golan Tepeleri’ni gündeme getirmesi de bir denk geliş midir? Bunu zaman gösterecek ama öyle görünmüyor. Trump, Müslümanların dikkatini bu terör eyleminden bir anda uzaklaştırmayı istemiş olabilir ya da Evanjelizm tarafından beslenen terör eylemlerinin bir gün Yahudilere dönme ihtimalini gündeme getiren bazı Yahudi kesimlere Yahudilerin en büyük güvencesinin kendisi olduğunu duyurmak istemiş olabilir. Trump’ın gerçek niyeti ne olursa son on yılda zayıf da olsa İsrail’in etrafını saran duvarın gittikçe yıkıldığı, bölgede yakılan fitne ateşinin Trump ve Natenyahu’nun işini kolaylaştırdığı görülen bir durumdur.

Bu tür terör eylemleriyle Evanjelist yapı, kendisiyle İslam dünyası arasındaki çatışmayı bütün Hıristiyanlarla İslam dünyası arasındaki bir çatışmaya dönüştürerek büyük İsrail projesi yönünde amaçlara ulaşmak istemektedir.

 

 

İslam Dünyasına İki Öneri: Ya korkusuz aristokrasi  ya anarşik demokrasi!

Kâfirler, bireysel anlamda bir Müslüman’ı sevebilir. Ama küfran topluluk psikolojisi, bir Müslümanı sevmeye uygun değildir. Geçmişte “kâfirler sevmiyor” diye bazı Müslümanları sevmeme kararı alanlar, bugün yaşananlardan sonra kendilerini gözden geçirmek durumundalar.

İslam dünyası ağır bir diktatörlük sürecinden geçti. Bugün oluşturulmak istenen, o diktatörlük sürecinden sonra bir “anarşik demokrasi” dir.

İslam dünyasını içeriden yönetmeyi imkânsızlaştıran bir anarşik demokrasi… Maksimum düzeyde bir parçalanma ve hem o parçalar arası hem de parçaların kendi içinde gerekli bir çatışma…

Ortaya çıkarılmak istenen, bir “ebru” değil,  gözleri bağlanmış dövüşçülerin savaşlarını anlatan bir resim…

Düzensizliğe hizmet edecek her yapıya bu resimde yer vardır. Bu resimdeki her figüre bir miktar enerji verilir.

Rahatlıkla “dünya küfür sistemi” diye adlandırabileceğimiz uluslararası sistem, oyun tarzında anarşik karakterlidir. Kendi kanununu, kendi ana coğrafyasını sağlama alırken kendi dışındaki dünyada en ağır düzensizlik, onun için en iyi düzendir; en anarşik yapı onun için en olgun müdahale fırsatıdır.

Bu sistem, kendi dışındaki dünyada karmaşıklığı imkân biliyor; müdahale edemediği yerde anarşi yoksa orada anarşi doğuruyor, anarşik bir süreç sona erse yeni dönemde müdahalelerine zemin hazırlayacak figürleri yokluyor, onların istikrar bozma gücünü test ediyor, bundan sonra onlardan ne ölçüde yararlanabileceğinin hesaplarını yapıyor.

Bu, sömürge dönemini sürdürmek için üretilen bir çözümdür. Yeni dönemde sömürgenin ideolojisi liberalizmdir, insani makyajı “ insan hakları”dır.

Gerçek anlamda post modernist bir durumla karşı karşıyayız. Modernizm tek seçeneklidir; işgalde güce, ideolojide çağdaşlığa dayalı bir sistemdir. Onun ne yapıyor olduğunu ve ne yapacağını anlatmak kolaydır.

Modernistlerin yeni politikası post-modernizm ise çok seçeneklidir, bunun için kafa karıştırıcıdır. Ne genişlikte bir tespit yaparsanız yapın, tespitiniz bazı unsurları dışarıda bırakır, tespitinizde ne kadar haklı olursanız olun bazı itirazları haklı çıkarır. Bu, liberalizmin yapısıyla birebir ilgilidir.

İslam toplumlarının “İslami özgürlük” talebi, şeytani bir çarpıtmayla batılı anlamda bir özgürlük talebi olarak algılatıldı. Müslümanlar diktatörlüklere karşı İslami bir yaşam için özgürlük ararken, uluslararası güçler onun yerine “liberal özgürlüğü” öne sürdüler.

Hedef, oyunu kendi alanlarına çekmekti; değişime destek görünerek kendilerinin ideoloji olarak ve insan unsuru olarak değişimin içinde olduklarını, kendileri olmadan değişimin olmayacağını göstererek değişim sonrasına ortak olmaktı. Bugün değişim sonrasında işbaşına gelenlerden hem “katkı payı” alıyorlar, hem onlara karşı yeni güçler üretme imkânı bularak onları tehdit ederek şantajla yeni çıkarlara ulaşıyorlar ve aynı zamanda istikrarsızlığı besliyorlar. İstikrarsızlık onların mutlak hedefidir, onların İslam dünyasında yaşam alanıdır, hayat kaynağıdır.

Diktatörlüklere karşı, her özgürlük talebi bir noktaya kadar diğer özgürlük talepleri ile örtüşür. Ancak o noktadan sonra her talep kendi rengini alır ve zıt talepler birbiriyle çatışma sürecine girer. “Liberal özgürlük” talebi, başlangıcı itibariyle kulağa hoş geliyor, istikrarı sağlaması şartı ile sivil toplum imkânı da verir. İmkân genişliği her zaman İslam’dan yanadır. Müslümanlar, küçük bir imkânı bile genişletmeyi, büyütmeyi her zaman bildiler. Bugün İslami hayatın, eski Sovyet yapılanması içinde olmayan coğrafyada o yapılanma içinde yer alan coğrafyalardan daha iyi durumda olması, bunun en güzel kanıtıdır.

Ne var ki uluslararası sistemin İslam dünyasında istediği, “liberal özgürlük” bile değildir.

YA KRALLAR YA SERSERİLER!

Değişime zorbalıkla ortak olmak isteyen uluslararası sistemin önerilerine baktığımızda, ilk anda bir “ebru” önerildiğini sanıyorsunuz. “Ebru” renklerin nerdeyse doğal bir karışımından oluşan, tabii bir dengeyi yansıtan, huzur hissi uyandıran bir sanattır. “Ne güzel hepimiz bir arada geçinip gideriz…” diyorsunuz. Ama gelişmelere baktığınızda, oluşturulmak istenen çeşitlilikteki dengesizliği fark ettiğinizde önerilenin bugünkü Batı’da farklı kesimleri bir arada tutan “liberal demokrasi” bile olmadığını, İslam dünyasına Batı’nın kendisinden kurtulması için 100-150 yılını heba ettiği “anarşik demokrasi” olduğunu tespit ediyorsunuz.

İkinci Dünya Savaşı’na kadar Batı’nın birikimini kanlı çekişmeler içinde tüketen iki sistem vardı: Kokuşmuş aristokrasi ve ona karşı çıkarken türemiş anarşik demokrasi… Batı, kokuşmuş aristokrasi ile problemini daha 1. Dünya Savaşı’nda bitirdi gibi, ama bugün bile yer yer “anarşik demokrasi” ile uğraşmak zorunda kalıyor.

Biz buna, “ya krallar ya serseriler” diyebiliriz. Batı, zalim kral ve prenslerden kurtulmak isterken serserilerin, fikirli-fikirsiz çılgınların koltuk savaşı verdiği bir ortama sürüklenmişti.

Bugün aynı süreç İslam dünyasına yaşatılmak isteniyor. Körfezdeki Arap ülkelerini kapsayan çok dar bir alan kokuşmuş aristokrasiye bırakılırken geriye kalan bütün İslam dünyası başıbozukluğun hâkim olduğu anarşik bir demokrasiye teslim edilmek isteniyor. Eski Yunan devletlerini andıran, bizde ise Selahaddin öncesi çağda görülen birbiriyle ve kendi içinde çatışan şehir devletlerinden oluşan, dış müdahaleye açık, varlığı dış desteğe bağlı tarafların oyun alanı bulduğu, yer yer maddi olarak tatmin eden, yer yer manevi olarak da ümit veren ama bütün olarak uluslar arası sistemin işini kolaylaştıran başka işe yaramayan bir yapı… Kur’an-ı Kerim’e, Allah’ın emrine aykırı bir yapı…

Bu yapı, post modernist özelliğiyle çok karmaşık… Bu tespiti yaparken “diktatörlük yanlılığı” gibi bir izlenim oluşuyor. Diktatörlüklere karşı çıkarken de anarşik bir demokrasi “çıkmaz sokak” şeklinde ayarlanmış.

Bu çıkmaz sokaklara saplanmamanın yolu; bu düzeneğin dışına çıkmak, İslam dünyasının “mutlak özgürlük” değil “İslami özgürlük” talebinde olduğunu ilan etmek ve bu yöndeki istikrarı, istikrarı sağlayıcı gelişmeleri önemsemektir. Bugün İslam dünyasının herhangi bir noktasında istikrar varsa ve istikrarın aktörleri “İslami özgürlük” endişesi olan insanlarsa mevcut durum ne olursa olsun sonuç selamettir; noktada bugüne değil, geleceğe bakmak daha doğrudur. Şu anda İslam dünyası için istikrarsızlıktan daha büyük bir tehdit görülmemektedir. Ulaştığı teknolojik düzeyle dünyanın herhangi bir yerinde bir genci bilgisayarı başında bir robot gibi kurup başka gençlerle bir araya getirerek onları sokağa döken, ardından onları sokaktan toplayıp evlerine iade eden bir uluslararası sistemle karşı karşıyayız. Uluslararası sistem, tabiat kanunlarından sonra toplum kanunlarını da keşfettiğine inanıyor ve insanı kendi sınırsız çıkarları doğrultusunda dilediği gibi yönlendirebileceğini düşünüyor.

Bu, adım adım Deccalleşmedir. Deccalleşmeye karşı koyabilmenin tek yolu, mutlak bir şekilde ilahi nizama dönmektir. Hiçbir sentez, bu yapıya karşı ilahi nizamın işlevini göremez. Bu yapıya karşı çıkanlar, ancak ilahi nizam talebinde iseler doğru yoldadırlar. Aksi halde bu yapının bir ortağı veya kölesidirler.

 

İSLAM DÜNYASI NEDEN İSTİKRARSIZ?

Bugünkü uluslararası sistem, tarihin değerlendirilmesiyle var olan bir siyaset aklıdır ve bu tarihi değerlendirmede düşman arayışı dönüp dolaşıp İslam’a dayanıyor:

Müslümanar, İslam’ın daha ilk yüzyılında neredeyse Endülüs’ü aşıp bütün Avrupa’yı fethediyorlardı.

Müslümanlar, Avrupa’daki Hıristiyan manevi yükselişin doruğunu temsil eden Haçlı ordularını yenerek Hıristiyan maneviyatın İslam’ı yenemeyeceğini ispatladılar.

Müslümanlar miladi 15. yüzyılda İstanbul’u alarak doğu Hıristiyanlığının siyasi iktidarına son verdiler. Sonraki süreçte de Viyana kapılarına dayanarak Batı Avrupa’nın kapılarını sonuna kadar zorladılar. Güneyde de Vatikan’ın yanı başına kadar ulaştılar.

Sanayi çağıyla maddi gücünün doruğuna çıkan Avrupa, dünyanın diğer bölgelerini kolayca işgal ederken İslam’ın sert direnişiyle karşılaştı. Haçlı savaşlarında onun manevi gücü yenildiği gibi modern işgal döneminde onun maddi gücü de yenildi.

Bugün postmodern çağa geçerek maddi-manevi (sert-yumuşak güç, askeri güç, demokrasi ve insan hakları) güç karışımı ile dünyayı yönetmeye devam edebileceğini düşünen bir sistemin kendi tarihi düşmanını rahat bırakması onun için akıl kârı değil.

Modern Batı, bir nehirde iki kez yıkanmayacağını düşünüyor. Geçmiş geri gelmez, diyor. Kendisi üzerinde ağır bir baskı kuran Katolik Kilise’nin siyasetten çekilmesiyle ‘siyasi bir aktör olarak’ dinin geçmişte kaldığına inanıyor. ‘Düzen’ tarifini ona göre yapıyor.

Bu anlayışla İslam kaynaklı her tür siyasi başarıyı ‘düzenin bozulması’ olarak okuyor, ‘anormal’ görüyor; bu başarı Batı’dan ithal yöntemlerle elde edilmişse bunu ‘işlev bozukluğu’ olarak değerlendiriyor. Bir süre bu ‘anormal’ duruma katlansa da neticede onu aşılması gereken bir yol kazası, tedbir alınıp giderilmesi gereken bir bozukluk olarak defterine kaydediyor. Bunun için İslami istikrarı engelleyecek sürekli bir müdahale ajandası oluşturuyor.

Müslümanlar, son yüzyıllarda peş peşe yenildiler. Bu yenilgi, iki ağır netice doğurdu: Özgüven-güven yoksunluğu ve korku.

Müslümanlar her yenilgiden ya kendilerini ya kardeşlerini sorumlu tuttular ve daha büyük bir felaket korkusuyla Batı’nın kapısına düştüler. Bu, Batı için İslam dünyasında büyük bir oyun alanı doğurdu. Bugün de İslam dünyasının her karış toprağında bu oyun, kavgalı köylülerin birbirlerini sürekli karakola şikâyet ederek jandarmanın köy üzerinde hâkimiyet kurmasını andıran bir yapı üzerinde sürdürülüyor.

Bu düzenekte karakolun ‘mutlak adamı’ yoktur, köyün her adamı yöneten veya yönetilen olarak karakolun köye müdahalesini kolaylaştıran bir araçtır sadece.

 

 

YAŞANANLARDAN DERS ALMAK

Son dönemde yaşananlardan şu sonuçlara varmak mümkündür:

İslam dünyasında uluslararası sistemin Müslümanlardan ‘mutlak dostları’ yoktur. Bu sistem coğrafyaları, devletleri paylaşmış olabilir ama kişiler bazında ‘stratejik dostluklar’ tanıyor görünmemektedir. Kendisini onun stratejik dostu zannedenler, ondan gelecek tokatlara kendilerini hazırlamak zorundadırlar. (Çünkü sistem, eşitliği tanımıyor; hizmetkârlığı biliyor.)

Batı’nın özgürlük anlayışı, kendi coğrafyasında bir arada tutma işlevi görse de İslam dünyasında ‘haram duvarı’na çarptığından işlevsel değildir. Dolayısıyla İslami özgürlük talepleriyle Batılı anlamda özgürlük taleplerini ‘sürekli bir buluşturma’ içine almak mümkün değildir.

Ebru, bir İslam sanatıdır. İslam dünyası farklılıklara yaşam hakkını kendi değerleri içinde arayarak oluşturmak durumundadır.

Müslümanlar hep ‘suçlu’ oldukları için değil, ‘suçlu’ görüldükleri için, ‘suçlu’ sınıfına kaydedildikleri için ’suçlu’ kabul edildiler.

Geçmişte ‘Basın diyor ki – Basından öğrendiğimiz kadarıyla’ diyerek Müslümanı ‘gâvur sözüyle’ değerlendirenler; ön adı Jasef olan, Abraham olan uluslararası uzmanlardan İslam gerçeğini öğrenen güvenlik danışmanlarının sözlerine değer biçenler, bu değerlendirmeleri ile vardıkları yanlış kararları düzeltecek (hiç olmazsa kendi tecrübelerinden sonra) girişimlere niyetlenmelidirler.

Kâfirler, bireysel anlamda bir Müslümanı sevebilir. Ama küfrün topluluk psikolojisi, buna uygun değildir. Onlar, Kâfirler sevmiyor diye kendilerinin de sevmeme kararı aldığı Müslümanlar hakkında yeniden düşünmek durumundadırlar.

İslam dünyasında İslam dışı ahlaka hizmet, İslam karşıtı ideolojilere hizmet, emperyalizme hizmettir. Bir yandan emperyalizme karşı çıkarken öte yandan bu tür adımlar atmak tutarlı değil.

Müslümanlar arasında düşmanlığa yol açmayan her tür İslami hizmet, bütün Müslümanlara hizmettir. Bu tür hizmetlerin meşrebine, coğrafik ağırlığına, uluslararası güçlerden aldığı tepkiye bakarak engellenmesi, engel girişimlerinin engellenmemesi bugün bir kesime yönelik görünse de yarın bütün Müslümanlara zarardır.

Müslümanın Müslüman’dan başka komşusu, ticaret ortağı, yol arkadaşı, iş arkadaşı vardır ama dostu yoktur. Bunu görmeyen Müslüman kendi geleceğini göremez.

 

Ulusal sol yedekte,  sıra ulusal sağda  mı?

İslam dünyası, “menfi istikrar” ile “özsüz değişim”in pençesinde. Suudi, Kuveyt, Bahreyn, Katar ve Birleşik Arap Emirliklerinde onlarca yıldır siyasi hayat yerinde sayıyor. Zaman zaman kraliyet ailesi içinde yaşanan taht değişimi neredeyse duyulmuyor. Değişim, anlamsız olduğundan ses getirmiyor.

Mısır, Irak, Yemen gibi ülkelerde ise değişim yaşanıyor; ama bu değişim, öze taşınmıyor. Değişim, o ülkelerdeki rejimlerin halka bakan yüzüne yansımıyor; o ülkelerde kabuk değişiyor, öz yerinde kalıyor.

Mısır’da Sisi’nin Hüsnü Mübarek’ten; Yemen’de yeni yönetimin Ali Abdullah Salih’ten farkı yok. Irak’ta ise bizzat, mezhepçilik taassubuna asla müptela olmayan, hatta onu yıllarca Saddam rejimine karşı muhafaza eden İslamî kesimlerin tanıklığıyla Nuri Maliki’nin Saddam’dan farkı hissedilmiyor.

Tablo şaşırtıcı: Hüsnü Mübarek; hayatı modern, karısı açık, çağdaş kadın konferanslarının önde gelenlerinden, kendisi ve çocukları eğlencelerin müptelası bir ulusal solcu... General Abdulfettah El Sisi; gençliğinden beri namazında niyazında bilinen, hanımı, kızları örtülü ve hatta bir kızı peçeli bir Selefi... Ama siyasi görünümleri aynı...

Saddam Hüseyin; hayatı modern, karısı açık, kızları çağdaş bir yaşam içinde, kendisi ve çocukları modern eğlencelerin müptelası bir ulusal solcu... Nuri El Maliki; dedesi Muhammed Hasan, İngiltere sömürgesi Irak’ta Kral Faysal’ın eğitim bakanı olsa da kendisi geçmişte İslamî davayı benimsemiş, İslamî endişeye sahip ve İslamî bir mücadele yürüten Dava Partisi’nin önde gelen bir lideri... Ancak Sünni’sinden Şii’sine pek çok Iraklı Müslümana göre onun yönetiminin halka bakan yüzünde ve milliyetçiliğinde Saddam’dan bir farkı yok...

Bu tablo anlaşılabilirse Türkiye dâhil İslam dünyasının değişime açık bırakılan ülkelerinde yeni dönemde nasıl bir iktidarın hedeflendiği anlaşılabilir.

ULUSAL SAĞ, SÖMÜRGE YANLISI MİLLİYETÇİLİĞİ BENİMSİYOR

Batı’daki milliyetçilikle İslam dünyasındaki milliyetçilik bir değildir. Batı’daki milliyetçilik,

1. İlk dönemde, Papa’nın siyasi etkinliğinden ayrılmayı; dolayısıyla siyasi birlik anlamında Katolik ümmetinden kopmayı,

2. Sonraki dönemde her ulusun bağımsız bir devlete sahip olmasını, bu kapsamda Doğu Avrupa toplumlarının önce Osmanlı Devleti, sonra Sovyet Rusya egemenliğinden uzaklaşmasını ifade ediyor.

Gandhi’nin Hindistan’ında ve Güney Amerika’da da milliyetçilik, sömürgeciliğe karşı gelişen halk tepkisinin örgütlenmesini anlatır.

İslam dünyasında ise tam tersine milliyetçilik “Batı’nın şerrinden korunma” adına Batı’ya bağımlılığı, Batı’nın emrine girmeyi, Batı hesabına iradesini tatil etmeyi ifade eder. İslam dünyasının Batı’ya en bağımlı kesimleri, İslam dünyasının en milliyetçi kesimleridir.   

Bu teze “Öyle mi gerçekten?” dedirten, İslam dünyasında geleneksel sağ ile ulusal sağın karıştırılmasıdır. Daha doğrusu, Batı kaynaklı milliyetçiliğin ürünü olan ulusal sağın, geleneksel sağ kisvesine bürünmesi ve kendisini o kisve altında kabul ettirmesidir.

Geleneksel sağ, İslam dünyasında Soğuk Savaş döneminde,

1. Dinî emirlere uyma konusunda günlük yaşamı nasıl olursa olsun, dini inanca karşı savaşı onaylamayan,

2. Devletin “Komünist Rusya”nın yanında yer almasına karşı çıkan,

3. Devletçi ekonomiye karşı genellikle serbest ekonomiden yana olan,

4. Liderlerinin önemli bir kesimi geleneksel bir konuma sahip olan geniş bir halk kitlesinin siyasi tutumunu anlatıyor.

Bilinenin aksine geleneksel sağ, başındaki isimler dış güçlerle hangi ilişkiler içine girerse girsin dış güçlerin ülke siyasetine müdahalesinden hiç hoşlanmadı. Bağımsızlığı daima önemsedi, dışla bağlantısı kesinleşen isimleri “Ne yapalım idare edeceğiz” deme noktasında değilse reddetti, onların liderliğinden kurtulmaya çalıştı. Bunun için geleneksel sağın liderliğine gelmek isteyenler, dışarının adamı olmadığını ispat derdine düştü, muhalifleri de onların dışarının adamı olduğunu ispatlayabildikçe halkın gözünden düşürebildi.  En yakın örnek Süleyman Demirel’dir. Demirel, Mason olmadığını ispat için nice ter döktü. Muhalifleri ise “Morrison Süleyman” diyerek onun dışarıyla bağına işaret etti, bu işarete inanan her geleneksel sağ mensubu, Demirel’den yüz çevirdi ve “mümkün sınırlar içinde” dışarıdan bağımsız kalmaya çalıştığına inandığı partilere yöneldi.

Ulusal sağ ise ulusal solun sağ versiyonudur. Her ikisi de “Ortadoğu” için yapılan bir üretimdir. “Ortadoğu orduları” denen, dışarının emirlerini kendi ülke ve halklarının çıkarlarına tercih eden ve aynen “Ortadoğu” teriminin kendisi gibi üretilmiş ordu tipinin siyasetteki karşılığıdır. 

Ulusal sol,

1. İdeoloji olarak solcudur; ama aynı zamanda sol ideolojiyle çelişerek milliyetçidir. Milliyetçiliği, kendisini topluma kabul ettirmek için topluma karşı işlediği suçları meşrulaştırmak için kullanır.

2. Halkı cahil görür, halkın seçimine güvenmez; tercihlerini halka dayatır; ardından, dayattığı düşünceyi “halkın düşüncesi” diye öne sürer. Bu operasyonun ilk noktasında baskıcı; son noktasında ise bir sihirbaz kadar aldatıcıdır.  Yalan ve iftirayı meşru görür, bunun üzerinden bir propaganda geliştirir, kitleleri kendisine inandırır.

Batı, hem baskı yapma hem de yalan söyleme sahasında ulusal sola büyük kredi açmıştır. Bunun nedeni, ulusal solun, daima Batı’nın düşüncesini, buluşunu, uygulamasını kendi halkının düşünce, buluş ve pratiğinden üstün görmesi ve ulusal sol yönetimlerin Batı’nın çıkarlarına uymayı, Batı’ya teslim olmayı, Batı’ya hizmet etmeyi özümsemiş olmalarıdır. Ulusal sol yönetimler bu özümsemede o derece ileri gitmişler ki bu teslimiyetini sorgulayanlara işkence ettiler, onları yargısız infaz ettiler. Mısır’ın Mübarek’i de böyleydi; Irak’ın Saddam’ı da...

Ulusal sağ da, ulusal sol gibi,

1. Milliyetçilik iddiasındadır.

2. Rejimini halka dayatmada baskının ve iftiranın meşruiyetine inanır.

3. Kendisini sorgulatmaz.

Ama ulusal sağın, ulusal solla birebir örtüşen yönü, Batı’ya teslim olmayı, Batı’ya hizmet etmeyi benimsemesi ve bunun sorgulanmasını vatana ihanet olarak değerlendirip önünü kesmek için hukuksuzluğu meşru görmesidir. Bu sağın, eleştiriye açık geleneksel sağla ilgisi yoktur; geleneksel sağ yerli iken ulusal sağ, Batı kaynaklı güdümlü milliyetçiliği benimsemiş, asker karakterli üretilmiş bir yapıdır.

Ulusal sağ yönetimler, uluslararası sistemin isteği doğrultusunda iki yapıyı iç düşman görüyor: Ümmet fikriyatını savunanlar ve küreselleşme karşıtı milliyetçiler. Ümmet fikriyatını savunanlar Batı’nın küreselliğine karşı alternatif bir küreselleşme oluşturdukları için çok tehlikeli bulunurken küreselleşme karşıtı milliyetçiler “yerelciler” diye küçümsenmekte, yine de dışlanıp hizaya getirilmeye çalışılmaktadır.

İSLAM DÜNYASI ULUSAL SAĞA MI BIRAKILIYOR

Ulusal sağın İslam dünyasındaki en eski temsilcisi Suudi, Ürdün ve Fas rejimleridir. Yeni temsilcileri ise mevcut Mısır, Yemen, Irak yönetimleridir.

Ulusal sağın, ulusal soldan ayrılan nitelikleri de vardır:

1. Ulusal sol, Batı’nın yaşam tarzını yüceltip bunu kendi halkına dayatırken ulusal sağ, Batılı yaşam tarzını tasvip etmeme iddiasındadır. 

2. Ulusal sol, sol düşünce yapısıyla elit bir azınlığın ideolojisiyken ulusal sağ, kimi dini yapıları kendisine taban edinerek nispeten daha geniş bir kitleye dayanmaktadır. 

Ulusal sağ da ulusal sol gibi olağanüstü bir yönetim tarzıdır. Batı, olağan yöntemlerle İslam dünyasını elde tutamayacağına inanıyor. Bunun için halkın tercihine baskı veya kandırmayla el koyacak yapılarla işbirliği yoluna gidiyor.

Ulusal sağ arayışı, Batı’nın İslam dünyasındaki hâkimiyetini sürdürme arayışının bir neticesidir. Batı, dün ulusal sola açtığı krediyi bugün ulusal sağa açarken kendi yaşam tarzını dayatma gerçeğinde taviz veriyor görünüyor. Buna karşılık ekonomik, askeri ve siyasi çıkarlarını koruduğuna inanıyor. Ulusal sol yönetimleri ayakta tutma inadından vazgeçerken İslam dünyasındaki ekonomik, askeri ve siyasi çıkarlarını ulusal sağa emanet ediyor.

Yanlış anlaşılmasın; Batı, İslam dünyasında Batılı değerlerin teminatı ve İslam dünyasını parçalı tutacak bir unsur olarak ulusal soldan büsbütün vazgeçmiş değil. Bangladeş ve Kürt gerçeğinde olduğu gibi kimi toplumlarda hâlâ onu baskıyla toplumu laikleştirici bir araç olarak kullanıyor. Ama yönetim olarak ulusal solu İslam dünyasının geniş bir bölümünde iktidarda tutmanın realist bir yaklaşım olmadığına inanıyor. Bununla birlikte Sovyetlerin yıkılmasıyla geleneksel sağın da ondan iyice uzaklaştığını görüyor. Bu iki gücün yerine artık,

1. Ulusal solun yedekte tutulduğu ya da kısmen iktidara ortak edinildiği

2. Ulusal sağın ise kitleleri elde tutacağı ve iktidarın ön saflarında yer alacağı bir yapı öne sürüyor.

Ulusal sağ da ulusal sol gibi ülkenin dış politika üretmesini gerçekçi bulmuyor, politika üretiminde içeri ile sınırlı kalmayı, dışarıda ise uluslararası sistemle uyumlu çalışmayı gerçekçi buluyor. Bu görüş birçok kesimce ciddiye alınıyor, kabul görüyor, bu da onun için bir başarı ihtimali oluşturuyor.

Ulusal sağ, ulusal solda olduğu gibi kendisini devlet bürokrasisine, iş çevrelerine ve kimi milliyetçi partilere “bağımlı milliyetçilik” teziyle kabul ettirmeye çalışıyor. Uluslararası sistemin dünyayı bir köy gibi yönetme çabası karşısında devletin varlığını ve bütünlüğünü koruma adına teslim olmayı öneriyor. Uluslararası sistem çok güçlü, onun karşısında durursak yok oluruz, devletimizi korumak ve ulusumuzu yaşatmak için onunla işbirliği yapmak zorundayız. Milli çıkarlarımız bunu gerektiriyor, buna karşı çıkmak gerçekçi değildir, tehlikelidir. Buna karşı “ümmet”, “milli onur”, “milli irade” gibi tezlerle öne çıkmak maceraperestliktir. Bu tezleri öne süren siyasiler kendileriyle birlikte bizi de tehlikeye atıyorlar, onları iş başından uzaklaştıralım; uluslararası sistem bizim hayat tarzımıza müdahale etmeyecek, biz de buna karşılık israil’e karşı mücadele veren yapıların yanında yer almayacağız, komşularımızla uluslararası sisteme alternatif diye anlaşılabilecek ilişki ve ittifak arayışları içinde olmayacağız. Biz, uluslararası sisteme karşı çıkmayacağız, o sistemin içinde kalarak ilerlemenin yolunu arayacağız, diyor.

Irak bunu yaşıyor, Saddam döneminin laik Şii kanadı korunuyor; onlar iktidarın bir parçası veya yedeği durumunda, bununla birlikte Maliki’nin liderliğinde Şii Dava partisi sisteme kitle sağlıyor.

Mısır’ın yaşadığı da bunun ta kendisidir. Eski Nasır ve Mübarek kalıntısı ulusal sol korunuyor, çağdaşçı çevreler sistemin içinde yer alıyor veya yedekte tutuluyor. Liberal çevrelere bir rol veriliyor; ancak bunlar Mısır’ı idare etmede yetersiz kaldıklarından Suudi bağlantısı üzerinden Selefiler bir kitle olarak rejimin içine çekiliyor ve devletin en üst makamı cumhurbaşkanlığı da Sisi’nin şahsında onlara veriliyor.

Türkiye’de yapılmak istenen de budur. Ulusal sağda bir lider görünmediği için, liderlik ulusal sola veriliyor. İslam dünyasının değişime açık ülkeleri, değişime kapatılan ülkelerine benzetiliyor. Müslümanların değişimle rahat bir nefes almasına izin verilmiyor.

 

 

Modern ve Postmodern Silahlar: Medya ve Sosyal Medya

Medyada İslam karşıtı herhangi bir yazı ve görüntü ile karşılaştığımızda öfkelenmekten, sorgulamaktan çok hâlâ şaşırıyoruz. Her gün bu yöndeki bir haber ve etkinlikle karşılaşmak bile bizim medyaya karşı tutumumuzda şaşkınlık evresini atlamamızı sağlamıyor. Oysa şaşkınlık, istenmeyen bir durum karşısında ilk evredir. Makul bir süre sonra o evre’nin yerini başka evrelere bırakması gerekiyor. Bir evreden diğerine geçememek, bir evrede makul süreden fazla beklemek bir gecikmeyi, geri kalmayı ifade ediyor.

Medyaya karşı tutumumuzda neden şaşkınlık evresini geçemedik? Sorgulanmayı gerektiren bir husus ve bu husus, bizim medyayla ilişkimizi tasvir edip gözden geçirmemizi gerektiriyor.

 

MEDYA İSLAM KARŞITLIĞIYLA DOĞDU

“Ebü’l-Laklaka: (Batak Ese’ye) Ben öyle şey mi kabul ederim? (Hikmet Efendi’ye gizlice) Yan cebime ko. (Hikmet Efendi keseyi gizlice imamın yan cebine koyar.)

Atak Köse: Gizlice “Yan cebime ko” mu diyorsunuz?

Ebü’l-Laklaka: Hayır. Yan tarafımda durma, git diyorum. Ta ki benden şüphe etmeyesiniz.

Batak Ese: Galiba parayı almışa benziyorsunuz.

Ebü’l-Laklaka: Haşa, sümme haşa. Eğer paraya elimi sürdümse ellerim kırılsın.”

Bu metin çok şey ifade etmiyor görünse de Türkiye’de medyanın İslam karşıtlığının ne kadar köklü olduğunun en güçlü kanıtlarından bir kesit olarak duruyor.

Türk edebiyatının yayımlanan ilk tiyatro metni. Osmanlı’daki ilk özel gazete Tercüman-ı Ahval’da yayımlanmış. Konusu İslamî tarz evlilik. Dolayısıyla İslam’ın kalesini hedef alıyor. Oyunda Ebü’l-Laklaka denen kişi mahalle imamı. Kendisine verilen isim bile başlı başına bir hakaret barındırıyor. Ebü’l-Laklaka, “durmadan boş konuşan kişi” anlamında kullanılmış. Oyunda söz konusu kişi, ikiyüzlü, değerlerini menfaatleri uğruna satan biri olarak rollendirilmiş. Onun rolü üzerinden din görevlilerinin öyle kişiler olduğu zihinlere kazınmaya çalışılmıştır.

İlk özel gazetede yayımlanan bu ilk metin, medyanın İslam’a karşı tutumunun bütün tohumlarını barındırıyor. Metnin yayımlanış tarihi 1860. Yani metin 160 yıl önce yayımlanmış. Dolayısıyla medya bu coğrafyada 160 yıldır, yerine göre sinsice yerine göre açıkça İslam’la mücadele ediyor, “Kalem kılıçtan keskindir!” kanaatiyle İslam’a karşı, kılıç vazifesiyle kalem sallıyor. Gavurun kılıcına boyun eğmeyen Müslüman kafasını 160 yıldır kalemle delmek için taktikler geliştiriyor.

Medyanın ilk patronları Rum, Ermeni ve Yahudi gibi azınlıklara mensuplar, ilk kalemşorlarının bir kısmı da o azınlıklardan gelse de çoğunluğu azınlık sofralarında oturup Batı parasıyla hayatlarını idame eden züğürt masonlardır.    

Medya, çok dikkat çekici bir şekilde, 1860 yıllarından II. Abdülhamid’in tahtta iyice yer edindiği yıllara kadar yaklaşık otuz- kırk yıl İslam’a karşı fikir ve sanatla (!) mücadele etti. O yıllarda medya, bütün unsurları ile toplumu İslam akidesinden pozitivizme kaydırmak, Müslümanları İslam akidesinden koparıp Batı aklına taptırmak için didindi. Aynı zamanda aileyi hedef aldı.

II. Abdülhamid’in iktidarın iplerini eline geçirmesinden sonra ise İslam’a doğrudan hücum edemeyen medya, bütün donanımını İslam ahlakını çökertmek için kullandı. Denebilir ki tarihin en müptezel roman ve hikâyeleri o günlerde yazıldı. Ateist olduğu bilinen Nabizade Nazım’ın ahlaki değerleri hiçe sayan Karabibik romanı, 1890’da yayımlandı. Katı bir seküler olan Halit Ziya Uşaklıgil’in esfel Aşk-ı Memnu romanı 1899-1900 yıllarında Servet-i Fünûn dergisinde okuyucunun karşısına çıktı.

Bu dönemde İslam’a doğrudan saldıramayan muharrirlerin fikirden yana tercihi ise milliyetçiliktir. “Türk’ün kurtuluşu için, Türk’ün dinine küfretmek!” olarak özetlenebilecek o günün milliyetçiliği, özellikle gençleri İslam’dan uzaklaştırmanın en etkili araçlarından biri olarak öne çıktı. Öyle ki en azılı ateist yazarlar, milliyetçilik kamuflajı ile düşüncelerini gençlere aktardılar.

Abdülhamid’den sonra ise Abdullah Cevdet gibiler, İslam düşmanlıklarını ayan beyan ortaya koydular.

Cumhuriyet yıllarına gelindiğinde gazeteler artık, İslam karşıtı birer bülten gibiydi. Ahlak karşıtı yayınlar devam etti. Ama ondan öte her köşe yazarı, İslam’a karşı savaşan bir ideolog gibi öne sürüldü. Köşeler, İslam karşıtı birer metin olarak oluştu. Muhabirler de haberlerinin kabul görmesi ve konumlarının yükselmesi için İslam karşıtı haberleri itina ile aradılar, bulamadıklarında uydurdular. Müftünün keçisi çalındığında, “Müftü, keçi çaldı!” türü manşetler bugünlerde ve özellikle Ramazan aylarında atıldı. Buna irtica ile mücadele dendi. Oysa yaşanan Müslümanlar üzerinden İslam’ın yıpratılması stratejisinin bir parçasıydı.

1960’lı yıllardan sonra sinema da sürece yoğunca eklendi. Sinema, yukarıda sözü edilen oyundaki “Ebü’l-Laklaka” tipini hemen hemen her filme taşıdı. Din görevlileri üzerinden İslam’ı itibarsızlaştırma mücadelesi verdi ve bunu öylesine ustalıkla filmlere sindirdi ki… Dinine doğrudan hakaret eden biriyle karşılaşsa onu linç edecek olan toplum, o tür filmleri izleyip kahkahalar attı.

1980’li yıllarda Turgut Özal’ın iktidarında İslam karşıtı doğrudan yayıncılık, devletin içine yerleşmiş, Özal karşıtı uç bir grup genellikle sindi. Ama II. Abdülhamid günlerinde olduğu gibi aynı dönemde ahlak karşıtı yayınlar doruk yaptı. İslam’a doğrudan saldıramayanlar, İslam ahlakını vurarak amaçlarına ulaştılar. Özellikle yeni yeni açılan ve biri bizzat kendi ailesine ait olan özel televizyonlar, ahlak karşıtlığında sınır tanımadılar. Yine bu dönemde gazeteler, irtica haberciliği yayınlarını olduğu gibi sürdürdüler. Ne var ki toplum, eski toplum değildi. Her asparagas irtica haberi, toplumun daha da şuurlanmasına ve İslam karşıtı çevrelerden uzaklaşmasına vesile oldu.

 

DİNİ BULANDIRMA DÖNEMİ

28 Şubat günlerinde ise İslam’a karşı mücadele, tertemiz İslam dinini bulanık gösterme şeklinde kendini gösterdi. Burada izlenen yöntem, samimi ama kendisini iyi ifade edemeyen bir hocanın, İslam’ı bulanık gösteren kafası karışık birkaç ilahiyatçı veya gazetecinin karşısına çıkarılmasıydı. Bu dönemde horoz dövüşü misali düzenlenen televizyon münazaraları, toplumun zihnine yerleşmeye başlayan “Hak yol İslam! Tek yol İslam! Kurtuluş İslam’da!” söyleminin etkisizleştirilmesinde en önemli rolü oynadı. Pek çok kişi o münazaraları izleyip “Hangi İslam?” sorgulamasına daldı ve o dalıştan selametle çıkmayı başaramadı.

28 Şubat’ın daha belirgin bir medya faaliyeti ise “dinsiz diziler”in yaygınlaştırılmasıdır. Günümüzde TRT’nin de sürekli ürettiği “dinsiz diziler”den kasıt ateist fanatikliğiyle İslam’a hücum eden diziler değildir; cami, namaz, oruç, hac, tesettür gibi hiçbir İslamî unsur barındırmayan dizilerdir. Artık Ebü’l-Laklaka rolünün iş görmeyeceğini hatta tepki toplayıp maksadına aykırı iş göreceğini gören dizi üreticileri; onun yerine dinsiz bir hayat, dinsiz bir mutluluk ve dinsiz ama mutlu görünen rol modeller öne sürdüler. Bu taktik, öylesine sıkı önlemlerle uygulandı ki bir dönem basit mahalli dini söylemden bir şeyler barındıran Ekmek Teknesi’nin bile çizgisini sürdürmesine tahammül edemediler. 

 

YENİDEN AHLAK KARŞITLIĞI ODAKLI YAYIN DÖNEMİ

Ak Parti günlerine gelindiğinde Abdülhamid ve Özal günlerindeki taktik tekrarlandı; İslam’a doğrudan saldırmayı göze alamayan medya; bir kez daha ahlak karşıtı yayıncılıkta uç noktaya vardı. Bu dönemlerde ahlak karşıtı yayınlar, bu tür hükümetleri halkın gözünde yıpratmak için de çoğaltılır. Ama söz konusu hükümetler de kendilerini baskıcı olmakla itham eden Batı’nın yapılarına karşı “özgürlükçü”lüklerini ispatlamak için bu tür yayınlara alan açarlar. Bu aynı zamanda dini eğilimi olan iktidarları halkın gözünde anlamsızlaştırma, dolayısıyla onları tabansız bırakma taktiğidir. Ne yazık ki sağ iktidarların bunu doğru değerlendirdikleri söylenemez. 

Bu denklem içinde, son dönemde “dinsiz dizi” sektörü altın çağına ulaştı. Geçmişte TRT, haftada bir, bu tür dizi bölümü yayınlarken günümüzde günün her saatinde birkaç kanalda bu tür diziler oynanıyor.

On yıl boyunca reyting rekorları kıran ve dizi zincirinde binler rakamını geride bırakan diziler toplam beş dakikalık görüntüye denk gelen bir dini unsur kesiti barındırmıyor. Dizi, uzayda çekilircesine cami, namaz, Kur’an, oruç, hac ile ilgili hiçbir görüntüye yer vermiyor. Bir kısmı da özellikle menfi kişileri İslamî isimler ile oynatma sinsiliğini sürdürüyor.

Fakat Ak Parti Dönemi’nin en yıpratıcı yayınları, artık dizilerden de çok ilgi gören “Üçüncü Sayfa” gazeteciliğinin televizyona taşınması niteliğindeki programlardır. Toplum yaşamından kesitler sunuyor görünen ve kimi zaman detektifliğe, kimi zaman çöpçatanlığa yönelen bu programlarda sinsice bir yaklaşımla toplumun en dip kesimleri, İslamî bir görünüm içinde ekrana taşınıyor. Böylece İslam’ı Müslümanlar üzerinden itibarsızlaştırma stratejisi en müptezel taktikleriyle sürdürülüyor.

 Bu programlar, özellikle tesettürlü kadının yüce itibarına halel getirdi. “Müslüman aile” tasavvuruna leke sürdü. Zira malum mahallelerden ekrana taşınan müptezel tipler, söz konusu kişilerin itibarlı görünme hevesi kullanılarak ya da bizzat program sahiplerinin tercihleriyle dindar bir görünüm içinde ekrana taşınıyor. Onlar üzerinden bütün dindar kesimin itibarına zarar veriliyor. Dindar kesimin itibarı üzerinde de bizzat İslam’ın itibarına karşı bilinçli bir saldırı yapılıyor.

 

MEDYA NEDEN DEĞİŞMİYOR?

Medya değişmiyor zira patronları değişmiyor. Bugünün Türkiye’sinin büyük bir medya patronunun bağ, inanç, düşünce ve yaşam tarzı ile 1901 veya 1860’taki bir medya patronunun bağ, inanç, düşünce ve yaşam tarzı arasına kayda değer bir fark yok. Aynı tipler, sadece farklı dönemlere göre farklı taktiklere başvuruyorlar. Kendilerini rahat hissettiklerinde İslam’a doğrudan saldırıyorlar. Bu, mümkün değilse farklı taktikler ve özellikle ahlaksızlık üzerinden vuruyorlar. Üstelik toplumun geniş bir kesimi gibi iktidarlar da medyanın İslam’a doğrudan saldırmamasını “yeterli” görüyor, belki başarı sayıyor ve geriye kalan bütün taktiklerine duyarsız kalıyorlar. Bu da medya patronlarının hem elini hem önünü açıyor. Zira İslam’a doğrudan saldırmayan bir medya organizatörü, bizzat hükümetin ortağı ve sözcüsü gibi bir rol üstlenip çıkar elde edebiliyor.

 

MEDYA İLE İLGİLİ TUTUMDA NEDEN YOL ALINAMIYOR?

Medya ilgili ortaya konacak en iyi çözüm, alternatif bir medyanın üretilmesidir. Ne var ki medyanın fonksiyonu yeteri kadar anlaşılmadığından İslamî kesim kendi medyasını yeteri kadar desteklemiyor, ona sahip çıkmıyor, kendi medyasının, dezavantajlarından kurtulması için mühim bir gayret göstermiyor.

Çoğumuz, İslam karşıtı bir haberi eleştirip haber yapana hakaret etmeyi; İslamî bir haber üzerine düşünüp onu etrafımıza aktarmaktan daha sevaplı buluyoruz! Böyle olunca İslamî medyadan çok İslam karşıtı medyayı izliyoruz.

Bu da bizi İslam karşıtı medyanın eleştirmen okuru hâline getiriyor. Biz, böyle konumlanınca daha ötesine geçemiyoruz.

Öte yandan farkında olmadan biz, medyaya sadece kimi yazar ve muhabirlerin kimliği üzerinden bakıyoruz. Dolayısıyla her yanlışa “Bu İslam evladına ne oldu da böyle saptı?” basit sorusuyla yaklaşıyoruz. Oysa karşımızda ömrü iki yüzyıla yaklaşan kurumsal bir yapı var. Dönemine göre taktik geliştiren ama bizi İslamsız bırakma stratejisinden bir milim sapmayan bir kurumsal yapı…

İktidar bağlamında ise medyayı kapsayan bir kültür stratejisinin bulunmaması, medya konusunun hakkıyla masaya yatırılmasına, medyayı elinde bulunduran güçlerin kimliğinin sorgulanmasına ve onlara karşı güçlü bir medyanın kurulmasına engel oluyor.    

 

SOSYAL MEDYA GERÇEKTEN “SOSYAL” Mİ? 

Geçmişte gündemden haberdar olanlar,  durumu ifade için “Gazetede okumuştum, radyodan dinlemiştim…” diyorlardı. Bugün “Twitter’den duydum, Facebook’tan okudum, İnstegram’da gördüm, Youtube’den izledim” diyorlar.

Medya bile artık sosyal medyadan takip ediliyor. Sosyal medya, medyaya sadece baskın gelmiyor. Aynı zamanda medyanın sesini rafine ediyor ve kendi ölçüleri içinde kitlelere aktarıyor. Müslümanların geçmişte medya ile yaşadıkları sorunlar göz önünde bulundurulduğunda bu, gözden kaçırılamayacak bir değişimdir.

Geçmişin medyasını, hiç tereddütsüz İslam dünyasının eski diktatörleri ile özdeşleştirebiliriz. O diktatörler ne kadar zalim, ne kadar ölçüsüzse geçmişin medyası bir kat daha zalim, bir kat daha ölçüsüzdü. Acaba medyanın yerini tutan sosyal medya kim? Diktatörlerin yerine gelen çok taraflı bir “halk idaresi” mi, yoksa Hüsnü Mübarek’in yerini alan es-Sisî diktatörlüğü mü?

Geçmişte medyanın, günümüzde sosyal medyanın gücünü düşündüğümüzde sosyal medyayı tahlil etmek ve sosyal medyanın bu yönünü belirlemek zorundayız. Analizimizde bu bağlamda medyanın yerini sosyal medyaya bırakması ve bunun neticeleri üzerinde duracağız.

 

MEDYA UYGARLIĞI

Batı uygarlığı dediğimiz Avrupa’da boy veren uygarlık aslında bir medya uygarlığıdır. Nasıl ki İslam okuma ve yazma ile özdeşleşmişse Batı uygarlığı da medya ile özdeşleşmiştir.

Batı uygarlığının serüveni matbaanın bulunması ve medyanın oluşumuyla başlamıştır. Batı’da oluşan medya, toplum içinde yeni bir iktidar desteği oluşturmuş, günün iktidarlarını baskı altına almış, nihayetinde onların yıkımına giden yolda önemli bir rol oynamıştır. 

Batı’da mevcut uygarlık yapısına dayanan iktidar mekanizması oluştuktan sonra ise medya o iktidar mekanizmasını ayakta tutan temel kurumlardan biri olarak var olmuş. Bununla birlikte o iktidarların etki alanını Osmanlı ülkesi gibi coğrafyalara taşımış, istilaları kolaylaştırmıştır.

Özetle, aydınlanmadan emperyalizme Batı uygarlığının hiçbir faaliyeti medyasız düşünülemez. Batı uygarlığı, bir sermaye ve sömürü uygarlığıdır. Sermaye ve sömürünün oluşumu ve büyütülmesi, bilgi ve algı gerektirmiştir. Medya, bilgi üzerinden algı oluşturması yönüyle, sermaye ve sömürünün oluşmasında, Batı’nın neredeyse silahlı kuvvetleri kadar, belki de daha aktif bir rol oynamıştır.

Günümüzde klasik medya veya geleneksel medya denen eski Batı medyasının önemli bir özelliği, bir iktidara veya iktidar karşıtı gruba ait olması, onun hesabına iş görmesidir.

Geleneksel Batı medyası, devleti yöneten iktidarın veya ona karşı muhalefetin yayın organıdır. Her iki konumda da medyanın bir sahibi vardır ve medya onun taleplerine uygun olarak faaliyet göstermiştir. Hatta o günün dünyasında bir medya organı, özel mülkiyet olsa dahi yine iki güçten birinden yanadır ve onun adına vardır. Medyayı takip eden kitleler, onun bu niteliğinin farkındaydılar, haberi ona göre algılıyorlardı. O dönemde çoğu zaman iktidar savaşları, aynı zamanda medya savaşlarıydı ve toplum, bunun farkındaydı. 

İslam dünyası bağlamında ise medya, ilk dönemde Batı’nın propagandasını İslam dünyasına taşıyan bir araçtır. Bilateşbih Hz. Peygamber salallahü aleyhi vesellem’in davetinde mektup ne ise Batı’nın İslam dünyasına kendisini duyurmasında medya odur. Ama Hz. Peygamber, insanları hür iradeleriyle baş başa bırakırken Batı, medya ile kitlelere farklı bir baskı yöntemi uygulamıştır.

Hz. Peygamberin amacı insanları kula kulluktan kurtarıp Allah’a kul etmektir. Batı’nın amacı ise Müslümanları Allah’a kulluktan kula kulluğa irtica ettirmektir.

Batı medyası bunun için toplumu vahiyden koparıp ideolojilerin etki alanına çekmeye çalışmıştır. Ama Batı medyası ve Batı etkisindeki medya, sadece vahiy ile uğraşmamış, vahye inanan insanla da uğraşmış, Müslümanı itibarsızlaştırıp devirmek, etkinliğini azaltıp diskalifiye etmek için sürekli onun aleyhinde yayın yapmıştır.

Geçmişin Türkiye medyasındaki İslam karşıtlığını da bu bağlamda değerlendirmek gerekir. Müslüman kitleler de bunun farkındaydılar ve nesillerini medyanın yıkımından korumak için değerli bir mücadele verdiler. Nihayetinde kendilerini itibarsızlaştırmak için yayın yapan medyayı kendileri itibarsızlaştırmayı başardılar. Öyle ki henüz sosyal medya söz konusu değil iken Türkiye’de çoğu zaman merkez medya da denen geleneksel medya ölmüştü. Zira toplum “Gazete yazmışsa yalandır!” diyecek kadar medyayı güvenilirler listesinden atmıştı. Özellikle söz konusu İslam ve dindar kesim olunca medyanın diliyle konuşmak büyük ayıp sayılırdı. Medyanın diliyle konuşan kişiler, taraf sayılır ve medyaya itibar edilmediği gibi onlara da itibar edilmezdi.

Bugün artık o merkez medya hâlâ vardır ama artık daha çok sosyal medya aracılığıyla sesini duyurmaktadır.

Biz, medyanın sahiplerini biliyorduk ve ona göre vaziyet alıyorduk. Peki ya sosyal medya? Örneğin haber X gazetesinde çıkmışsa ona itibar etmeyiz. Ama ya aynı gazetenin üç muhabiri, sosyal medya imkânlarını kullanarak haber yayıyorlarsa o haberlere karşı nasıl bir tutum takınacağız? Bu noktada bir netliğin olmadığını görmek için büyük bir araştırmaya gerek yok herhâlde.

 

SOSYAL MEDYA SAHİPSİZ Mİ?

“Sosyal medya”, geleneksel medyanın küçük bir gruba ait olmasına karşı, topluma açık medya anlamında kullanılır.

Bir şeyin sosyal olması, aynı zamanda sahiplik açısından kamuya açık olması, kamuya ait olması anlamında bilinir. Dolayısıyla geçmişin medyasının dar sahipliğine karşı sosyal medyanın amme malı olması ümit edilir.

Öyle midir? İlk bakışta öyledir: Geleneksel medyanın sınırlı bir çevreden sınırlı bir yazar kesimine karşı, sosyal medya hepimize açıktır, dolayısıyla hepimizindir, hepimizin sesini karşılıksız olarak duyurur, sadece ekonomik yanı belli kişilere bakar.

Yine yüzeysel bir bakışta, sosyal medya, sosyal olmakla toplumun sesini duyuran bağlantısız bir aktivist gibidir. Dolayısıyla haber sosyal medyaya aitse ise aslında kimseye ait olmayan bağımsız bir sestir, haktan, adaletten yana bir yankıdır.

Ne yazık ki meselenin derinliğine bakıldığında gerçeklik bundan fersah fersah uzaktır. Zira ismen sosyal olan medya, hakikatte sosyal değil, belli bir yapıya aittir, toplumsal değil, dünyaya tahakküm edenlere ait özel bir sestir.

Geçmişin medyasında Yahudi karşıtı bir haber göremezdiniz. Bugünün sosyal medyasında da Yahudi karşıtı iki cümle yazdığınızda hesabınıza uyarı gelmektedir? Yine geçmişin medyası, sayfalarının önemli bir kısmını İslam düşmanlığına ayırırdı. Bugünün sosyal medyasında İslam’a yönelik her hakaret serbestçe yayımlanmakta, cezalandırılmak bir yana, bizzat ödüllendirilmektedir. Bu yanıyla bugünün sosyal medyası, geçmişin geleneksel medyasının sadece mini ekranlara yansımış biçimi gibidir. O günün medyası, İslam dünyası bağlamında uluslararası güçlere hizmet ettiği gibi, bugünün sosyal medyası da küresel güçlere hizmet etmektedir. 

Geçmişin medyası özel mülkiyet, bugünün sosyal medyası toplumsal ise bu kadar benzerlik neden? Bu sorunun cevabını sosyal medya platformlarının şirket sicillerinde bulmak mümkündür.

Güçlü sosyal medya yapılarından Twitter’in ortaklarından Biz Stone Yahudidir. İnstegram ve Watshab’ı elinde bulunduran Facebook’un sahibi, vicdanını israil’den yana satmış  bir Yahudi… Youtub’u da elinde bulunduran en güçlü arama motorlarından Google’un sahibi de yine Yahudi…

Burada Yahudiler lehine bir tekelleşmenin olduğu açık… Bu tekel, her bireye kendisini az çok duyurma imkânı verirken onu aynı zamanda ağı içine çekmekte ve kendi yayın politikasının bir tüketicisi hâline getirmektedir. Dolayısıyla sosyal medya kullanıcısı ağa katılırken aynı zamanda ağa takılmaktadır. Geçmişte siz para verip haber imkânlarından istifade ederken bugün ağa takılmayı kabul karşılığında haber imkânlarından istifade etmektesiniz.

Bu ilişki ortaya sadece reklamla ilişikli, büyük bir sermaye değil, aynı zamanda devasa bir güç çıkarmıştır. Geçmişte medya, iktidarlar yıkıp iktidarlar kurarken bugün sosyal medya, iktidarları bunaltıp devirebilmektedir.

Sosyal medyanın gücü açısından Batı tarihinde iki vaka bir tür test için kullanılmıştır: 2011 Londra isyanı ve yine 2011 New York Wall Street olayları.

Her iki vakada da sosyal meydanın hem kitleleri sokağa dökme hem sokağa dökülen kitleleri durdurma kabiliyetinin olduğu anlaşılmıştır. Bu netice, sosyal medyanın kontrol edilebilir bir silah olduğu kanaatini pekiştirmiş ve tabiri caizse onu siyasal ve sosyal vaka üretip yönlendirmekte seri bir silah hâline getirmiştir.

Şahi topu ve kullanışlı tüfek türleri, Osmanlı’yı Batı karşısında güçlendirdiği gibi, yine buharlı gemi, lokomotif, uçak ve tank, Batı’yı dünyanın diğer kesimleri karşısında öne çıkardığı gibi, sosyal medya da Batı’yı dünyanın diğer güçleri karşısında bir adım daha öne çıkarmıştır.

İslam dünyasında, Arap Baharı ve Gezi olayları, sosyal medyanın gücünü gösteren vakalar olarak tarihe geçmiştir. Arap Baharı’nda iktidarlar değişmiş, Gezi olaylarında ise vaka başarısız olmuştur. Ancak bu başarısızlık, küresel güçleri sosyal medyayı hükümetlere karşı silah olarak kullanmaktan uzaklaştırmamıştır.

Mesele sadece siyasal iktidarlar değildir. Sosyal medya, değerler iktidarının yıkılması için de bir silah olarak kullanılmaktadır. Geçmişte medya üzerinden İslam karşıtlığı yayıldığı gibi günümüzde de sosyal medyada ilgili hesap ve taglar özel yöntemlerle desteklenip öne çıkarılarak İslam karşıtlığı için kullanılabilmekte ya da evlilik karşıtlığının kitleler tarafından benimsenmesi sağlanmaktadır. Geçmişte medya üzerinden fuhuş reklamı yapıldığı gibi günümüzde sosyal medya üzerinden eşcinsellik normalleştirilmeye çalışılmaktadır. Dolayısıyla sosyal medya, farklı bir değerler sisteminin oluşmasında aktif rol oynayabilmektedir.

Eski Batı’yı Batı yapan bir yönüyle medyaydı. Bugünkü yeni Batı’yı temsil eden neo liberal ABD’yi de ABD yapan, ona ABD olma gücü veren bir yanıyla sosyal medyadır. Geçmişin yıkıcı Batı değerleri medya üzerinden yayılmış, kültürel istila yoluyla kabul ettirilmiştir. Bugünün daha yıkıcı neo liberal Batı değerleri de sosyal medya üzerinden yayılmak ve farklı bir baskı yöntemiyle kabul ettirilmek istenmektedir.

 

NASIL KARŞI KONABİLİR?

Geçmişte nispeten basit ve etkili yöntemlerle medyaya karşı koyabilirdiniz. Gazeteyi satın almaz, televizyonu açmazdınız. Böylece ailenizi medyanın şerrinden kısmen dahi olsa korurdunuz.

Halbuki 2021 yılı Ocak ayı verilerine göre, dünyada 4,66 milyar kişi internet kullanmaktadır. Bunun 4,20 milyarı sosyal medya kullanıcısı imiş. Yani dünya nüfusunun yüzde 53’ü sosyal medya kullanıyor. Türkiye’de ise Nisan 2021 verilerine göre toplumun yüzde doksanı, herhangi bir telefon sahibi. Yüzde seksen dokuzunda akıllı telefonun bulunduğu öne sürülüyor. Türkiye nüfusunun yüzde yetmiş ikisi internete ulaşıyor. Bir günde ortalama 7 saat 29 dakikayı internette geçirip, 2 saat 51 dakika sosyal medya kullanıyoruz. Ülkede aktif sosyal medya kullanıcısı sayısı tam 54 milyon. Yani ülke nüfusunun yüzde 64’ü sosyal medya platformlarını aktif şekilde takip ediyor.

Sosyal medyaya bu kadar açılmak, aslında sosyal medya üzerinden gerçekleştirmek istenen değişime o kadar açık hâle gelmektir.

Bu istenmeyen değişime nasıl karşı konur? Sosyal medyadaki müspet hesapların gücü ne yazık ki geçmişteki küçük İslâmî gazetelerin merkez medya karşısındaki gücünden daha çok değildir. Öyleyse ne yapılmalı? Hiç kuşkusuz, sorunlar çözümsüz değildir, zira insan, ilahi iktidar dışında herhangi bir muktedir güce mahkûm olmaktan uzak yaratılmıştır. Sosyal medyanın değerler karşıtı örgütlenmesine karşı da bir çözüm bulmak mümkündür.

 

 

Savaş aracı bir ödül: Bilimsel Nobel ve siyasî Nobel

Nobel Ödülleri 1901’den bu yana Alfred Bernard Nobel’in vasiyetiyle ve onun adına veriliyor.

Nobel, barut üretiminde yenilikler yapan bir patlayıcı kaşifidir. Nobel’in ailesi de silah satarak zenginleşmiş; 1850’li yılların başındaki Kırım Savaşı’nda Osmanlı’ya karşı Ruslar için silah üreterek çok para kazanmıştır.

Nobel, silah üretmeyi iş edinen bir ailenin çocuğu olarak daha çok para kazanmak için daha öldürücü patlayıcılar üretmeye hayatını adadı. Onun arayış ve buluşları, “insanoğlunun yıkım gücünü artırdı”. Nitekim 1896’da öldüğünde bir gazete “Ölüm tüccarı öldü!” diye başlık atmış.

Ödüllerin sponsoru, İsveç Kraliyet ailesidir. Ödülleri Kraliyet ailesi adına İsveç Kraliyet Bilimler Akademisi, İsveç Akademisi, Karolinska Enstitüsü ve Norveç Nobel Komitesi veriyor. Ödül, fizik, kimya, fizyoloji ve tıbbın yanında barış ve alanlarında da veriliyor.

Neden böyle bir silah üreticisinin adına bir barış ödülü? Böyle bir çelişki neyle izah edilir? Herhalde Nobel’in azabı azalsın diye vermiyorlardır?

Bilinen şu ki devletlerin verdikleri hiçbir ödül siyasî amaçlardan bağımsız değildir. Bilim Nobel Ödülleri vardır, bir de edebiyat ve “barış” adı altlarında tamamen siyasi olanı.

Nobel Bilim Ödülleri, siyasetten bağımsız mı? Değil herhâlde. Nobel Edebiyat Ödülü ve Nobel Barış Ödülü’ne gelince onların her yanı siyasi, hem de dünyayı yöneten güçler adına en tepeden siyasîdir.

Bunun için Nobel Bilim Ödülü, genel anlamda sessiz sedasız karşılanırken Nobel Barış Ödülü her tören öncesi ve sonrasında bir dizi tartışmaya yol açar.

Nobel Barış Ödülü’nü alanlar arasında en başta Roosevelt ve en sonda Obama olmak üzere bir dizi ABD Başkanı vardır. Hangi ABD başkanı barışa nasıl hizmet etmiş? Sadece onlara verilen ödüller bile aslında Nobel Barış Ödülü’nün nasıl küresel sistemin Sağ yanının bir siyaset aracına dönüştüğü çok rahat anlaşılır.

İslam dünyasına gelince Nobel Barış Ödülü İslam dünyasından ilk kez 1978’de Enver Sedat’a verildi. Camp David anlaşmasına karşılık ödül onunla Menahem Begin arasında paylaştırıldı. 1994’te ise ödülü Yaser Arafat alır ama yine İsrail’den Şimon Perez ve İzak Rabin ile paylaşır.

Gülmek mi gerek, ağlamak mı?

Ödül, barış için ama para kazanmak üzere patlayıcı merakı olan birine verilince ortada şaşılacak bir hâl yok. Ama dünya toplumlarının bu korkunç propaganda çağında bu ödülün gerçekten bir “barış ödülü” olduğuna inandırılmış olmaları insanı hem güldürüyor hem ağlatıyor. Gülünç yanı, bu büyük çelişkidir. Ağlanacak yanı, dünya toplumlarının Batı tarafından böylesine kandırılabilmiş olmasıdır.

2018 Nobel Barış Ödülü, bu hâl üzerine, Denis Mukwege ve Nadia Murad arasında paylaştırıldı. Denis, Siyahî bir doktor. Nadia Murad ise, ilgili haberlere göre DAEŞ’in Musul ve çevresini ele geçirmesinden sonra esir alınmış ve sonra kaçabilmiş bir Yezidi kadın…

Ödül DAEŞ’le mücadeleye mi verildi? DAEŞ üzerinden İslam karşıtlarına mı? Yoksa Nadia üzerinden Yezidîlere mi? Ya da bambaşka bir amaçla mı?

Bir kere ödül için, bir Siyahî ve bir Yezidî’nin seçilmiş olması manidardır. Her ikisi de azınlık mensubudur.  Batı, Trump’la “azınlık” siyasetini bırakmadı, yeni bir boyuta taşıdı. Siyahîler bir dünya azınlığıdır. Yezidîler ise İslam dünyasının bir azınlığı. Biz, söze onlarla devam edelim.

Yezidîlerin hikayesi Şeyh Adî b. Müsâfir ile başlar. Bugünkü Suriye-Lübnan sınırındaki Ba‘lebek’te muhtemelen H. 467/ M. 1074’te dünyaya gelir, 557/1162’de Hâkkari çevresinde vefat eder ve Musul’un 65 km. kuzeyindeki Lâliş Dağı’nda bulunan zaviyesine gömülür. Şeyh Adî;  Şeyh Abdülkadir-i Geylânî, Ebû Necîb Sühreverdî, Ebü’l-Vefâ el-Hulvânî, Hammâd ed-Debbâs, Ahmed er-Rifâî, Ahmed ez-Za‘ferânî ve Akıl el-Menbicî gibi devrinin tanınmış şeyhleri ile görüştü, kalabalık bir kafile ile hacca gidip Kâbe’yi ziyaret ettikten sonra dört sene Medine’de kalıp Bağdat, Şam, Halep gibi şehirleri dolaştı. Şeyh Adî’ye birçok kerametler isnat edilir.  Öyle ki çağdaşı Şeyh Abdülkadir-i Geylânî onu devrinin manevi sultanı olarak kabul etmiş ve “Şayet peygamberlik çile çekilerek kazanılan bir şey olsaydı, onu Adî elde ederdi” demiştir. Sonraki şahsiyetlerden İbn Teymiyye de Şeyh Adî ve ona tâbi olanların İslâm’a bağlı sâlih ve takvâ sahibi kişiler olduğunu belirtmiştir.

Şeyh Adî’ye sıkıca bağlı müritleri tarafından pek çok şey atfedilmiştir ama onu ana çizgiden ayıran Emevî ailesine duyduğu şiddetli muhabbettir. Nitekim, Yezidî adı da Yezid savunusuyla ilişkilendirilebilir. Ancak daha açık olanı Şeyh Adî’nin, tarikatını Emevî halifelerinden Hakem b. Mervân’la ilişkilendirmesi, silsilesine Hakem’i de yerleştirmiş olmasıdır.

Şeyh Adî’nin tarikatı daha sonra, bir ihtimal Adî isimli, Müslüman olduğunu söyleyen bir Hıristiyan keşiş tarafından Eski İran dinlerine ait unsurlar katılarak İslam’a tam zıt bir yöne kaydırılmıştır.

Öyle ki Yezidîler, Şeytanı kutsadılar ve ona lanet okuyan Müslümanları kendi mukaddesatlarına hakaret etmekle itham ettiler, onlara karşı saldırıya geçtiler. 

Temizliğe önem vermeyen, halkın okuma yazma öğrenmesini dine ihanet olarak niteleyen Yezidî pirleri, bir Yezidî’nin hastalığından kurtulmasına karşılık bir Müslüman ilim talebesinin hunharca öldürülmesi gibi ritüeller dahi ürettiler. Müslümanlara yönelik akıl almaz cinayetler işlediler.

Buna rağmen, İslam’ın azınlıklara karşı hoşgörüsünden istifade ederek yüzyıllar boyunca İslam dünyasında varlıklarını sürdürdüler. Batı’ya karşı yüzyıllarca cihad eden İslam dünyası kendisini arkadan hançerleyen bu azınlık grubunu, “suçlu” ve “suçsuz” gruplandırarak katliam konusu yapmadı, onun varlığını koruması için ortam oluşturdu. Batı’da var mı böyle bir azınlık hikâyesi, kesinlikle yok.

Modern döneme geldiğimizde Yezidîler öğrendikleri yolda gittiler, Kafkasya’da Müslümanlara karşı Rusları desteklediler. Ermenistan’da Müslümanlarla özdeşleştirilmemek için resmi makamlara başvurup Müslüman Kürt olmadıklarını, Yezidî diye ayrı bir azınlık olduklarını kabul ettirdiler. BAAS Dönemi Irak’ında da aynı yolda durarak Saddam Hüseyin’e başvurup Kürt olmadıklarını, Yezid’in soyundan gelen Emevi ailesi mensubu olduklarını iddia ettiler. Saddam Hüseyin de Yezidîleri kayıtlara böyle geçirdi, onlara ayrıcalıklar tanıdı, pek çoğunu başta işkenceci olmak üzere BAAS’ın kirli işlerinde kullandı.

Eğer Nobel Barış Ödülü, gerçek bir barış ödülü olsaydı, inançta İslam’a tam zıt bir noktada yer almalarına ve Müslümanlara karşı her tür kirli eylemlerine rağmen Yezidîlere müsamaha gösteren İslam dünyasına verilmeli değil miydi?

Yapılan, bunun tam tersidir. Ödülü Nadia’ya verenler, kendilerince bir taşla birkaç kuş vuruyorlar:

Batı’da yerleşik Müslümanların haklarının tanınmasından yana olan Batılılar, Müslümanların haklarını azınlıklar çerçevesinde görüyorlar. Ödülü Nadia’ya verenler, Müslümanları DAEŞ’le özdeşleştirerek bu vicdan sahibi Batılılara bir mesaj veriyorlar. Bakın diyorlar, sizin azınlık gördüğünüz Müslümanlar, kendi içlerindeki azınlıklara ne yapıyorlar? Azınlıklara zulmedenler, azınlık haklarından yararlandırılır mı? Batı’nın mühim tezinin demokrasiye karşı olanlar, demokratik haklardan yararlanamaz olunca bu mesaj ne yazık ki yerini buluyor. Batı’da Müslümanların haklarının tanınmasından yana olanların aklını çelecek unsurlar taşıyor.

Ödülü verenlerin bir mesajı da Kürtleredir. Ödülü verenler, Kürtleri Yezidîler gibi İslam’dan uzaklaştıkları takdirde sahipleneceklerini ilan etmiş oluyorlar. Yezidîlerin Kürtlükten çıkmak için gösterdikleri bunca çabaya, Saddam Hüseyin gibi birine intisap etmelerine rağmen onları Kürtlerle özdeşleştirmeyi ve nihayetinde kardeşlerine karşı bir düşman olarak örgütlemeyi hedefliyorlar.

Ödülü verenlerin büyük mesajı ise bütün dünyayadır. Dünya Trump’la birlikte Batı’nın azınlık politikasında bir değişim tahminine sahipti. Ödülü verenler, Trump’ın medeniyetler çatışmasına “Evet!” ama azınlıkları ihmaline “Hayır!” diyorlar. Zaten Trump da Bernard Lewis’in bir projesi olarak başlatılan azınlıklara sahip çıkma politikasını hiç ihmal etmiş değildir. Batı’nın azınlıkları önce mağdur edip sonra kullanarak, sonra bir daha mağdur etme döngüsünü sürdüreceğinin her an mesajını veriyor.

Özetle Batı kıtasında değişen bir şey yok… Emperyalizm hâlâ kendi ana yolunda ama post modern araçlarla yürümeye devam ediyor.

Ona karşı İslam’ın yüceliğine sarılmaktan başka bir yol da görünmüyor. 

Emperyalizmle işbirliği: Kim düşman, kim işbirlikçi?

Emperyalizm, kelime manasıyla “yayılmacalık”tır. Ama Batı’nın, dünyanın diğer kesimlerine karşı sömürgeci yayılmacılığı ile mefhumlaşmıştır.

Emperyalizm denince akla Batı geldiği gibi, sömürgeci denince de akla Batı gelir. Dolayısıyla emperyalizmle işbirliği en öz anlamıyla Batı’ya işbirliğini ifade eder.

Emperyalizmle işbirliği, Batı dışındaki dünyada yönetimlerin veya kimi yapılanmaların Batı’ya kurduğu bağı ifade etmek için kullanılmıştır. Her ne kadar sol, Batı’nın ana muhalifliğini halklar adına istila etmek için bu mefhuma el koyup onu Batı’nın sadece NATO paktıyla ilişkilendirerek kullanmışsa da gerçekte emperyalizmle işbirliği halkların, ülkelerin yönetimlerinin Batı’ya bağımlılığını ifade etmek için karşılaştıkları en etkili terimlerden biri olmuştur.

Bu kavram, ülkelerin sistemlerinin ve o sistemlerin başındaki kişilerin milletlerinin aleyhine çalıştığını, ülkelerini sömürmek, ülkelerinin zenginliklerine el koymak için projeler yapanların çıkarına iş gördüğünü, dolayısıyla hain olduğunu anlatır.

İslam âleminde 20. Yüzyılda yönetimler Batı ile işbirliği içinde, halklar Batı’ya muhalifti. O yapı içinde halkın, idarecilerin konumlarını tanımlamak için buldukları en etkili sözlerden biri “emperyalistlerin işbirlikçisi”dir.  

Geçen yüzyıl boyunca Müslüman halk, Batı’ya çalışan idarecileri fırsat buldukça emperyalizmle işbirliği ile suçlar; liderlerin önemli bir bölümü de öyle olmadıklarını ispatlamaya çalışmıştır. 

O idarecilerden solcu olanlar,  söylemine el koymuş, bütün muhaliflerini emperyalizmle işbirliği ile suçlayarak yavuz hırsızın ev sahibini bastırması misali onları bastırmış, bu değerli söylemden yoksun bırakmaya çalışmıştır. 

Sağcılar ise Batı’yla geliştirdikleri ilişkinin dostluk ve müttefiklik sınırında kaldığını ispatlamaya çalışmış, bununla birlikte “emperyalizmle işbirliği” mefhumunu kullanmadan “dış düşmanlarla işbirliği içinde olan iç düşmanlar” söylemi üzerinden sol kesimleri vurmuştur. 

Gerçekte İslam dünyasında emperyalizmin işbirlikçisi kimdi? İslam dünyasında kim iç düşmandı, kim işbirlikçiydi?

Aradan geçen zamanla, sol görünen bir kesimin Sovyet Rusya ayakta iken bile  “sosyal demokrasi, ulusal sol, demokratik sol” söylemleri üzerinden Batı’yla sıkı bağlar kurduğu anlaşıldı. Bu yapılar Batı’ya tamamen bağlanmışlar; Batı’nın müttefiki olmaktan veya eski tabirlerden biriyle “vasal”ı olmaktan öte, Batı’nın mutlak tabisi, bir tür memlûku (kölemeni) haline gelmişlerdir. Bu süreçte sağın ana kesimi ise Batı’ya ne kadar yaklaşırsa yaklaşsın bağımsızlığını kaybetmeme, Batı için bir müttefik olarak kalacak sınırlarda durma mücadelesi vermiştir. Sağın ana kesimi, hiçbir zaman sosyal demokratlar, demokratik solcular, ulusal solcular düzeyinde Batı’ya teslim olmamış, Batı da hiçbir zaman onlara güvendiği kadar sağa güvenmemiş, sağı müttefik kabul etmemiştir. Bu, ifade edilirken kimi kral ve emir ailelerinin istisna şahıslar dışında sağ siyaset bağlamında ele alınmayacağını bilmekte yarar vardır.

21. yüzyıla geçerken Batı’nın İslam âleminde en büyük projelerinden biri sözü edilen sol gruplar düzeyinde bir sağ üretmekti; “Ilımlı İslam” diye ifade edilen bu projenin tutmayacağı kısa sürede anlaşılınca daha doğrusu Batı’nın önemli bir kesimi bu projenin Batı açısından değeri konusunda ikna olmayınca Batı yeni bir arayışa girdi. İslam aleminde Sovyet sonrası eski komünist/ sosyalist solu, mezhep veya etnik azınlıkları ve günahını seven bir kitleyi yeni işbirlikçiler olarak değerlendirdi; bunları eski sosyal demokrat, ulusal sol, demokratik sol gruplarına katmaya çalıştı; elindeki yeni ürettiği Ilımlı İslam gruplarından çizgi değiştirmeyenleri onların üzerine ekledi, ortaya post modern bir Batı işbirlikçisi cephe çıkardı.

Post modern edebiyatı izah etmek ne kadar zorsa, Ahmet Altan ve Elif Şafak örneğinde olduğu gibi sağ bir dindara onların Mevlana’dan veya fikir özgürlüğünden söz ederken evimize girmelerini sağlayacak kapıyı/pencereyi/tüneli aradıklarını anlatmak insanı ne kadar yorucu oluyorsa bu cepheyi izah etmek de o kadar zordur, o kadar yorucudur.

Şu şahıs veya parti düne kadar sosyalist değil miydi? Bugün nasıl ABD işbirlikçisi olur? Şu ülke ABD’yi İslamî literatürde en ağır ifadeyle kötülerken onun ABD ile doğrudan çalıştığını nasıl söylersiniz? Yılların çoğunluk olmanın verdiği saflıkla düşünen, muhalefetini hep yeneceğini düşünüp analiz etmeyen ana dindar yapısı (İslam aleminin çoğunluğu) bu soruları samimi olarak soruyor çünkü meseleyi hakikaten anlamıyor.

Post modernizmin en büyük sermayesi de gücü de bu izah edilmezliğidir; zalimliği gibi işbirlikçiliğinin de sıradan insana izah edilememesidir.

Oysa bilenler açısından mesele alabildiğine basittir:

Batı’nın İslam alemindeki en büyük stratejisi İslam alemini parçalı tutarak İslam coğrafyasında etkinliğini korumaktır.

Batı, bu düzlemde fikre, günlük hayattaki duruşa bakmıyor; fikirlerin/tutumların yakın ve uzak gelecekte Batı’nı iflah olmaz düşmanı geleneksel/ana İslamî yapıya hizmet edip etmeyeceğine bakıyor.

Bunun için en uçları kendisine yakın görebiliyor, kendisine en çok düşman tanıttığının hakikatte en büyük dostu olabiliyor.

Bu noktada İslam aleminde emperyalizme muhalif görünürken “siyaseti ABD ile uyuşan” kimse yoktur. Siyasetlerini bilerek ABD ile uyumlu tutan yapılar vardır. Bunlar inançsal, etnik, ideolojik veya günahsal bir çıkar karşılığında ABD’nin İslam alemini emperyalizm adına parçalı tutma siyasetini satın alıyorlar, ABD ile bilinçli bir şekilde işbirliği yapıyorlar.

Dolayısıyla Suudi yönetimi ABD’nin ne kadar işbirlikçisi ise hatta Suudi’deki kimi sağ görüşlü isimlerden daha emperyalist işbirlikçisidirler.

Ne geçmişleri buna mani ne tarihsel söylemleri ne içinde bulundukları hâl onların bu vaziyetini örtebilir. Ama soldan devraldıkları bir propaganda tarzı ile emperyalizme karşı duranları sürekli emperyalist işbirlikçisi olmakla, ABD ile çalışmakla suçlamaya da devam edeceklerdir. Onların bu propagandası ne yazık ki saf insanları aldatacaktır.

Bu post modern dönemin bir gerçeğidir. Gündemin sıcak konusu başta olmak üzere İslam âlemindeki duruma bu post modern tablo içinde/yeni işbirlikçilik formunu görerek bakmakta yarar vardır.

 

 

 

 

 

 

 

Haricilik ya da Müslümanların anarşistleri

 “Hariciler”, Hakem olayından dolayı Hz. Ali’ye (ra) karşı isyan edip Kufe’den çıkan grup olarak bilinir. Bu, aslı itibari ile kesinlikle doğru bir tanımdır. Ancak kapsam itibari ile eksiktir.

Haricileri tarihin bir aşamasında gelip geçen bir grup olarak görmek, tarihi dondurmaktır. Tarihin dondurulması, bugünün ve yarının anlaşılmasına karşı tehlikeli bir tutumdur. Tarihin dondurulması, bir olayın tarihin sadece bir aşamasında olduğunu ve bir daha olmayacağı anlamında kullanılır. Bu tutum, kıyası ortadan kaldırır ve tarihten dersler çıkarmayı engeller.

İlk Hariciler Hakem Olayı’ndan sonra Hz. Ali’ye karşı isyan edenlerdi. Ya sonraki Hariciler? Haricilik, tarihte bir kez yaşandı ve olup bitti mi?

Oysa Hz. Ali’nin şehadetinden sonra da Kufe’ye çok uzak diyarlarda da Müslümanların Harici olarak niteledikleri gruplar oluşmuştur. İlk dönem Müslümanları belli özelliklere sahip gruplara Harici demişlerdir.

Ortak bir görüş oluşmasa da ve hatta “Harici” sıfatı kimi zaman çağın tağutlarına karşı kıyam eden Müslümanlar için bir itham olarak kullanılsa da tarihe bakıp günün Harici yapılanmalarını tanımak, mümkün olmayan bir durum değildir.

Bununla birlikte “sosyal mühendislik” denen toplumsal olayları yönlendirme kabiliyetinin elektronik mühendisliği neredeyse geride bıraktığı bir çağda dış güçler tarafından “Harici üretimi” de ne yazık ki mümkündür.

Hariciliğin, iddiasının aksine; nakilden çok akla, fikirden çok duyguya dayanması, “yıkma” konusunda insan nefsini sonuna kadar tatmin etmesi ve hüküm verme konusunda kişiye adeta sınırsız bir özgürlük tanıyan, insanı Allah’a kulluk adına ilahlaştıran yapısıyla, gençler ve özgürlük düşkünü “Bedevi/Dağlı” toplumlar içinde oldukça cazibeli bir akımdır.

Batılılar tarafından “Müslümanların anarşistleri” olarak değerlendirilen, varlıkları sözde eşitlik ve özgürlükçü bir güç olarak, gerçekte İslam’a karşı yıkım kabiliyetlerinden dolayı sevinçle karşılanan Haricilerin tutumları her dönem ilgi çekici ve günümüz açısından medyatik olmuştur. Çoğu zaman ise bu medya desteği “Müslümanların anarşistleri’’ni artırma adına bilinçli yapılmıştır.

 

 İLK HARİCİLER

Onlara “kadim Hariciler” demek de mümkündür. İslam tarihinde Hariciliğin başlangıç noktası olarak Hz. Ali ile Muaviye arasındaki Hakem Olayı gösterilir. Ama aslında Hakem Olayı’na yapılan itiraz, Hariciliğin başlangıcı değil, patlama noktasıdır.

Haricilik, ondan önce Hz. Osman’a karşı organize edilen isyanın özünde, o isyanda yer alan kimi kişilerin tutumlarında vardır. (Hatta akımın kökleri Resulullah’ın dönemine kadar gitmektedir.)

Burada söz konusu olan bir fikirden çok bir itiraz karakteridir. Tarihçilerin çoğunun psikolojik alt yapısını atlayıp sadece sosyolojik alt yapısıyla açıkladıkları ve “Bedevilik kaynaklı” dedikleri bir itiraz karakteri… Kararsız, değişken, her şeyden çok sadece “itiraz etmeden duramama”, önce itiraz edip sonra itirazına delil bulma ile açıklanabilecek bir itiraz, bir isyan karakteri…

Muaviye ve taraftarları, Kur’an-ı Kerim’i mızrakların ucuna takıp Hz. Ali’nin ordusunun karşısına çıktıklarında Hz. Ali, bunu bir oyun olarak gördü ve onlara karşı savaşın sürdürülmesini istedi. Ancak Harici eğilimliler, konuyu zahiri ile değerlendirip savaşın sürdürülmesine karşı çıktılar.

Bu kargaşa karşısında savaş durdurulup Hz. Ali (ra) hakem tayinine razı edilince bu sefer de, ‘’Sen nasıl olur da hakem tayin edersin,  “Hüküm ancak Allah’ındır”, sen Allah’ın hükmüne karşı hakem tayin ederek kafir oldun’’ dediler ve onun ordusundan ayrıldılar. Liderleri Abdullah bin Vehb  er-Râsibî ile birlikte Küfe yakınlarındaki Harura’ya gidip Hz. Ali’ye karşı savaş hazırlıkları yaptılar.

“Haricî " kavramı, onların bu tutumuyla ilgili olarak “çıkmak, itaatten ayrılıp isyan etmek" anlamındaki hurûc kökünden "ayrılan, isyan eden" mânasında bir sıfat olarak türetilmiştir. Topluluk, Hariciyye ve Havaric olarak adlandırılmıştır. Haricilere karşı fikir belirtenler onların bu isimlerinin terim anlamını  "insanlardan, dinden, haktan veya Hz. Ali'den uzaklaşan ve yönetime karşı ayaklanarak cemaatten çıkanlar" anlamında kullanmışlardır. Kendileri ise Havâric ismini, "kâfirlerin arasından çıkarak Allah'a ve peygamberine hicret edenler" (en-Nisâ 4/100), "kâfirlerle her türlü bağı koparanlar" anlamında kullanırlar. Hâricîlere, Sıffîn olayının ardından taraflarca benimsenen hakemlere rızâ göstermeyi reddetmelerinden dolayı “Muhakkime”, Hz. Ali'den ayrıldıktan sonra ilk toplandıkları yer olan Harûrâ'ya nisbetle Harûriyye ve buradaki reisleri Abdullah b. Vehb er-Râsibî’ye izafeten Vehbiyye adları da verilmiştir.

Kadim Hariciler, Hz. Osman (ra) ve Hz. Ali’yi (ra) tekfir ediyorlardı; onlara göre Hz. Osman (ra) adaletten ayrılmış, Hz. Ali de Cemel Vakası’nda karşısındaki ordudan ele geçirdiği kişilere esir muamelesi yapmamak ve onların mallarını ganimet saymamaktan başlayarak Hakem Olayı ve bu olaydan sonra yapılan sözleşmelerdeki kimi ayrıntılarla kafir olmuş, kendisine karşı savaşılmayı hak etmişti.

Hz. Ali (ra), Haricilik fikir aşamasında iken onlara karşı fikirle mücadele etti, kendisi ve Hz. Abdullah İbn-i Abbas (ra) gibi sahabeler onlarla tartıştı, onların binlercesini ikna etti. Ancak Hariciler, yol kesip insanları öldürmeye başlayınca onlara karşı savaştı. Onlar, kendisini ve güzide sahabeleri tekfir etseler de onların tekfir edilmesine ve “münafık” olarak adlandırılmasına karşı çıktı. 

HARİCİLERİN ÖZELLİKLERİ

Haricilerin özellikleri Hadis üzerinden nas ve onlarla karşılaşanlar üzerinden gözlem ile sabittir. Hadislerde onların dış özellikleri kadar amelleri hakkında da ayrıntılı bilgi verilmiştir. Gözlemler, bu hadis-i şeriflerin Hz. Resulullah’ın birer mucizesi olduğunu ortaya koymuş, onun Peygamberliğine dair deliller arasında yer almıştır.

Buna göre Hariciler,

1. Fedakâr ve ibadete düşkündüler:

Hariciler, görüşlerinde o kadar samimi idiler ki kendileri için en çok beğendikleri isimlerden biri "Allah yolunda savaşıp O'nun rızâsı için canlarını ve mallarını satan ve Allah'ın da bunları cennete karşılık satın aldığı kimseler" anlamındaki ( et-Tevbe 9/111) “Şurrat”tır.

Onlar, yaptıklarının kendilerini cennete götüreceğine yüzde yüz inanmışlar; amaçlarına ulaşmak için bütün varlıklarını harcamaktan, kendilerini göz göre göre tehlikeye atmaktan asla çekinmemişlerdir. Onlar açısından “fedakârlık”, davalarının hak olduğunun tek delili gibi olmuş, fedakârlığı “kendilerine çağrı” aracı edinmişler, bu delili ispatlamak için canlarını feda etmişlerdir.

Gecelerini ibadetle geçirmişler, öyle ki alınlarında secde izi oluşmuş; başkaları onları görünce itidal üzerine olan Müslümanlardan daha samimi zannetmişlerdir. 

2. Kılıçları küfre dönük değil, Müslümanlara yönelikti:

Hariciler, takıntılı bir topluluktur ve Müslümanlarla uğraşmak, onların en bilinen takıntısıdır. Haricilere göre kendilerinden başka yeryüzünde Müslüman yoktur. Kendilerine katılmayıp kendilerine Müslüman, diyenler yeryüzünün en kötü insanlarıdır, onların, hanımlarının ve çocuklarının katli caizdir. Yeryüzü diğer kâfirlerden önce onlardan temizlenmelidir.

Bu tutumlarındaki aşırılıkları ile pek çok hikâyeye konu olmuşlar. Onlarla karşılaşan Müslümanlar, “Biz, Müslümanız dersek bizi mutlaka imtihan ederler, onların mantığınca muhakkak bir yerde imtihanı kaybeder ve öldürülürüz” diye düşünmüşler; hile-i şeriyeye başvurarak “Biz ehl-i kitabız” diyerek onların şerrinden korunmuşlardır.

3. Tutumları çelişkiliydi:

Hariciler, haram konusunda hassas ama Müslüman kanı dökme konusunda cömerttiler. Bununla ilgili rivayet edilen olaylar arasında en korkuncu büyük sahabe, Hz. Resulullah’ın (S. A. V.) muhibbi Hz. Habbab bin Eret’in oğlu Abdullah’ın başına gelenlerdir.

Abdullah bin Habbab, hamile cariyesi ile birlikte onlarla karşılaşır; onu şehid etmekle kalmazlar, cariyesinin karnını deşerek onu ve karnındaki çocuğunu da şehid ederler. Bir süre sonra bu topluluk bir Hristiyan’a ait bir hurma bahçesine denk gelir, onlardan biri oradan bir hurma alır, ağzına koyar, arkadaşı “Allah’tan kork, o bir zimminin hurmasıdır” deyince hurmayı ağzından atar, hatta bir habere göre bir domuza denk gelir ve onu vurmak isterlerken onun yabani değil, bir Hristiyan’a ait olduğunu anlayınca onu öldürmekten vazgeçerler.

Yine kimi âlimlerin onlara denk gelince onların şerrinden korunmak için “Ben, müşrikim, henüz Müslüman olmadım” diyerek ellerinden kurtulduğu rivayet edilir.  

4. Büyük topluluklar oluşturamadılar:

Hariciler, itirazcı yapılarıyla önce başkalarını, sonra arkadaşlarını tekfir etme hastalığı yüzünden hiçbir zaman büyük yapılar oluşturamamışlar; bölünmüşler, birbirlerini katletmişler ve dağılmışlardır.

5. İntikamcıydılar:

Hariciler, beşeri topluluklarda olduğu gibi davalarını kendilerinden katledilenlerin intikamı üzerinden sürdürdüler. Bedevi gelenekle de örtüşen bu tutum, onlar arasında küçük dayanışma gruplarının oluşmasına sebep olmuştur.

6. Kadınları da cephede savaşırdı:

Kimi Harici grupların kadınları da cephede onlarla birlikte savaşırdı. O kadınların en ünlülerinden biri Şebîb b. Yezîd eş-Şeybânî'nin hanımı Gazale’dir.

Şebib b. Yezid, Mardin’in Dara ve Nusaybin çevresinde, bugün kimi yapıların İslam dünyasının değişik yerlerinde kurdukları kantonlara benzer bir kanton kurmuştu. Hanımı Gazele de cephede savaşıyordu. Haccâc'ın güçlü ordusunu sadece kırk kişilik kuvvetiyle bozguna uğratan Gazale, onun hâkim olduğu Kufe’nin camisinde iki rek'at namaz kılacağına, ilk rek'atta Bakara, ikinci rek'atta Âl-i İmrân Sûresi’ni okuyacağına söz vermiş ve sözünü yerine getirmişti. Gazâle'nin bu cesaretini öğrenen Haccâc-ı Zalim, onun meydan okuyuşları karşısında sarayına sığınmış, onun korkusundan sarayını tahkim edip çevresine daha çok kuvvet yerleştirmek zorunda kalmıştı. Haccâc'ın gönderdiği dört orduyu mağlûp eden Gazale beşincisiyle savaşırken arkadan vurularak can vermiştir.

7. Eşitlikçiydiler:

Hariciler, bütün Bedevi toplumlarındaki “eşitlik” hastalığına müptela idiler; kendilerini onlarla eşit gördüklerinden düşünme haklarını İslam emirlerine ve âlimlere devretmeye karşı çıkar; bu eşitlik hastalığı onları isyankârlığa götürürdü.

Eşitlikçi tutumları, Haricileri temsilci seçmekten alıkoyar, bir tür “doğrudan demokrasi” denen yönetim tarzına götürür. Bu da onların büyük devletler kurmalarına daima engel olur, kurdukları yapılar kantonları asla geçmez. 

 

HARİCİ PSİKOLOJİSİ

Hariciler, “Hüküm ancak Allah’ındır” iddiasıyla ortaya çıksalar da kendilerini Allah’ın eri olarak gördüklerinden hükmü nihayetinde kendilerinde görürler. İnsanı farkında olarak veya olmayarak ilahlık iddiasına götüren bu eğilim, Hariciye “Her şeyi bilirim ve dilediğimce hükmederim” özgürlüğü sağlar. Harici bu özgürlükle çoğu zaman birkaç dakikayı geçmeyen mahkemeler kurar, o an muhatabının kalbindeki imanın yokluğuna karar verir ve hüküm sahibi olarak onu derhal infaz eder.

Bu konudaki tutumları Komünist yapılardaki insan öldürme hak ve özgürlük iddiasını andırmakta ve Komünistlerde olduğu gibi onlara da hüküm verme düşkünü gençlerin ilgi duymasına yol açmaktadır.

 

 

HARİCİ ÜRETİMİNE DUYULAN İLGİNİN SEBEBİ

Günümüzde uluslararası sistemin Harici üretimi veya tanıtımına gösterdiği ilginin nedeni, bu özellikler çerçevesinde kolayca anlaşılmaktadır.

İslam dünyasının dizaynında Şarkıyatçıların Haricilikle ilgili tespitlerinin önemli bir etkisinden söz edilebilir. Nihayetinde Hariciler, Hz. Ali radiyallahü anh’ın iktidarını engelledikleri gibi sonraki dönemde de istikrarın oluşmasına engel olmuşlardır.

İslam dünyazı bugün Asr-ı Saadet’i ihya etmek isterken Hariciler, Küfe’nin fitnelerini canlandırıyorlar. O fitne, Bizans’ın yüzyıllar boyu yaşamasında etkili olduğu gibi, İslam dünyasının içinde de sonu gelen çatışmalara yol açmıştır.

Hariciler, düzen ve istikrara ihtiyaç duyan İslam âleminde itirazcı-eşitlikçi yapıları ile toplumsal dokuyu bozmaya; Müslümanlara yönelen kılıçları ile Müslümanlar arasında savaşların çıkmasına ve kan dökücü karakterleri ile İslam toplumlarına laik sistemleri aratmaya araç olabilecek bir yapıdalar. Böyle bir yapı uluslararası sistem için bulunmaz bir silahtır.

Bununla birlikte günümüzde İslam âleminde Hariciliği andıran hareketlerin çoğu gerçekte bastırılan Arap milliyetçiliğinin yansımalarıdır. Ezilen Arap halklarının tepkisi gençlikte uç tepkilere yol açmakta, bu tepki dış kaynaklarca da yönlendirilince bir örgüte dönüşmekte ve bu örgütler, bilinçli bir tutumla İslam âleminin temsilcileri diye tanıtılarak kontrollü olarak büyütülmektedir.

Uluslararası sistemin onlarla ilgili beklentisi, onların önce İslam toplumunun dokusunu bozmaları, ardından iç ihtilafa düşerek kendilerini imha etmeleridir. Bu yönüyle önce yerleşim alanı bombalayan, sonra kendi kendisini imha eden bir insansız hava aracına benzerler.

 

Haricilerin Tetiklediği Bölünmeye Karşı Çözüm

İslam alemi, kendi tarihinin kuşkusuz en ağır kaoslarından birini yaşıyor. İslam coğrafyasının önemli bir kısmı işgal altında... İşgal altında görünmeyen İslam ülkeleri de kendi başlarına hiçbir projelerini uygulayabilecek durumda değiller.

 

Bunun için Müslümanlar İslam dünyasının hiçbir problemine özgürce el atamıyor. El attıkları hiçbir bir problemin çözümü konusunda ittifakı sağlayamıyor.

 

Kaosumuz, sadece askeri veya siyasi değildir. Aynı zamanda ilmi ve fikridir. Dünyayı bize bu kaosu yaşatan Batı`nın gözüyle tanıma ve tarif etme gibi ağır bir ilmi ve fikri problem yaşıyoruz. Üstelik dünyadaki herhangi bir konuyu değil, kendimizle ilgili konularda bile Batı, bizim için kavram üretiyor ya da bize ait kavramaları kendince anlamlandırıyor. Bu yüzden dün bize ait olan bir kavram, bugün bize ait görünmüyor. Dün bizi birleştiren bir kavramın bugün bizi bölmesinden endişe ediyoruz ya da bize hiçbir zararı olmayan bir kavramın bize düşmanlık için gündeme getirildiği zannına kapılabiliyoruz.

 

Her alanda kendimizi yenilememize, yeniden organize olmamıza gereksinim vardır. Ama nasıl?

 

İslam dünyası ilk kez bir kaos yaşamıyor. Bizden önceki Müslümanlar da büyük kaoslar yaşadılar ve o kaoslardan çıkmayı başardılar.

 

Bizden öncekilerin kaostan çıkma tecrübesi bizim için yol gösterici olacaktır: Haçlı işgali ve Moğol seferleri ya da I. Dünya Savaşı…

 

İslam alemi, Haçlı Seferlerinin yol açtığı ağır işgal kaosundan Ehl-i Sünnet`in etrafında birleşerek kurtuldu. Bunu herhalde inkâr edebilecek hiç kimse yoktur. İnkâr etmek bir yana hiçbir mezhep ya da meşrebin mensubunun doğruluğunu tartışamayacağı kadar açık bir hakikattir.

 

Ehl-i Sünnet, bir mezhep değildir; zihniyet olarak İslam`ın en kucaklayıcı yapısı; nüfus olarak da ezici çoğunluğu oluşturan en büyük gücüdür. Dolayısıyla  İslam`ın en geniş şemsiyesidir. Ehl-i Kıble olan herkesin altına girebileceği kadar geniş bir şemsiye… Diğerleri, kendilerinden başka hiç kimseyi kabul etmediklerinden zorunlu bir bölünmeye yol açarken Ehl-i Sünnet, kendisi gibi olmayana da “Ben Müslümanım” dedikten sonra kendi yaşam sahasında yer ayırabilen yapısıyla  Müslümanları buluşturuyor.  Ümmetin farklı renkleri de bu buluşmayı onaylıyor.  Ümmetin ezici bir çoğunluğu dün olduğu gibi bugün de kendisini Ehl-i Sünnet şemsiyesinin altında görüyor.

 

Ehl-i Sünnet, bununla birlikte İslam`ın vurucu gücüdür, yüzyıllar boyunca küfürle yapılmış bütün savaşları yöneten, İslam`ı küfrün fiziki saldırılarından başarıyla koruyan bir güç. Bunun için hangi mezhebin mensubu olursa olsun küfürle çarpışma söz konusu olduğunda yardımı Ehl-i Sünnet`ten ummuştur.

 

Haçlı Seferleri`ne bakın, mutedil mezhepler bir yana, Haşhaşi İsmaililer bile zaman zaman Ehl-i Sünnet`e sığınmışlar, Ehl-i Sünnet de onları, hakkıyla muhafaza etmiştir, onları korumasına karşılık kendi meşrebinden dönmeye de zorlamamıştır. Onlar, Haçlılarla işbirliği yapmadıkları ya da anarşizme yol açmadıkları takdirde Ehl-i Sünnet`in hakim oldukları coğrafyada varlıklarını koruyabilmişlerdir. Daha mutedil İsmaililerden Fatimilerin İmamı el-Adid ise Haçlılar Mısır`a saldırdıklarında kadınlarının saçlarından bir demedi bir zarf içine koyup Şam`a, Nûreddin Zengî Hazretlerine göndermiş ve ona “Sen, bu Müslüman kadınlarının saçlarının Haçlılar tarafından koklanmasını istemezsin. O hâlde bize yardım et!” demiş de Şîrkûh Hazretleri oraya yeğeni Selahaddin ile beraber sefer düzenleyip Haçlıları kovmuşlardır.

 

Sonra Moğol istilası… İslam alemi,  o zor dönemde mezhep ve tartışmalarını aşarak Ehl-i Sünnet etrafında buluşunca zafere ulaşmıştır.

 

Endülüs`te de Ehl-i Sünnet diri oldukça Endülüs ayakta kalmıştır. Ama felsefi tartışmalar içinde zayıflatıldığında ümmetin harcı çürümüş ve Endülüs kaybedilmiştir.

 

Sonra I. Dünya Savaşı… Ehl-i Sünnet`in zaferin kazanılmasında nasıl bir kurtuluş şemsiyesi olarak görüldüğünü Kutu`l-Amara Müslümanlarına sorun ya da bunun önemine vakıf, kendilerini  Ehl-i Sünnet olarak tarif etmeyen ama ümmetin önderliğinin ancak Ehl-i Sünnet için mümkün olduğunu gören Hindistan-Pakistan Müslümanlarına…

 

İngilizlerin bize oynadıkları en kötü oyunlardan biri, Ehl-i Sünnet`in “Sünnicilik” adı altında Selefilikle tarif edilmesidir. Selefiliğin Ehl-i Sünnet`in kendisi olması bir yana yüzlerce yıl İslam alemi, Selefi meşreplerin Ehl-i Sünnet sayılıp sayılmayacağını tartışmış ve Selefilik, her meşrep gibi Ehl-i Sünnet şemsiyesi altında kendisine yer bulsa da Ehl-i Sünnet`le ihtilaf içinde kabul edilmiştir. Zira her şeyden önce Selefilik, dışlayıcıdır, kendi yolundan başka yola varlık hakkı tanımaz. Ehl-i Sünnet`in esası ise küfrü her çeşidiyle reddederken İslam`ın hiçbir rengini şemsiyesinin altından atmamasıdır, kendisine “Ben Müslümanım” diyen herkese mescidinde yer vermesi, onlar kendi mescidine gelmeseler bile onları tekfir etmemesi, onları korumak gerektiğinde hakkıyla korumasıdır. 

 

Selefi Sünnicilik, sadece bir meşreptir. Bu meşrep, asla ümmetin önderliğini üstelenemez. Zira önderlik kucaklayıcı olmayı gerektiriyor.

 

İngilizler ve onun devamı olan Amerikalılar, Suudi`nin imkânlarından yararlanarak İslam aleminde Ehl-i Sünnet`i Selefilikle özdeşleştirdiler. Onların gayesi, İslam dünyasını şemsiyesiz bırakmak, İslam dünyasını en büyük nüfusun toplandığı alanda ihtilafa düşürmek, onların gayesi İslam`ın tarih boyunca muhafızlığını üstlenmiş yapıyı dağıtmak ve nihayetinde İslam`ı bitirmektir. İslam dünyasının bu büyük güçten umudunu kesmesi için medya güçlerini kullandılar. Hepimizin zihin dünyasında Ehl-i Sünnet`in diğer meşrep ve mezhepler gibi bir mezhep olduğu, ona sahip çıkmanın da mezhepçilik olduğunu kurmaya çalıştılar ve bu yönde epey de yol aldılar.

 

İşte biz, İngilizlerin bizi sürükledikleri bu yolda ilerledikçe daha fazla bölündük, kaosumuz daha fazla büyüdü. Zaman zaman kimi azınlık yapılara umut bağladığımız bile oldu. Yüzde onun yüzde doksanı yönlendirmesinin en doğrusu olacağı gibi İslam tarihi boyunca hiç denenmemiş bir yolun bizim için yol olabileceği düşüncesine sürüklendik. O yüzde onun bir kısmı da yüzde doksanın yolunu terk edip onu kendisine benzetmesi çabası içine girdi. Bunun tamamlayıncaya kadar İslam aleminin kaç yüzyıl kaybedebileceğini ya da İslam aleminin bu garip yer değiştirme operasyonuna tabi olurken varlığını koruyup koruyamayacağını hiç düşünmedi. Zira hiçbir zaman İslam aleminin tamamını kendi koşulları içinde düşünecek kadar büyümemişti.

 

Bugün bunun mümkün olmadığı artık açıkça anlaşılmıştır. Çözüm, dışlayıcı olmayan, her mezhep ve meşrebe kendi şemsiyesi altında yer ayırabilen, ayakta olduğunda İslam`ın ayakta olduğu, mağdur olduğunda ise İslam`ın mağdur olduğu Ehl-i Sünnet`i ihya etmek, onu her tür Selefi Sünnicilikte ve Sünnicilik olarak adlandırabilecek her tür başka versiyondan ayrı düşünerek ümmetin gövdesi olarak görmektir.

 

Bunun dışındaki her çaba lokal anlamda ne sonuçlar verirse versin ümmet bağlamında sadece beyhude değildir. Aynı zamanda İslam`ı imha etmek isteyenlerin işini kolaylaştıracak bir çaba niteliğinde olacaktır.

 

Tekkeler neden kapatıldı?

Mustafa Kemal, 30 Ağustos 1925’te Kastamonu’da yaptığı bir konuşmada “Ölülerden medet ummak, medeni bir cemiyet için lekedir. Efendiler ve ey millet, biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler ve meczuplar memleketi olamaz. En doğru en hakiki tarikat, medeniyet tarikatıdır.” diyerek tekkelerin kapatılacağının işaretini verdi.  30 Kasım 1925’te çıkarılan 677 sayılı kanunla bütün tekkeler kapatıldı.

30 Kasım tarihi aslında sadece Batı illeri için geçerliydi. İslamî yaşamla ilgili yasaklayıcı kararlar, 28 Şubat sürecinde vuku bulduğu gibi önce Doğu’da kanun dışı olarak uygulanır; ardından uygulama (deneme) süresindeki tepkilere ve sorunlara bakılarak uygulamaya uygun tüm Türkiye’yi kapsayıcı kanunlar çıkarılır. 

Haziran 1925’te Şeyh Said, darağacına götürülürken “Şeyhlerin tekke ve zaviyelerde kendilerine Allah süsü vererek halkı kendilerine taptırmak gibi fiiller işlediğinin anlaşılıyor”  denilerek Şark İstiklal Mahkemesi’nin yargı bölgesindeki tasavvuf dergâhları herhangi bir yasal dayanağı olmadan kapatılmış; 30 Kasım’da çıkarılan kanunla o uygulama bütün Türkiye’ye yayılmıştı. Neden?

 

TEKKELER NEDEN KAPATILDI?

Tekkeler tasavvuf dergâhlarıdır. Çoğu, bir zikir yeri, bir buluşma yeri, bir aşhane ve bir medrese vakfiyesinden oluşan birer külliyedir.

Miladî 19. yüzyıldan itibaren bu külliyelere karşı bir tepki örgütleniyordu. Tepkinin iki kaynağı vardı. Biri içeriden, diğeri dışarıdan...

İçerideki tepki, Vehhabîlerden; dışarıdaki tepki Batıcı modernistlerden kaynaklanıyordu. Vehhabîler, modernizme düşmandılar. Hatta o günlerde teknik aletlerin bile kullanılmasını kâfirlere benzemek olarak gördüklerine dair haberler yayılıyordu. Ama tasavvuf dergâhları konusunda modernistlerle aynı fikirdeydiler.

İki tarafın da iddiasına göre tasavvuf dergâhları, birer hurafe merkezi haline gelmişti. Burada Allah’a ibadet edilmiyor, şeyhlere tapılıyordu.  Cumhuriyet Dönemi’nin en keskin modernistlerinden Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun “Nur Baba Tekkesi” romanındaki görüntüyle Vehhabilerin tekkelere yönelik iddiaları neredeyse örtüşüyordu.

Vehhabilik, Osmanlı’ya karşı bir örgütlenme olarak geliştiğinden, kanunun çıktığı dönemde İstanbul’da Vehhabîliğini duyuran kimse yoktu. Ama Hilafetin kaldırılmasında görüşü “dinî gerekçe” kabul edilen Seyyit Efendi gibi kişiler kendilerini “Selefi” olarak tanıtıyorlar ve tasavvuf dergâhlarının kapatılmasından memnun kalıyorlardı.

Acaba bu dergâhları kapatan neydi? Hurafelere batmak mı? Tasavvuf dergâhları halka açık dergâhlardır. Halkla doğrudan iletişim içinde olan kurumların her zaman suiistimale uğrama ve yozlaşma tehlikesi vardır.

Tasavvuf kurumlarında da her dönem amacından sapma, bozulma işaretleri ve vakaları görülmüştür. Tasavvuf dergâhları bozulmasaydı, tasavvuf içinde o kadar ihya hareketi doğmazdı. Miladî 986 ile 1072 yılları arasında yaşayan İmam Kuşeyrî, daha o günlerde, tasavvuf dergâhlarının bozulmasından şikâyet ediyordu. İmam İbn-i Teymiye dâhil İslam âlimlerinin neredeyse tamamı tarafından güvenilir bulunan Kuşeyrî, “Kuşeyrî Risalesi” olarak bilinen ünlü eserini bu bozulmaya karşı yazmıştı.

Tasavvuf önderi İmam Kuşeyri yaklaşık bin yıl önce böyle bir eseri yazma nedenini açıklarken giriş bölümünde aynen şunları söylüyordu:

“Şu şiir bu hali çok güzel anlatır:

‘Çadırları onların çadırlarına benziyor, hâlbuki görüyorum ki çadırların içinde duran kabilenin kadınları, sevgilimin kabilesine ait çadırların kadınlarından farklı!’

Şimdi sûfiler şekil ve kıyafet bakımından eski sûfilere benziyor ama ruh ve muhteva bakımından başkalaşmışlardır.

Tasavvuf yolunda bir duraklama ve gevşeme baş göstermiştir. Daha doğrusu bu yol hakiki manasıyla yok olup gitmiştir. Kendileriyle hidayete ulaşılan şeyhler vefat edip gitmiş, şeyhlerin gidişatına ve âdetlerine tâbi olan gençler azalmış, verâ´ kaybolmuş, verâ´ sergisi durulmuş, tamah kuvvetlenmiş, ihtirasın kökleri ve bağları güçlenmiştir. Şeriata hürmet hissi kalplerden zail olmuştur. Dine karşı kayıtsızlığı, menfaat temin etmenin en güvenilir vasıtası olarak kabul eden zamanın sofuları, haram ile helal arasında fark görmez olmuşlar, dine ve din büyüklerine karşı saygısız olmayı, din haline getirmişlerdir. İbadet etmeyi hafife almışlar, namaz kılmayı ve oruç tutmayı basit bir şey saymışlar, gaflet meydanında at koşturmuşlar, nefsanî arzulara kendilerini teslim etmişler, işlenmesi mahzurlu olan şeyleri hiç aldırmadan işlemişler; halktan, kadınlardan ve zalim devlet adamlarından temin ettikleri şeylerden hiç çekinmeden faydalanmışlardır.”

Dikkat edin sanki dün yazılmış gibi, hatta sanki bugün yazılmış gibi...

Ama Kuşeyrî tasavvufu yasaklayın, demiyordu. Onun yerine bir ıslah projesi olarak kabul edilebilecek Risale’sini yazıyordu.

Önce Kuşeyrî ile sonra ondan genişçe etkilenen İmam Gazalî Hazretleri ile tasavvuf dergâhları toparlandı, ilimle bütünleşti, yeni bir yola girdi; bir sonraki miladi asırda, Selahaddin-i Eyyübî tasavvuf dergâhlarını artırmayı bir devlet politikası haline getirdiği hâlde bazı tasavvuf anlayışlarına karşı tedbirler geliştirmek zorunda kaldı. Onun da tutumuna hâkim olan ihya idi.

Şeyh Halid-i Zülcenaheyn El Şehrezorî El Bağdadî Hazretleri, Miladî 1800’lerin başında irşadına başladığında yöredeki Kadirî dergâhlarına sinmiş, çıkarcı kişilerle uğraşmak zorunda kalmıştı. O bu çıkarcı kişilere karşı aynen Selahaddin-i Eyyübî Hazretleri gibi iyileri destekleyerek ve büyük bir âlim olarak iyiyi bizzat inşa ederek yıkımı değil, ihyayı seçti.

 Sonraki dönemde Mısır’da İmam Hasan El Benna, Türkiye’de Üstad Bediüzzaman, Pakistan’da Üstad Mevdudî tarikat yerine cemaati önerirken de asla yıkımı tercih etmediler. İmam Hasan El Benna kendisinin önce Halidî-Nakşî, sonra Şazelî geleneğinden geldiğini daima beyan etti.  Üstad Bediüzzaman kendini Şeyh Halid-i Bağdadî’den manevi bir hâlle icazet almış gördü. Üstad Mevdudî, İsmail Şehid Hareketi başta olmak üzere Hindistan’da İngilizlere karşı mücadele veren dergâhları metheden yazılar yazdı, bu konuda “İslam’da İhya Hareketleri” adlı bir de kitap yayımladı. Kitapta Nakşibendî tarikatının önderi İmam-ı Rabbanî Hazretlerini büyük ihya önderleri arasında tanıttı.

“Modernistlerin tutumu neden bundan farklıydı?” sorusunu sormak abes olabilir. Ama konunun anlaşılması için sormak ve buna Vehhabileri ve onlardan etkilenen kimi yapıları da ekleyerek cevabı bulmak zorundayız.

Sorumuzun cevabı, Miladî 19. yüzyıl ve 20. yüzyıl İslam dünyası kurtuluş hareketlerinin yapısında gizlidir.

 

 

EMPERYALİZME KARŞI CİHAD KURUMLARI

Miladî 18. ve 19. yüzyılda İslam dünyası bir yıkım yaşıyordu. Önce Hindistan ve Afrika, sonra bütün İslam dünyası... Amerika’da özgürlük savaşları engeliyle karşılaşan İngiliz ve Fransızlar İslam âlemine yönelmişler; Amerika’dan getiremedikleri altınları İslam âleminde bulmak istiyorlardı. Timur’un Müslüman olan Altın Orda devletini zayıflatmasıyla sahneye çıkan Rusya günden güne güçlenmiş ve Doğu’nun zayıf İslam âlemi için bir canavara dönüşmüştü. Bu emperyalist güçlere karşı ise;

Nijerya’da Osman Dan Fudyo (Osman Müderris), Cezayir’de Şeyh Abdulkadir el Cezayirî; Hindistan’da İsmail Şehid kıyam önderliği yapıyorlardı. Onlar ve onlar gibi o günlerde destansı cihad önderlerinin tamamı birer tasavvuf önderiydiler. Öyle ki bir yerde tasavvuf ağı varsa orada cihad oluyor, bir yerde tasavvuf ağı yoksa orada cihad olmuyordu. Buna muhalif bir istisna bile yoktur. 

Nitekim sonraki dönemde Miladî 20. yüzyılın başında Libya’da Ömer Muhtar, Senusî tarikatı mensubuydu; siyonistlere karşı ilk direniş gruplarını oluşturan İzzeddin El Kassam da Şeyh Ahmet El Haznevi ile görüşmeleri olduğu ifade edilen bir Halidî-Nakşibendî şeyhiydi.

Türkiye’deki modernist projelere karşı fiili bir hareket başlatan Şeyh Said, Halidî-Nakşibendî şeyhi idi; fikri bir kalkışmaya önderlik eden Said Nursî de kendisini Şeyh Halid’in manevi talebesi olarak görüyordu.

O günlerden mücadele, tek kaynağa dayanıyordu: Tasavvuf dergâhları. Neden diğer âlimler değil de tasavvuf dergâhları önderleri ve onlardan etkilenenler? Diğer âlimler gerçeği göremiyorlar mıydı? İlmen eksik miydiler? Ruhen bir gaflet içinde miydiler? Mısır’da çok güçlü Muhammed Abduh, Mısır milliyetçileri ile kurduğu güçlü bağa rağmen neden İngilizlere karşı Şeyh Abdulkadir-i Cezayirî’nin Cezayir’de, İsmail Şehid’in Hindistan’da, Şeyh Şamil’in Kafkasya’da oluşturduğu önderliği oluşturamıyordu?

Çünkü;

1. Âlimler, bürokrasinin içindeydiler. Bürokrasi, siyasi sisteme karşı dursa bile bazı sınırları geçemiyor. Bir vaiz, bir El Ezher âlimi ne kadar salih olursa olsun, kürsüsü elinden alındığında evine mahkûm olacağını düşünüyordu.

2. Âlimler, okumuş kesimi etkiliyorlardı ama halkla ilişkileri sınırlıydı, kitleler onları tanımıyor, onları dinlemiyordu.

Tasavvuf dergâhları ise “dairenin dışında” kalmışlardı. Özellikle o gün İslam âleminin tamamına yakınında etkili olan Şeyh Halid Hazretleri, mürşid konumundaki tarikat önderlerinin memur olmasını ve maaş almasını yasaklamıştı. O mürşitlerin resmi bir kürsüsü yoktu. Ne emir alarak vaaz veriyor ne de yasakla vaazlarından vazgeçiyorlardı. En katı yasaklar uygulandığında bile Üstad Bediüzzaman misalî halka ulaşıyor ve Şeyh Said misalî halka “Ayağa kalkın!” dediklerinde halk ayağa kalkıyordu.

Onların durumu, aydınların durumundan da farklıydı. Bu fark, Mehmet Akif (Ersoy) ve Salih Bege Henî üzerinden örneklenebilir:

İkisi de aydındı, ikisi de âlimdi, ikisi de modernist değişime karşıydı. Ama Cemaleddin-i Afganî ve Muhammed Abduh’tan genişçe etkilenen Mehmet Akif, modernizme karşı İstanbul’da bir kalkışma organize etmek isteseydi herhalde kendisine tabi olacak elli kişiyi bulamazdı. Bulsa bile onlar da o günlerde kendisinden farklı bir yetişme tarzına sahip tasavvuf dergâhlarından çıkardı. Mehmet Akif, bırakın bir kalkışmaya önderlik yapmayı, Türkiye’de mahkûm olarak kalsaydı, gizlenebileceği bir ev bulamazdı. Hâlbuki Şeyh Said’in dostu Salih Bege Henî’nin bir işaretiyle on binler bir araya gelebiliyor, silah kuşanıp hem de dışarıya karşı değil, içeriye karşı bir kalkışmanın içinde yer alabiliyordu.

İngilizler, Hindistan’da İsmail Şehid ve arkadaşları ile uğraşırken Hicaz bölgesinden uydurma fetvalar getirmişlerdi; Türkiye’de de modernistler arasında İslamî ağları Kurtuluş Savaşı sürecinde keşfetmiş nice kişi vardı. Kim ne yapar, bunu çok iyi biliyorlardı? Bir Şeyh Esad Erdebilî hangi yasak getirilirse getirilsin bir yolunu bulur, halka ulaşır ve yasak postunu delerek İslamî hizmetleri sürdürürdü. Ama bunu İstanbul’un isim listeleri bu sayfaya sığmayacak, maaşlı medrese hocaları yapamazlardı. Anadolu’daki sıradan bir tekke şeyhi etrafında toplanacak binleri bulur, tepkisini gösterirdi ama nice vaiz “Artık yasak var efendim!” deyip kürsüye çıkmayı reddederdi. Süleyman Hilmi Tunahan, halk kendisini kapıdan kovsa da o davetini sürdürür ama Şeyh Halid’in dergâhını bilmeyen bir cami hocası halk bir nasihat için yalvarsa bile yasaktan sonra iki kelime etmezdi.

İstisnalar elbette vardı ama ana görünüm bundan ibaretti. Siyoniste cihad mı ilan edilecek onu İzzeddin El Kassam başarırdı, Şeyh Emin El Hüseyinî değil. Bir davet hareketi mi başlatılacak onu Halidî ve Şazelî dergâhlardan geçmiş İmam Hasan El Benna yapardı, koca El Ezher hocaları değil... Said-i Nursî yapardı, yılların cami hocaları değil. Ahmed El Haznevî yapardı, tekkelere gitmenin küfür olduğunu iddia eden, kütüphaneler dolusu eser okumuş entelektüel mollalar değil...

O günlerde emperyalizme karşı ve İslam dünyasında “Tek tarikat, çağdaşlık tarikatıdır” denerek varılmak istenen tek tipleşmeye karşı sesini çıkarabilecek kurumlar olarak sadece dergâhlar vardı.

Bu gerçek görülmeden tekkelerin kapatılma nedeni anlaşılamaz. Bu gerçek görülmeden yapılacak bir değerlendirme İslam adına yapılsa bile Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun “Nur Baba Tekkesi” romanındaki bakış açısıyla örtüşmekten öteye gidemez. O bakış açısının kaynağı Batılılardı, İngilizlerdi, Fransızlardı.

Ve unutulmaması gereken bir gerçek var. Kanun çıktı ama hiçbir zaman tüm tekkeler kapatılmadı. Direniş ruhunu kaybetmiş ya da direniş ruhunu bir daha bulmamak üzere ertelemiş tekkeler en yasaklı günlerde bile kapısını açık tuttu, faaliyetlerini sürdürdü. Ve o dergâhlar bu ölü halleri ile bile çoğu yerde İslam’a hizmet ettiler.

 

Hedefteki Hakikat: İttihad-ı İslam

Bu süreçte milliyetçi, mezhepçi, fırkacı politikalar güdenler, devlet iseler veya devletleşme yolunda iseler uluslararası güçler tarafından meşruiyet alanı içinde görülecek; örgüt iseler ya Müslümanların temsilcisi gibi gösterilip kahramanlaştırılarak ya da bizzat desteklenerek onların önü açılacaktır.

Yeni dünyada uluslararası güçlerin hedef tahtasında olanlar ise ısrarla İttihad-ı İslam diyenler, İslam birliği için çalışanlar olacak. Onlar, hükümet iseler düşürülmek, cemaat iseler zayıflatılmak, marjinalleştirilmek, toplumun anlamakta güçlük çektiği alanlara çekilerek eritilmek istenecektir.

İmanı her ferdin kalbinden söküp atıncaya kadar İslam’la uğraşmak, İslam karşıtlarının en eski ve en sürekli hedefidir. Allah’a ve İslam’a düşman olanlar, bu etkinlikte dün bulundular, bugün bulunuyorlar, bulunmaya devam edecekler.

Ama rasyonalizm denen Batı’daki “akılcı” akımın siyasete hâkim olmasıyla dünyaya hükmetme iddiasında olanlar, yapmak istedikleri ile yapabildikleri arasında ayrıma gittiler. Yapmak istediklerinden vazgeçmediler. Yapabileceklerini ise en yakından, en uzak ama en büyük hedeflerine doğru sıraladılar.

Yapmak istedikleri, İslam’ın hiçbir ferdin dahi hayatında yer bulmaması, imanın her kalpten kazınmasıydı. Yeryüzünde İslam’ı kendi hayatına uygulayan bir tek fert kaldıkça onlar kendi hayat tarzlarını güvende görmeyecek, Allah’a Kur’an-ı Kerim’in tarifi ve Hz. Muhammed Mustafa’nın (SAV) örnekliği üzerine iman eden bir tek insan kaldıkça onların iç dünyasında sahte huzur tamamlanmayacaktı. Ancak, dünyaya hükmetme iddiasında olanlar, tarihi tecrübelerine bakarak bunu yakın bir dönemde gerçekleştiremeyeceklerini kavradılar. Son iki yüzyılda düşmanlık hedeflerine,  tarih boyunca önlerinde en büyük engel olarak gördükleri İslam birliğini koydular. Müslümanları birbirine düşman etmeyi, İslam’ı yeryüzünden silmenin en hızlı yolu olarak kabul ettiler.

Yahudi bir tüccarın titizliği içinde planlama yapan uluslararası güçler, hedeflerine ulaşmak için yaptıklarının bazen büyük hedeflerine tam zıt yönde görünmesinde bir sakınca görmediler, “Ne oluyor?”dan öte “Ne olacak?” ile ilgilendiler. Bugün yaptıklarının basit neticeleriyle değil, yaptıklarının yapmak istediklerine ne kadar hizmet ettiğine baktılar. İslam birliğine zarar vermek için bazen kendileriyle yüzde yüz çelişiyor görünmekten sakınmadılar.

“Onların işleri kendi aralarında şura iledir.” (Şura, 38) İstişarenin olduğu her yerde, ihtilaf vardır. Ümmetin ihtilafı rahmettir.  Ancak istişare ve ihtilaf, bereket ve rahmet vesilesi olduğu gibi aynı zamanda kalbi ayrıştırmaya, bölmeye eğilimli olanlar için imtihan kapısıdır.

İslam ümmetinin ihtilafından rahmete değil, ümmeti parçalamaya ulaşanlar, İslam dünyasını dünyada sıkıntıya, ahirette azaba götürecek yollar açtılar. Rahmet ve berekete götüren ihtilafın yanında sıkıntı ve azaba götüren ihtilafın İslam dünyasındaki varlığı, oldukça eskidir. Bu, imtihanın bir parçası olarak hep vardı. Bu imtihanı kaybedenler, Müslümanlar arasında bunu kendi emelleri ile birleştirenler ve bundan siyasi bir kazanç elde edenler de hep var oldu.

Bununla birlikte İslam tarihinde Batı tarihindeki kadar kanlı savaşlar ya yoktur ya da çok istisnadır. İslam dünyasının, çatışma kışkırtıcılığının ardından bir süre çatıştıktan sonra kendisine gelip ihtilafı bitirmese de çatışmayı bitirmesi uzun sürmemiştir. Birbirlerini kırıp geçiren Hıristiyan toplumlar, bu gerçeğe hep hasetle baktılar. Ondan daima rahatsız oldular ve ona karşı çare olarak zaman zaman kendi aralarında birliktelik arayışına, daima ise Müslümanlar arasında ihtilaf arayışına girdiler.

Modern çağa girilirken İslam dünyası kendi ihtilaflarını büyük ölçüde küçültmüş, hatta neredeyse unutmuştu; madden güç durumdaydı, bedenen yorgundu ama birbirinin derdiyle dertlenecek kadar duyarlıydı, dünyanın neresinde bir Müslüman zarar görür de Müslümanlar bunu duysa hiçbir şey yapamasalar da onların kavmine, mezhebine bakmaz onlar için dua ederlerdi.

Dünyanın yaşlılığı karşısında uzak sayılmayacak bir dönemde Miladi 19. yüzyılda ve 20. yüzyılın ilk yarısında İslam dünyası Hindistan’da İngilizlere karşı mücadele eden Müslüman aydınların bir bölümünün Şii olmasını hiçbir zaman Hindistan Müslümanlarından nefret etmeye sebep saymadı, o Müslümanlar da Batı ile savaşında güç durumda olan Osmanlı halkının Ehl-i Sünnet olmasını Osmanlı’ya yardım göndermemek için bir sebep olarak görmedi.

Büyük çatı İslam’dı, gerisi detaydı. O çatı altında yer alan herkes, bir bedenin organlarıdır, o organlardan biri ağrıdığında diğerleri o ağrıyı hissettiler. “Müslümanların birbirini sevme ve desteklemedeki durumları bir beden gibidir. Bedenin bir uzvu rahatsız olursa, bedenin bütün organları rahatsız olur ve uykusu kaçar.” (Hadis-i Şerif)

Müslümanlar, iyilerine yardım eder, günahkârları için af diler, yoldan sapanları hakka davet eder, tevbe edenlerini severdi.

Modernizmin İslam dünyasında etkisini göstermesinden önce İslam dünyasında Müslümanlar arasında kimi lokal isyan ve sorunlar dışında kayda değer hiçbir savaş yoktur.

İSLAM DÜYASINDA İHTİLAF ÜRETİMİ

İhtilaf tohumlarının var olmasıyla ihtilaf farkındalığının artırılması farklı şeylerdir. Modern dünya, İslam birliğine karşı savaşta, hem yeni ihtilaflar üretti hem de ihtilaf farkındalığını artıracak çalışmalar yürüttü. Bugün özellikle bu ikinci kısma yoğunlaşmış durumda.

Modern dünya, İslam’la mücadelesinde,

1. Sosyalist ülkelerde Orta Asya örneğinde olduğu gibi İslam’ı tamamen yasaklama yoluna gitti.

2. Tunus ve benzeri ulusal sol rejimlerde İslam’ı kontrol altına almaya; İslam’ın günlük yaşama yansımasını engellemeye çalıştı.

3. İngilizlerin eski sömürgesi olan krallık ve emirliklerde ise kötü bir örneklik oluşturma, iç işlerinde Şeriat görünen, dış işlerinde ise büyük güçlerin güdümünde bir yapı meydana getirme yoluna gitti.

Bu süreçte uluslararası güçlerin elindeki en büyük silah, Fransız İhtilali sürecinde keşfedilen sihirli değnek olan milliyetçilikti. Batı, Fransızlarla Almanlar, Almanlarla Ruslar, Fransızlarla İngilizler arasında kanlı savaşlara veya tüketici ihtilaflara yol açan bu silahı İslam dünyasına sürdü.

İslam dünyasında, İslam öncesi tarih ve gelenekler hatırlatılarak her Müslüman toplum için ayrı bir tarih, ayrı bir hayat tarzı ve ayrı bir hedef (ülkü, ideal) üretildi. Müslümanlar arasında Hıristiyan dünyanın eskiden beri bildiği ve sıkıntısını çektiği bir tür seküler (laik) “Milli Kiliseler” inşa edildi.

Müslümanlar, ortak inanç, ortak hayat tarzı, ortak tarih ve ortak hedefler üzerinde tek millet iken seküler (laik) Milli Kilise benzeri bir milliyetçilik yaygınlaştırıldıktan sonra “her halkın, hatta her coğrafyanın imanı kendisine, herkesin hayat tarzı kendisine, herkesin tarihi kendisine, herkesin hedefi kendisine” dendi. Ermeni, Süryani Milli Kilisesi gerçeğini andıran “Arap Müslümanlığı, Türk İslam’ı, İran Din Geleneği”, “Kürt İslam’ı” gibi terimler üretildi. 

Prof. Asaf Hüseyin’in bir makalesindeki tespitiyle Müslümanlar düşünsel, kültürel, sosyal, ekonomik yönden birbirinden koparıldı.

Geçmişte Buhara’daki bir İslam âlimi ile Mısır’daki bir İslam âlimi ile aynı tarzda yetişirken modern çağda Pakistanlı bir Müslüman İngiliz tarzında yetişiyorken Cezayirli, Tunuslu bir Müslüman Fransız tarzında yetişmeye başladı. İslam toplumları birbirine yabancılaştırıldı.

İhtilafın tetikçisi tektipçiliktir. “Sadece ben” diyenin karşısına “Hayır, ben de varım” diyenlerin çıkması Sünnetullah’tır, yüce Allah’ın koyduğu bir hayat kanunudur.

Uluslararası güçler, milliyetçilik üzerinden İslam dünyasına çok zarar verdi, neredeyse her kirli ideolojiyi milliyetçilik ambalajı içine koyup Müslümanlar arasında yaydı. Bununla birlikte Müslümanlar arasında milliyetçilik üzerinden büyük bir savaş çıkarmayı da başaramadı.

İslam dünyası milliyetçilik kaynaklı tektipçi yaklaşımları aşmak üzeredir. Bugün İslam dünyasının her noktasında rahmet ve berekete vesile olacak bir “tanınma” süreci yaşanıyor. İslam’ın daima reddettiği “yok sayma” siyaseti milliyetçilik alanında can çekişiyor. Bundan sonra da milliyetçiliğin zihinlerdeki tortulları canlandırılmaya çalışılacak, ondan siyasi sonuçlar elde edilmek istenecek ama bugünden sonra 20. yüzyılda İslam’ın başına müptela olan ağır bir milliyetçiliğin görülmesi olası görünmüyor.

Batılıların ifadesiyle makro ve mikro ihtilaf alanları vardır. Makro ihtilaf alanları eski ve büyük, mikro ihtilaf alanları lokal (küçük, yerel) ve kimi zaman yenidir.

Dünyayı yönetme iddiasında olan uluslararası güçlerin yakın dönem hedefi, İslam birliğini bir daha sözü bile edilmeyecek kadar bozmaktır. Bugünden sonra bütün yatırımlarını o yönde yapacaklar. Bu yolda kendileri ile çelişiyor görünmekten, kendilerine düşman üretiyor gibi bir hal içinde bulunmaktan çekinmeyecekler. Onlar için önemli olan tek şey, ürettiklerinin Müslümanlar arasında ihtilafa, çatışmaya yol açmasıdır.

Bunun için hem makro hem mikro ihtilaf alanlarının farkındalığını artırmaya, bunu bir bölünme ve çatışmaya dönüştürmeye çalışacaklar. Bir yandan mezhepler, coğrafyalar, devletler, şehirlerarasında ihtilafı kışkırtırken öte yandan her ferdin bağımsızlık iddiasında olduğu yeni modern ideolojiye (çağdaş liberalizme) yatırım yaparak İslam dünyasını elde tutma yoluna gidecekler. Bir yandan kendi Katolik-Ortodoks, Katolik -Protestan savaşlarını andıran mezhep savaşları çıkarmak isteyecekler, öte yandan iki Müslümanın bir araya gelip bir etkinlikte bulunmasını engelleyecek girişimlerde bulunacaklar.

 

 

ABD`nin silahları mı, Nayef`in enstitüleri mi?

ABD başkanı Trump`ın 20 Mayıs 2017’de Suudi Arabistan`a gerçekleşen ilk yurtdışı ziyaretinde imzalanan “ticarî” anlaşmalardaki milyar dolarları takip etmekte haberciler zorlanmışlardır. Basına yansıyan son rakam herhâlde 350 milyar dolardı.

Korkunç bir rakam… Türkiye`nin Gayri Safi Yurtiçi Hasılası (GSYH)`nın yaklaşık 800 milyar dolar olduğu bilinirse rakamın ne kadar büyük olduğu ortada.

Üstelik Başkan Trump ile Kral Salman arasında imzalanan milyar dolarlık anlaşmanın en az 110 milyar doları silah anlaşmalarını kapsıyormuş.

Suudi Arabistan, zaten dünyanın en çok silah alıcıları arasında, 2011-2014 yılları arasında Hindistan gibi kendisinin birkaç kat büyüklüğünde geniş ve sorunlu arazilere sahip, bununla birlikte Pakistan ve Çin`le problemleri bulunan bir ülkeden hemen sonra dünyanın en çok silah alan ikinci ülkesi… Neden? İzah edebilecek kimse yok.

Suudi`nin silah alımları, daha çok bir vasallığın, bir eyaletin vergi borcu ödemesini andırıyor. Zira bu silahların teslim edilip edilmediği bile meçhul. Suudi ile ABD ilişkilerinde silah alımı, sadece Suudi`nin bağımsız bir ülke olduğu görüntüsünün kurtarılması işlevini görüyor gibi.  Suudi milyar dolarları ile ABD`nin silah fabrikaları işlemeye, bütçe açıkları kapanmaya, İslam dünyasına yönelik projeleri yol almaya devam ediyor.

Ancak Suudi, ABD`nin sadece silah fabrikalarını işletmiyor. Bundan daha ağır bir hizmet de veriyor ABD`ye: İslam dünyasına Selefçi fikirlerin yayılması ile tarih boyunca dünya küfrüne karşı dik durmuş ve cihad hareketlerinin çekirdeğini oluşturmuş Ehl-i Sünnet toplumunun özünden koparılıp dönüştürülmesine de olanak sunuyor. Bu, alabildiğine tehlikeli bir programdır. Program, Hanefî, Şafiî, Malikî mezheplerini tasfiye ediyor, Hanbelî mezhebini İmam Ahmed bin Hanbel`in çizgisinden uzaklaştırıyor; Ehl-i Kıble diğer toplulukları düşman sınıfına alıyor, Müslümanların dikkatini sömürgeciler üzerinden kendi aralarındaki ihtilafa çekiyor, Müslümanları iç çatışmalara mahkûm bırakıyor.

2012`de ölen ve yaşadığı dönemde dönemin kralı Abdullah bin Abdulaziz, veliahdı Prens Sultan ve bugünkü kral, eski Riyad valisi Salman ile birlikte Suudi ailesinin en etkili dört isminden biri sayılan eski İçişleri Bakanı Prens Nayef tarafından Mısır ve Ürdün istihbaratı ile birlikte bu yönde çok sayıda gizli enstitü kuruldu. Bu enstitüler, farklı tiplerde ama aynı çıkara hizmet eden kişiler yetiştirmeye ve gruplar oluşturmaya adandı. Prens Nayef öldüğünde Suudi`nin resmi radyosu onun terör karşıtı en büyük hizmetinin bu olduğunu ve tarihte bununla anılacağını anlatıyordu.

Ne yazık ki Suudî radyosunun verdiği bu sır, kimse tarafından ne araştırılıyor ne de araştırılabiliyor. ABD`de “Anti Terörizmin Prensi” diye anılan Nayef, görevi süresince Beyaz Saray ve ABD`nin istihbarat örgütleri CIA ve FBI ile sıkı bir işbirliği içinde bulundu. ABD`nin en güvendiği Suudi yetkilisi bu isim belki de İslam dünyasındaki en güvenilir ABD dostu olarak bilindi. Böyle bir ismin kurduğu enstitülerin rolünü Suudi radyosu terör gruplarının fikir dünyasını inceleyerek onları bölüp etkisizleştirecek bir program yürütmek olarak açıklamıştı. Çoğu yine Suudî`nin veya en müttefiki Birleşik Arap Emirlikleri`ndeki farklı yapıların parasıyla ayakta duran terör grupları sadece bir maskedir. Ürünlerine bakılırsa bu enstitülerin asıl rolü, tarih boyunca İslam`a yönelik bütün saldırıları bertaraf etme konusunda sabırla mücadele vermiş Ehl-i Sünnet`i dönüştürmek yönündedir.

Bu proje doğrudan el-Nayef`in değil, Bernard Lewis ve neo-oryantalist ekibin faaliyeti olarak görülmelidir. Onların bu faaliyetleri, Nayef`in enstitüleri üzerinden maskelenmeye, meşrulaştırılmaya çalışılmıştır.

Buna kanıt olarak Suudi-Amerika ilişkilerinin geçmişine bakmak yeterlidir:

Suudi-Amerikan ilişkileri Suudî-İngiliz ilişkilerinden devralınmıştır. Suudilerle İngilizlerin gizemli bir tarihsel ilişkisi olduğu bilinmektedir. Ancak aralarındaki açık ilişkilere göre, devletin kurucusu “Abdülaziz bin Suud, İngiltere ile Anglo-Suudi Anlaşması`nı imzalamış; 1916`da İngiltere, Hasa ve Necid`i Suudi toprakları olarak tanımış, Suudiler de İngiltere`nin Körfez ülkeleri üzerindeki hamiliğini kabul etmiştir.” Bununla birlikte İngiltere, Suud ailesine çatışma hâlinde oldukları Raşidî ailesine ve Osmanlılara karşı silah ve mühimmat vermiş; Suudi, İngiltere`nin İslam alemindeki işlerini yürütecek bir yapı olarak ortaya çıkmıştır.

Suudiler, 1921`de İngiltere`nin desteğiyle Hail şehrindeki Raşidî ailesini yenmiş;  1925`te Hicaz`ı elinde bulunduran Şerif Hüseyin`i İhvan adı altında kurduğu Vehhabî milis güçle yine İngiltere`nin yardımı ile bertaraf etmiş, Mekke ve Medine idaresini ele geçirmiştir. Vehhabî İhvan hareketinin faaliyetleri İngiltere tarafından problem edilince Suudiler kendi kurdukları bu yapının üzerine varmış ve yine İngiltere`nin desteğiyle onu 1932`de etkisizleştirmiştir.

Kral Abdülaziz, henüz II. Dünya Savaşı vuku bulmadan bu süreçte ABD ile temasa geçmiş, 1932`de devletini resmen ilan ederken 1933`te petrol imtiyazını ABD`ye devretmiştir. Dünyaya hâkim olmak isteyen ABD için hayati öneme sahip bu devir işlemi, II. Dünya Savaşı`nın ardından İngiltere`nin etkisizleşmesi ile ABD`yi Suudi`nin mutlak hamisi konumuna kadar götürecektir. ABD, 1945`ten itibaren petrol güvenliği için Suudi`nin istikrar ve güvenliğini üzerine almıştır. ABD himayesindeki Suudi, önde gelen isimlerinin eğitimi için ABD`yi seçerken 1948`de israil`e karşı ilan edilen savaşa katkı vermeyi de reddetmiştir.

Suudi ile ABD arasındaki bu ilişki, Suudi`nin İslam dünyasındaki ulusal-sol diktatörlükleri himaye ederken onlardan kaçan âlim ve önder şahsiyetleri de kabul edip sahip çıkmak gibi bir rolü üstlenmesiyle İslam alemindeki oyunların çoğunu açıklayan bir boyutta Arap Baharı`na kadar devam etmiştir. Örneğin Suudi, bir yandan Mısır`daki ulusal-solcu rejimi ekonomik açıdan beslemiş, öte yandan bu rejimden kaçan âlimleri ülkesine kabul etmiş, onlara mesleklerini sürdürme ve lüks koşullarda yaşama olanağı tanımıştır. Buna yakın bir durum Hafız Esad rejimi için de uygulanmıştır. Neticede pek çok mutedil isim, Suudi`ye sığındıktan sonra İslam âlemindeki radikal fikirleri besleyen eserler kaleme almaya başlamıştır.

Galiba Prens Nayef`in ilk büyük hizmeti bu şahsiyetlerin Suudi`ye kabulünden sonra hizaya çekilmesi ve onlara bu yönde bir üretim yaptırılmasıdır. Bu çalışmanın neticesinde İslam âlemindeki yapılar, mutedil çizgiden uzaklaşmış, itibarsızlaştırılmış, halkları ile aralarını açan fikirlere sürüklenmiş ve marjinalleşmiştir.

Nayef`in daha büyük hizmeti ise Afganistan, Çeçenistan, Somali ve Suriye gibi son dönem cephelerindeki savaşları rayından çıkarmaya ve ABD`nin politikalarına uygun dizayn etmeye yönelik fiili çalışmaları olmalıdır, bu savaşları toplumsal köklerinden koparıp ABD`nin İslam dünyasına yönelik hegemonyasına hizmet eden bir boyuta taşıyan pek çok ismin Suudi, Mısır ve Ürdün bağlantısı içinde olduğu bilinmektedir. 

Kral Salman 2015`te Suudi`nin başına geçtiğinde Obama`nın Arap Baharı`na verdiği destek yüzünden araları bozulmuş görünüyordu. Suudiler, İslam dünyasında seçimlerin serbest bırakılarak halkların iradesini yönetime yansıtacak düzenlemeler yapmaktan yana değillerdi, Obama`nın karşı tutumu onları ABD ile ilişkilerini gözden geçirme noktasına kadar sürüklemişti, zira seçimlerin İslam âleminde yer edinmesi kraliyetin bitmesi anlamına geliyordu. Mısır`da Cuntacı Sisi`nin ortak proje ile işbaşına getirilmesi Suudi-Amerikan ilişkilerini farklı bir yöne çekmişse de Suudi ailesinin ABD politikalarına güveni sarsılmış görünüyordu.

Kral Salman, ABD ile sıkı ilişkileri bilinmesine rağmen idaresinin ilk döneminde bu etki altında Suudi`yi ABD`ye karşı bağımsızlaştırma yönünde adımlar atabileceği görüntüsü verdi. Ama yaşlı kral, dinlenme adı altında Türkiye`deki 15 Temmuz sürecinde bir tür işten el çektirildi, muhtemelen hizaya getirildi. Trump`ın seçimi kazanması ile ABD ile Suudi arasındaki bu süreçsel problem de son buldu.

ABD, bir süredir kendisini İslam dünyası kaynaklı tehditler altında gösteriyor. Geçmişte ABD, Suudi`yi himaye etmişken bugün Suudi, Nayef Enstitüleri sayesinde, İslam dünyasına karşı ABD`nin koruması olmuş görüntüsü veriyor.

Trump`ın devrileceği iddialarının ABD`de artık magazin programlarında bile konuşulduğu bir dönemde Kral Salman imzaladığı anlaşmalarla, ABD`nin sadece ekonomik istikrarına destek vermemiş, aynı zamanda Trump`ın ayakta kalması için de destek vermiştir.

Bu rolleri ile Suudiler bir yandan ABD`yi ayakta tutmaya çalışmakta, öte yandan Nayef Enstitüleri ile İslam dünyasını etkisizleştirmeye devam etmektedirler. Nayef Enstitülerinin İslam dünyasına bakan yüzü, silah anlaşmalarından çok daha tehlikelidir, dense yeridir.

Suudi`nin ABD`ye fikirden paraya verdiği her tür destek İslam alemindeki sorunların merkezine oturtulmazsa bugünün pek çok sorunu eksik anlaşılacaktır.

 

 

Dün korsanlık bugün terörizm

Terörizmin Batılı güçler tarafından kullanıldığı söylense de “Olamaz!” sözü zihinlerde yerini hep koruyor.

Eğitim kurumlarında öğretilen sahte tarih yüzünden Batı, zihnimizde öyle bir kimliğe bürünmüş ki içimizde bombalar patlatıp gencecik bedenlerimizi imha eden yapıları desteklemesini ona yakıştırmıyoruz.

Oysa yaşadıklarımız, kabullenmekte güçlük çeksek de uzak bir geçmişin, gelenekselleşmiş bir tutumun devamıdır. 

Bir zamanlar deniz korsanları vardı. Korsanlar ya da deniz haydutları… Kendi gerçekliklerinde ortaya çıktılar. Önce sadece korsandılar, hayduttular. Sonra Batılı güçlerin savaş gücü haline geldiler.

Donanma sahibi ülkeler, korsanlarla işbirliği yaptılar, korsanlığı savaş zamanında düşman gemilerine saldırmanın bir yolu olarak kullanma yoluna gittiler. İlkin her devlet, diğer devletlerin bayrağını taşıyan gemilere, yabancı tüccarlara ve onların mallarına karşı yapılan saldırıları görmezlikten geldi. Hatta yoluna uydurduğunda korsanları destekledi, onların ele geçirdiklerini paylaştı. Zamanla korsanların durumu yarı resmi bir nitelik aldı, devletler bir savaş durumunda, düşman ticaret gemilerine saldırarak bu gemileri ele geçirmek ve gemideki yüke el koymak üzere korsanları kullanmayı aşıp yetkilendirmeye başladılar. Korsanlık, bu yetkilendirilmeye imrendirildi, bir çıkar kapısı haline getirildi.

Sulh günlerinde birer ticaret gemisi olarak faaliyet gösteren ve sivil şahısların idaresinde bulunan gemiler vardı. Bu gemilerin sahipleri, harp günlerinde bağlı oldukları devletten “müsaade belgesi” aldılar, ticaret gemilerine el koymak başta olmak üzere düşman devlet gemilerine yönelik savaşta korsan olarak saldırıda bulunma yetkisine sahip oldular.

Batı’da iş görmeyen şirketler, bu “müsaade belgesi” ile korsanlığı meşru bir iş gördüler, ticaretten kazanamadıkları parayı korsancılıkla kazanmaya yeltendiler. “Müsaade belgeli” sivil şahıslar tarafından donatılan ve devletlerarası savaşın bir parçası haline gelen gemiler, resmi statüye sahip bir birliğe ve otoriteye bağlı olarak yaygın bir şekilde savaşlara katıldılar.

Karşılıklı menfaat paylaşımının söz konusu olduğu bu ilişkide, korsanlar sunmuş oldukları hizmete karşılık zapt ettikleri gemiler ve yük üzerinden belli bir pay aldılar. Henüz bir donanmaya sahip olmayan ya da yeterli bir deniz gücü bulunmayan devletler de deniz savaşı için ihtiyaç duydukları denizcileri ve savaş araçlarını bu korsanlar sayesinde elde ettiler.

Bugün uluslararası rolünü ABD’ye devreden İngiltere bu işte başı çekiyordu. 1243’te İngiltere Kralı III. Henry tarafından verilen bu belgelerde korsanların uyması gereken kurallara dahi yer verilmiştir. 

Sonraki yüzyıllarda İngiltere Kraliçesi Elizabeth (Ölümü: 1603), İngiliz korsanları Kraliyet Donanması’nın bir birliği gibi görmüş ve korsanlara İspanyolların deniz ticaretine engel olabilmek için devlet izniyle korsanlık yapma yetkisine sahip kılan belgeyi düzenli bir şekilde vermiş, yarı resmi bir statü tanımıştır.

Korsanlar,  bu statüyle deniz savaşlarında önemli bir rol üstlenmiş, savaşta ele geçirildiklerinde ise bir ülkenin askeri gibi savaş esiri sayılmıştır.

KORSANLIĞIN MÜSLÜMANLARI HEDEF ALMASI

Başlangıçta korsanlığı daha çok birbirlerine karşı kullanan Batılı devletler, 15. yüzyıldan itibaren bu yarı resmi, bağlı oldukları devletler açısından kurallı, saldırdıkları devletler açısından sonuna kadar kuralsız güçleri İslam âleminin üzerine saldılar. 

Donanma konusunda zayıf olan Müslümanlar, korsanların kuralsız saldırıları karşısında bunalmış, varlıklarını kaybetmiş, saldırılardan sonra muhatap olacakları kimseyi bulamamış, zararlarını telafi etmekte güçlük çekmiş ve nihayetinde denizde savunmayı aşacak bir konuma çıkamamışlardır. Bu savunma hâlinde kalış, Batı’nın İslam dünyası dışındaki sömürge faaliyetlerinde önünü açmış. Batılılar, bu sömürgelerden elde ettikleri güçle ve korsanları daha da aktif kullanarak Müslümanların savunma gücü konumundaki donanmalarını da batırmış, İslam âlemine karşı zafer kazanma yolunu bulmuşlardır.

KORSANLIK KARAYA ÇIKTI

Bugün terörle yaşadığımız,  Batı ile ilişki açısından bir tür kara korsanlığıdır. Terör yapıları, artık yarı resmi bir duruma gelmiş, dünyadaki büyük güçlerin himayesini açıkça kazanmıştır. Belki açıktan bir belge dağıtımı söz konusu değildir. Ama korsanların himaye edildiği, desteklendiği ve onlara savaş esiri muamelesinin yapılmak istendiği açıktır. Batılı silah şirketleri, değişik kontaklarla terör gruplarına silah satıyorlar, bundan dolayı ceza almadıkları gibi bilakis Batılı değerlere hizmet etmiş sayılıyorlar. 

Batı, İslam dünyasında terörizmi desteklemeyi İslam’a karşı bir direniş yolu olarak görüyor. Korsanları kullandığı dönemde olduğu gibi zayıf ordularının yapamadıklarını terör grupları üzerinden yaptırmaya çalışıyor.

Batı, bundan İslam âlemini daha da tahrip etmeyi umuyor. Bunu yapamayacaktır. Zira geçmişin Batı’sı günden güne güçlenirken bugünün Batı’sı günden güne zayıflıyor. Zayıflayan bir gücün kuralsız yapılara başvurması, daha çok zayıflamasından başka bir sonuç getirmeyecektir.

Ama asıl zararı korsanlığa yeltenenler görecektir. Hiçbir korsan güç, geniş bir coğrafyayı düzenli bir şekilde kontrol altına alıp orada uzun süreli bir otorite oluşturamamıştır.

Büyük güçlerle işbirliği içinde yapılan katliamlar, toplumların zihninde tarafların kendi başlarına yaptıkları katliamlardan çok daha kötü izler bırakır. Bu suça bulaşanlar, dünyanın hangi gücünden “müsaade belgesi” alırlarsa alsınlar, hep gayri meşru görülmüşlerdir ve görülmeye devam edileceklerdir.

Batı, yüzyıllarca desteklediği ve tahrip edici karakol olarak kullandığı korsancılığı nihayetinde 1856’da yasaklamıştır. Batı’nın korsanları, adları sanları anılmadan tarih çöplüğüne atılmak durumunda kalmışlardır.

 

KORSANLIK YENİLECEK

O tarihten bugün Batı, kara korsanlarını, haydutları, terör gruplarını savaşının bir parçası gibi gördü. Batı, güçlenirken bu yapıların tahribatından çok şey kazandı. Ama bugün bunu kazanma zemini kalmamıştır. Bu sefer, korsanlar da kaybedecek, kendisi de kaybedecektir.

Korsan yapılar yıkıcıdır, yıkar ama inşa edemez, sadece bağlı olduğu gücü besler, onun çıkarının bir piyonu olur. Sol yapılar da bütün dünyada olduğu gibi İslam âleminde böyle bir rol üstlendi. Yıktı yaktı ama zayıf toplumlara bir şey kazandırmadı. İslam âleminde ise bir şey kazandırmak bir yana daha da geri götürücü bir güç olarak iş gördü. Emperyalizm karşıtlığı adı altında Müslüman gençleri aldattı ama Batı’nın projelerinin bir ayağı oldu.

Dün bu yapıların Batı’yla ilişki yüzü saklıydı. Batı, “insan hakları” havarisi kesildiğinden bu yapılarla bağının açığa çıkmasını kendisi açısından kabullenilemez görüyordu. Bugün bu yapılarla açıktan işbirliği yapmakta hiçbir sakınca görmüyor. Dün sadece terör grupları battı, bugün onlarla bağlarını açığa vuranlar da batacaktır.

Ancak İslam âleminin kendisini doğru tarif etmeye, kendi birliğini sağlayan ilkelerle bağını sağlamlaştırmaya gereksinimi vardır. Batılı değerlerle Batı’ya karşı durulmaz. İnsanlığın son dönemde öğrendiği en önemli hakikatlerden biridir bu.

İslam âlemi, hızla kendi değerlerini inşa edecek, Batı’dan kendisine bulaşan sosyalizm, kapitalizm gibi kirlerden arındığı gibi ırkçılıktan da arınacaktır. Sosyalizm, İslam âleminde Batı’nın bir asimilasyon gücü olarak işlev görüyorsa ırkçılık, bölücü ve yıkıcı bir gücü olarak işlev görüyor.

Hiçbir yapının ırkçılığı meşru görülemez. Her ırkçılık eninde sonunda dış güçlerin işini kolaylaştırır. Sosyalizm gibi ırkçılık da tümden reddedildiği an, Müslümanlar toparlanma, buluşma ve büyük bir güç olma yolunu bulacaklardır.

İnancımızla, Kur’an ve Sünnetle bağımız zayıflamışsa da yaşadıklarımız, ırkçılıktan uzak durmamıza istekli olmamız için kâfidir. Biz, İslam’ın ırkçılık karşıtı hükümlerini özümsememiş olsak da başımızdan geçenler, ırkçılığın her türüne lanet okuyup ondan sıyrılmamız için yeterli olmalıdır.

Kurtuluşumuz, ondan hep birlikte sıyrıldığımız gün olacaktır. 

 

 

 

Serseri Mayınlar

 

İslam âleminde, sosyal modernleşme dış ve iç koruma altında yol aldı. Sosyal modernleşmeyi dayatanlar, bireyin ve toplumun Batılılaşmasının eleştirilmesi konusunda katı bir tahammülsüzlük içinde bulundu.

Sosyal yaşamın Batılılaşması “yaşam tarzı” olarak resmen kutsallaştırıldı. Kimse, bir tehdit olmadan, bir tehditle yüz yüze gelmeden doğru dürüst oturup da sosyal çağdaşlaşmanın bireysel veya toplumsal neticelerinin olumsuz yönlerini konuşamadı.

Türkiye`deki modernleşme süreci eğer on beş yıllık süreçler hâlinde incelenebilirse,  sosyal Batılılaşmayı, diğer bir ifadeyle sosyal yaşamda çağdaşlaşmayı ilk on beş yılda eleştirenler, kendisini idam sehpasına hazırladı, ikinci on beş yılda eleştirenler hapishane için hazır bekledi, sonraki on beş yıl da buna yakın bir hâl içinde geçti. Bu kırk beş yılın ardından idam tehdidi bitip hapis tehdidi süreçlere bağlı hale gelse de hakaret, iftira ve mağdur edilme hep devam etti. “Çağdaşlık medyası”, sosyal yaşamın çağdaşlaşmasını eleştirenleri en mukaddes değerlere hücum edenler sınıfında gördü, tabiri caizse hiçbir zaman yaptıklarını yanlarına kâr bırakmadı!

Son yıllarda süreç ilk kez değişti. Sosyal çağdaşlaşma özellikle son yedi yılda tartışmaya açıldı. Hemen öncesinde çağdaşlaşmayı eleştirenler, kendilerini bürokrasi zincirinin dışına atılma tehdidiyle yüz yüze bulduğundan özellikle idareci kesim, çağdaşlaşmanın zorunlu bir savunucusu ve hizmetkârı durumunda iken ilk kez bu eleştiride bulunanların idari konumlarından olmama hâli hâsıl oldu.

Bununla birlikte her şey yoluna girmiş değil, sosyal çağdaşlaşma farklı kişiler tarafından farklı dozajda benimsenmiştir: Bir kesim için, bu ideolojik bir meseledir, ikinci kesim için hem ideolojik hem nefsanî arzular meselesidir, üçüncü kesim için sadece nefsani arzular meselesidir, büyük bir kesim içinse bir özenti meselesidir.

Tahammülsüz olan kesimler özellikle ilk iki kesimdir. Bunlar, meselenin “medenice” tartışılmasına hiç yanaşmıyor, kendileri gibi olan kesimi büyütmek ve sosyal modernleşmeyle ilgili “dış koruma”yı, “iç koruma” desteğinde sürdürmeye zorlamak için sürekli üretimde bulunuyor, basit adli tartışmaları, kimi zaman psikolojik problemi olan birinin söz veya tekmesini çağdaşlaştırmaya yönelik bir tehdit olarak algılatmak için olağanüstü bir çaba harcıyor.

SOSYAL ÇAĞDAŞLAŞMA TARTIŞMALARI

Bu çabaya rağmen Türkiye sosyal çağdaşlaşmayı tartışmayı, en üst ağızlardan sürdürüyor; öyle ki Diyanet dahi tartışmalara katılabiliyor.

Bunda kuşkusuz Mehmet Zahit Kotku Hazretlerinin Türkiye`de İslamî kesimler üzerindeki “gerici” yaftasını kaldırmak için başlattığı terakkiperverliğin payı büyüktür. Onun buna odaklanan ihya çabaları sayesinde Türkiye`de sosyal çağdaşlaşmaya karşı olanlar, teknik alanda sosyal çağdaşlaştırıcılardan daha ilerici olduklarını ispatladılar. Artık “matbaaya karşı çıkan gerici” denince akla İslamî kesimler değil, belki asma köprülere, Boğaz altı geçişlerine hatta günün ihtiyaçlarına cevap veren sosyal çağdaşlaştırıcılar geliyor.

İslamî kesimler ve ilk kez Diyanet, bunun sağladığı özgüven içinde Noel kutlamaları dâhil sosyal çağdaşlaştırmayı tartışmaya açmakta ısrar ediyor, bu tartışmadan da kesinlikle kârlı çıkıyor. Özellikle sosyal çağdaşlaşmaya sadece nefsanî isteklerle ya da özenti yüzünden tabi olanlar, bu tartışmadan olumlu etkilenip kendisini çağdaşlaştırarak Batı`ya bağlama siyasi amaçlı sosyal mühendisliğin dışına atıyor.

Bu tartışma zemini sağlıklı bir şekilde yürüdüğünde sosyal çağdaşlaştırmayı ideoloji meselesi haline getirenlerin cephesi daha da zayıflayacak ve nihayetinde onlardan da bir kesimin saf değiştirmesiyle neticelenecektir.

Tam bu dönemeçte, “serseri mayınlar” devreye konabiliyor. Bunların hepsine “serseri mayın” demek de pek yerinde değildir. “Serseri mayın”, malum olduğu üzere, denize döşenip de bağından kopan ve ne zaman, nerede kimin çarpacağı belli olmayan patlayıcıdır.

Günümüzdekiler daha çok “korsan mayını”dır. Belli bir yerle bağları vardır ancak bu bağ, açığa vurulmamaktadır.

Biz, bağ denince hep hiyerarşik bir emir komuta zincirini anlarsak yanılırız. İlla birinin, “Git, şurada şu eylemi yap!” demesi gerekmiyor. Günümüzün insan mühendisliği gelişmişliği bunu çoktan aştı.

Günümüzde belli zeminlerde sosyal medya üzerinden de tahrik edildiğinde patlayabilecek mayınlar üretilip piyasaya sürülüyor. Zemin, onları üretenlere hizmet ettiğinde sosyal medya tahriki veya doğrudan yönlendirmesi devreye konup söz konusu mayının patlaması sağlanıyor.

Bu mayınların en büyük zararı İslam âleminde yolunda giden her olumlu gelişmeyi sabote etmektir. Afganistan, Çeçenistan, Somali, Irak, Suriye mücadelesi böyle sabote edildi; Filistin ve Moro mücadeleleri de sabote edilmek istendi ama HAMAS ve İslamî Selamet Cephesi (FİS)`nin şuurlu tutumları sayesinde başarılı olunmadı.

Bu mayınlar, Pakistan ve Cezayir`in kendisini toparlamasını engelledi; Nijerya`yı az kalsın batırıyordu; Mısır`da süreci durdurdu; Tunus`ta temkinliliği artırarak durgunluğa dönüştürdü.  Bunlar aynı zamanda Batı`da İslamofobiyi beslemek için kullanıldı. Batı`nın şehirlerinde harika sonuçlar hâsıl eden İslamî tebliğ çalışmaları bu mayınlarla sabote edildi. Türkiye`de de sosyal çağdaşlaştırmanın tartışılma sürecini sabote etmek için devreye girebilir ya da girmiş olabilirler.

Ocak 2017’de Ortaköy`de Noel kutlamasında gerçekleşen, 39 kişinin ölümü ve 70 kişinin yaralanması ile sonuçlanan eylem, bu tarz bir eylem midir? Bunu zaman gösterecek. Ama birileri, eylemi bu yönde anlamak istedi.

Dün çağdaş giyimli bir kadına herhangi bir sebeple tekme atıldı diye günlerce yayın yapanların bu kadar kişinin yaşamını kaybetmesiyle neticelenen bir eylemi bu yöne çekmesinde şaşılacak bir hâl yoktur.

Asıl problem “serseri mayın” diye tarif edilen kesimin “korsan mayın” olabileceği hususunun henüz tam tartışılmamasıdır. Pakistan ve Irak`ta mezhep çatışmaları için kullanılan bu “korsan mayınlar”, Türkiye`de bu zemini bulmadığında başka tür çatışmalar için kullanılabilmektedir.

“Korsan mayın”ların mezhep ayrışması ve çatışması için kullanıldığı sahalarda en çok yanılanlar, kendi mezhebinden olmayanlar öldürüldüğünde buna sessiz kalanlardır. Bu mayınların İslamofobiyi tahrik için kullanıldığı sahalardaki eylemlerde en çok yanılanlar, bunların eylemlerinde gayrimüslimler ölüyor diye bir tür onaylamada bulunanlardır.

Onların yanıldığı nokta, “korsan mayın”ların kimliğine bakarak bunları İslam dünyası üretimi zannetmeleridir ya da kendi mezhep sahalarının bir üretimi görmeleridir. Ondan sonraki uzantıyı görmeye dönüşmeyen, dış uzantıyı fark edecek bir derinliği bulmayan bakış, her şeyi berbat ediyor.

 “Korsan mayın”lara karşı olmak, âlim veya kurumları günahkârdan yana olmak, küfrü ya da çizgi dışı görülen mezhepleri desteklemek ithamı ile karşı karşıya bırakabiliyor. Emperyalizm, bu eylemlerin en çok da bu yönünden istifade ediyor. Bu oyunu fark edebilmek feraset, bu oyuna karşı durmak cesarettir.

İslam âleminde, daha geniş bir kesimde bu feraset ve cesaret olsaydı “korsan mayınlar”ın eylemleri bu boyutta yol almaz, “Son Haçlı Seferi”nin en tehlikeli silahlarından birine dönüşmez, İslam âleminin geleceğini bu boyutta tehdit etmezdi.

Üzerinde olduğumuz coğrafya İslam âleminin gerisine göre sosyal çağdaşlaşmadan daha çok etkilenmişse de sorunlar karşısında birlik olma konusunda daha tecrübelidir. Önümüzdeki dönemde bu birlik korunursa “korsan mayın”ları üreten ve tahrik edenler bir hayal kırıklığı daha yaşayacaklardır.

 

 

 

Selef-i Sâlihîn yolundan Selefçiliğe

Selef, sözlük anlamıyla “geçmişte yaşayanlar” anlamındadır. Selef-i Sâlihîn ise geçmişte yaşayan sâlih insanlar anlamında kullanılır.

Selef-i Sâlihîn, İslamî ilimlerde bir ıstılah olmuş; Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’den günümüze doğru birinci, ikinci ve üçüncü kuşağı ifade eder. Ashab, Tabiin ve Etbauttabiini kapsar. Selef-i Sâlihîn yolu da onların üzerinde bulunduğu örnek yaşam tarzını, onların siretini ifade eder.

Selef-i Sâlihîn yolu, aynen namaz, hac gibi ümmete ait bilinmiştir. Selef-i Sâlihîn’den sonra gelen bütün ilim ve şuur ehli Müslümanlar, Selef-i Sâlihîn’e benzemeyi hedef hâline getirmişler, o yolda gayret göstermişlerdir. Bu yönüyle Selef-i Sâlihîn yolu, Asr-ı Saadet’in kişi yaşamları üzerinde takip edilebilir hâli ve aynı zamanda o asrın kişi yaşmaları üzerinden devamı olarak anlaşılmıştır.

İslam dünyası yükseliş süreçlerinden sonra, krizler yaşamış, krizlerden çıkış çabaları, beraberinde ihya hareketlerini getirmiştir.

İhya hareketleri, hangi menşeden gelirse gelsin daima Selef-i Sâlihîn yolunu kurtuluş yolu olarak görmüşler. Selef-i Sâlihîn yolunu, Fatiha Sûresi’nde ifade edilen Sırate’l-Müstakim üzerinde olan “Yüce Allah’ın nimetlendirdiği kişilerin yolu” olarak görmüşlerdir. Dolayısıyla bu yol Müslümanların umududur, kurtuluş yoludur.

Batı’nın dünyanın sermayesini sömürmesi ve ardından yaşadığı teknik ilerleme ile güçlenmesi karşısında İslam dünyası büyük bir krize girmiş, bu krize karşı istisnasız bütün İslam alemi, Selef-i Sâlihîn yolunu kurtuluş yolu olarak görmüştür.

Müslümanlar, imkânları kısıtlı olmasına rağmen, o yolda yürüyünce Batı’nın İslam dünyası üzerinde kesin bir hâkimiyet kurmasına engel olabilmişlerdir.

Batı, bu yola karşı, modernleşmesini ideolojiler üzerinden Müslümanlara dayatmış. Ama farklı köklerden gelen Müslüman hareketler ısrarlı bir şekilde Selef-i Sâlihîn yolunu gündemde tutarak modernleşmeyi bir kurtuluş olarak görmeyeceklerini ilan etmişler, Batı’yla mücadeleyi sürdürmüşlerdir. Bu mücadele “din çağı geçti” diyen Batı’nın hiç ummadığı sonuçlar getirmiş ve İslam dünyasının hemen hemen her noktasında kurtuluş umudu oluşturmuştur.

Ne var ki Müslümanların kurtuluş umudunu Batı hep kendi açısından esaret gibi algılamıştır. 19. yüzyıldan itibaren Müslümanları esir alan Batı, bunun için, Müslümanların kurtuluş yollarını bir bir tıkamak, o kurtuluş yollarına bağladıkları umudu tüketmek için sürekli bir uğraş içinde olmuştur.

Selefçilik, Selef-i Sâlihînin yolu mudur?

Selef-i Sâlihîn yolunu tıkamaya yönelik ilk girişimler, o bereketli yolun “mezhepsizlik” olarak yorumlanması oluşturdu. Özellikle genç kesim arasında Selef-i Sâlihîn yoluna girmek, mezhepler ötesi bir İslamî yaşamı benimsemek olarak algılandı. Müslümanların yolunu genişlettiğine, İttihad-ı İslam’a hizmet ettiğine inanılan bu yorum çok da çekici geldi ve epey de faal/aksiyoner taraftar topladı.

Ne var ki geleneksel kesimler, bir kısmı İslam âlemi dışından finanse edilen propagandalar üzerinden o faal/aksiyoner gençleri “mezhepsizler” olarak etiketledi. Gençlerin onlara cevap vermesiyle İttihad-ı İslam’a hizmet edecek bir yol, Müslümanlar arasında yeni bir tefrikaya yol açtı.

Daha acısı ise, ilmî önderlikten yoksun o mücahit gençlerin Suudi Arabistan tuzağına düşmesidir. Suudi Arabistan, İslam dünyası için bir dönüşüm noktası olan 1960’lı yılların başından itibaren Medine Üniversitesi’nde Abdülaziz bin Baz başkanlığında Selef-i Sâlihîn yolunu Muhammed b. Abdülvahhab’ın yoluna yorumladı. “Mezhepsizlik”le boşluğa düşen gençleri, Hanbelî mezhebinin Vehhabî yorumuna, üstelik “tevhid” adına hapsetti. Genişleyen bir yolu Müslümanlar arasında en dar yol olarak bilinen yola dönüştürdü, küfürden arınmayı ifade eden “tevhid” akidesini, Vehhabi olmayan “diğer Müslümanlardan arınma” şeklinde değiştirdi; Selef-i Sâlihîn yolunda olanların ıstilahlarını kullanıp hilesini örtbas ederek Selef-i Sâlihîn yoluna karşı Selefçiliği türetti.

Bu türetişle o güne kadar dünyanın küfür güçlerine kafa tutan gençler, mahallerindeki türbeye kafa tutmaya, o güne kadar kahrolsun ABD-İsrail-Sovyetler diyen gençler kendileri gibi düşünmeyen kardeşlerine kahrolsun demeye başladılar.

Hep bölünmeye ayarlı Selefçi gruplar, 1980’li yılların başında “ılımlılar” ve “radikaller” olmak üzere ikiye bölündüler. Ilımlıların geniş bir kesimi İslam dünyasında Selef-i Sâlihîn yolundaki ıslahatçı hareketleri bölüp etkisizleştirirken radikaller, “cihadîler” adı altında önce Afganistan ve Çeçenistan, sonra Suriye ve Irak’ta İslam dünyasındaki kurtuluş hareketlerini marjinal eylemciliğe dönüştürdüler, bu kurtuluş hareketlerinin terörizme yorumlanmasına yardımcı olacak bir eylem tarzına yöneldiler.  

 

Selefçiliğin Selef-i Sâlihîn yolundan farkı

Selef-i Sâlihîn yolu, köke en yakın, bütün mezhepleri kapsayan ve dolayısıyla üst bir yol olarak genişliği ifade ederken Hanbeli mezhebinin İbn Teymiye fikriyatı içinde Vehhabi bir yorum olan Selefçilik ise üçüncü kademe bir alt yol olarak aşırı bir darlığı ifade eder.

 Selef-i Sâlihîn yolunda ittihad; Selefçilik yolunda tefrika esastır.

Selef-i Sâlihîn yolunda Müslümanlar konusunda hüsn-ü zan esastır; Selefçilikte Müslümanlar konusunda kuşku esastır. Dolayısıyla Selef-i Sâlihînin yolunda olan, iman işareti gördüğü sürece kişiyi mü’min kabul eder. Selefçilik ise, küfre hatta günahkarlığa yönelik bir işaret arar ve o işaret ile ilgili bir kuşku dahi taşıdığında kişiyi küfürle itham eder. Bu yaklaşımla Selef-i Sâlihîn yolu ümmeti büyütürken Selefçilik ümmeti böler ve küçültür.

Selef-i Sâlihîn yolunda cihad, küfre karşıdır; Müslümanlara yönelik ise emr-i bil maruf ve nehyi anilmünker vardır. Selefçiliğin yaygın uygulamasında ise kendilerinden olmayan Müslümanlara karşı “cihad”; küfre karşı ise düşünsel eleştiri vardır. Selef-i Sâlihîn yolu mücadelesinde, Müslümanların katledilmesi istisna bir durumdur ve zorunluluğun getirdiği bir musibet olarak kabul edilir. Selefçilik ise bugüne kadar yaygın bir şekilde Müslümanları katletmiştir.

Özetle Selef-i Sâlihîn yolu, Müslümanları bütünleştirerek istilacı güçlere karşı savaşı ön görür; Selefçilik ise Müslümanları bölerek birbirlerini imha edinceye kadar savaştırma üzerine kuruludur.

 

Selefçiliğin Müsibetleri

Selefçiliğin yol açtığı musibetlerin başında Selef-i Sâlihîn yoluna yönelik olumsuz bir algı oluşturması, bu yolu kendi tekelinde göstererek tıkamasıdır.

Batılı kuruluşlar da kasıtlı bir şekilde bu tekeli kabul eder görünmekte ve Selef-i Sâlihîn yolunu Selefçilik olarak tanıtmaktadır. ABD’nin CIA ve Pentagon teşkilatları güdümünde yapılan çalışmalarda Şah Veliyullah Dehlevî ve Afrika’da Fransızlara karşı cihad hareketlerinden başlanarak İslam dünyasındaki bütün kurtuluş hareketleri Selefçi diye etiketlenmiştir.

Selefçiliğin ikinci büyük müsibeti, cihadın terörizme yorumlanmasına yol açacak eylemlerde bulunması; milli kurtuluş hareketlerine karşı Batılı Şövalye ve sosyalist militan tarzı bireysel savaşçılığı yaygınlaştırmasıdır. İslam tarihi boyunca bırakın Müslüman kadın ve çocukların katledilmesi, düşmanın kadın ve çocukları dahi öldürülmemiştir. Bunun için Haçlılar, “en büyük düşmanımız” dedikleri Nûreddin Mahmud Zengî ve Selahâddîn-i Eyyûbî’ye gizli bir hayranlık duymuşlar, onların adil olduklarını kabul etmişlerdir. Oysa Selefçiler, vakalarla hiçbir ilgisi olmayan halk pazarındaki, havaalanlarındaki hatta camilerdeki Müslüman kişileri dahi cihad adı altında öldürdüler. Dolayısıyla Selef-i Sâlihîn yolunda cihad insanı yaşatmaya odaklı iken, Selefçilik yolunda öldürmeye odaklı olmuştur.

Selefçiliğin üçüncü musibeti, tasavvufa dayalı geleneksel örgütlenme/cemaatleşme biçimini yok etmesi, onun yerine grupçuluğu getirmesidir. Mezhepçi hareketleri beslemesi ve hatta terörize etmesidir.

Selefçiliğin dördüncü musibeti, ihya ve tecdidin sapma olarak yorumlanmasına yol açacak malzemeyi İslam düşmanlarının ve köhnemiş gelenekçiliğin eline vermesidir.  

Selefçiliğin beşinci musibeti, İslamî yönetimin imkânsız olduğuna dair bir algı oluşturmasıdır. Selefçilik, farklı grupları ile İslamî yaşamın her tarzını eleştirerek, hiçbir uygulamayı beğenmeyerek “İslamî yönetim ancak cennette olur” düşüncesini oluşturmuş, İslamî yönetim yönündeki umutlara zarar vermiştir. Siz ne yaparsanız yapın,  hicivci Arap şairi misali eleştiriye, kusur bulmaya odaklı Selefçi “Bu, şu yönüyle İslamî değildir” der, reddeder; farkında olmadan nihayetinde kişileri “İslamî yönetim aslında dünyada yoktur/olamaz” noktasına getirir.

Bu yüzden Batı’daki Hıristiyan Selefçilikten sonra laiklik yaygınlaşmıştır, İslam dünyasında da yapılmak istenen Selefçiliğin, Suudi Arabistan ve bu kez yanında Birleşik Arap Emirlikleri olduğu hâlde sekülerizme dönüştürülmesi, daha doğrusu onun oluşturduğu zeminde laikliğin ekilmesidir.

 

Selefçiliğe Karşı Önlem

Batı, Selefçiliği Protestanlık olarak İslam dünyasından önce, Osmanlı’nın da sponsorluğuyla yaşadı. Osmanlı güçten düştü, Batı Selefçiliğini kendi lehinde ve Batı’nın aleyhinde yönetmeyi sürdüremedi. Bu ortamda Batı Selefçiliği, Hıristiyanlığın her tarzını eksik bularak, öze uzak diye eleştirerek Hristiyan’ca yaşamayı imkânsızlık noktasına götürdü ve nihayetinde sekülerizm/laiklik için ortam oluşturdu. Ancak İngiltere’de Yahudi bir aşıyla Batı Selefçiliği Evanjelist örgütlenemeye büründü. Bugün evanjelizm, Yahudiliği en büyük düşman bilen klasik Hıristiyanlıktan farklı bir şekilde Yahudilikle sentezlenmiş bir mezhep olarak ABD’nin ideolojisi hâline geliyor. 

İslam dünyasında Selefçiliği BAE-Suudi Arabistan üzerinden hem sekülerleştirme hem de dinler arası diyalogla Evanjelistleştirme yönünde bir çalışma var. Papanın bugünlerdeki BAE ziyareti de bununla ilgilidir.

Buna karşı yol, Selefçiliğin kritize edilerek nerede saptığının tespit edilmesi ve Selef-i Sâlihîn yolunun İhyaî-müceddidî bir hareketle ihya ve tecdid edilerek ortaya konmasıdır. Sırat-ı Müstakim budur, kurtuluş yolu budur. 

 

 

 

Vehhabîliğin ölümü

 

Suudi Arabistan'ının siyasi çizgisinin düştüğü yerin, İslam âlemine verdiği zararın yanında büyük bir faydasının da olması umut edilir.

 

Suudi Arabistan, Vehhabîlikle özdeşleşmiştir: Vehhabîlik, Suudî'dir, Suudî, Vehhabîliktir. Suudi Arabistan'ın yıpranması, Vehhabîliğin yıpranmasına kaçınılmaz olarak yol açar.

 

18. yüzyılda İslam dünyasının Batı tehdidini Güney Asya ve Doğu Avrupa'da fiili işgal; diğer coğrafyalarında da işgal endişesi olarak hissettiği bir dönemde ortaya çıkan Vehhabîlik, kendince Müslümanlar arasındaki şirki ıslah yoluna gitti; realitede İslam âleminde işgalleri kolaylaştıracak kırıcı, bölücü ve kanlı bir iç mücadele başlattı.

 

Vehhabîler, İslam aleminde her tür yapıyı yıkıyor, onun yerine yeni bir şey inşa etmiyorlardı. İmam Ahmed b. Hanbel'in yolunu suiistimal ettiler; “bid'at”i ideolojilerinin merkezine alarak İslam aleminin bin iki yüzyılı bulan birikimini yerle bir etmeye çalıştılar. “Bid'at ehli” iddiası üzerinden Müslüman malının gaspını “ganimet” sınıfına alıp Bedevi iken gerçekleştirdikleri çapulculuğu “cihad” diye mukaddesleştirdiler. Dünyanın o günkü zenginleri İngilizler, Ruslar, Fransızlar iken farklı mezheplerden fakir fukara Müslümanların üç günlük maişetini yağmaladılar. Cihad iddiaları her nedense onları bir gün olsun, İngiliz, Portekiz, Fransız cephesine götürmedi. Aksine o günlerde Yemen ve Doğu Arabistan'a yayılan İngiliz sömürgeciliği onlardan hep emin oldu. Ama Mekke'nin yanı başındaki Taif'i 1803'te işgal edebildiler, yağmalayabildiler. Dönemin Osmanlı kayıtlarına bu işgal,

 

 “Vehhabîler Taif'te buldukları eşyayı ordularına naklederek dağlar gibi yığdılar. Yalnız kitaplara itibar etmeyerek sokaklara attılar. Binaenaleyh Buhârî ve Müslim'in Sahîheyn'i ve hadis kitapları, dört mezhep üzere yazılmış fıkıh kitapları, edebiyat, fünûn ve sâireden binlerce kitap, ayaklar altında sürünür oldu. İçlerinde Mushaflar dahi bulunurdu... Uzun müddet bunca kitap ve muteber eser böyle ayaklar altında kaldı. Malların beşte birini emirleri, geri kalan kısmını da o vahşiler aralarında taksim ettiler.” dehşet verici ifadeleriyle geçmiştir.

 

Taif'te durdurulamayan Abdülaziz b. Suud, 10 Muharrem 1802'de Kerbela törenlerine katılan binlerce Müslümanı kılıçtan geçirdi, oradaki mekânları yağmalattı; Müslümanların kadınlarını cariye, çocuklarını köle diye çöle götürdü. İslam âleminde sönmekte olan mezhep fitnesinin fitilini ateşledi.

 

Osmanlı ordularının cepheden cepheye gittiği o günlerde yapılan bu sözde “bid'at ehli ile mücadele”, Osmanlı'nın Batı'ya karşı verilen savaşa yapacağı yatırımı Vehhabîlerin neşrettiği alana kaydırmasına, ordunun sersemlemesine, cihad şevkinin kırılmasına yol açtı.

 

Vehhabîlik, 19. yüzyılda Osmanlı'nın zayıf düşmesi yüzünden coğrafik olarak geniş bir alana yayıldıysa da insan unsuru açısından cihaddan hep uzak kalmış, çoğu çapulculukla geçinen hatta bizzat kendi rivayetlerine göre leş yemeyi dahi mubah sayan Necdli bir toplulukla sınırlı kaldı.  20. yüzyılın başında İngilizlerin desteğiyle Harameyn-i Şerif'i istila etmesine rağmen bu gerçeklilik farklı bir boyuta bürünmedi.

 

Çünkü bu ümmet ümmi duruma düşse de düşmanını ve dostunu tanıma konusunda cahil duruma düşmez. Cihad diye Müslümana saldırana boyun eğse de onu sevmez. Ümmet için meşruiyet ancak Müslümana dost olmak, İslam düşmanına karşı durmakla mümkündür. Hiç kimse ümmetin bu ölçüsünden kurtulamamıştır. Her kim riya için bile olsa İslam düşmanlarına karşı durduğunda ümmetin sevgisini kazanmış, kim İslam düşmanları ile dost olmuşsa ümmet tarafından dışlanmış, kim İslam düşmanları ile birlikte ümmeti vurmaya kalkışmışsa ümmet ona düşman olmuştur.

 

Lakin II. Dünya Savaşı'ndan sonra Suud ailesi, ABD'nin komünizm karşıtı mücadelesine katılmayı hileyle “İlahi rıza” için yapılmış gibi pazarladı. Müslümanlar yapılanın farkındaydı ama komünistler gibi Allah düşmanlarına karşı mücadele, İlahi rıza için yapılmasa bile Müslümanların içini serinletti. Seküler rejimler tarafından beslenen komünizme Suudi'nin karşı durması İslam aleminde Suudi ve dolayısıyla Vehhabîlikle ilgili bu yapının yayılmasına uygun yumuşak bir zemin oluşturdu. 

 

Vehhabîlik, komünizmle mücadelenin gündemde olduğu 20. yüzyılın ortalarından 1980'li yıllara kadar coğrafik olarak 20. yüzyılın başında elde ettiği saha ile sınırlı kalmış ise de insan unsuru açısından hızlı bir yayılma imkânı buldu. Aynı dönemde ABD politikaları gereği Suudi'nin Afgan cihadına sözde verdiği destek, gerçekte bu cihadın gelecekteki ABD işgallerine karşı etkili bir tohum olmasını engellemeye dönük desteği, Vahhabîliği İslam aleminde bir felaket olarak gençlik ideolojisi olmaya yaklaştırdı.

 

Afgan cihadındaki sinerjiden yola çıkarak işgallerini tehdit altında gören Anglosakson yapı, İslam alemindeki fiili ve kültürel işgal karşıtı cephenin insicamını bozmak için Vehhabîliği kullanarak yeni yapılar icat etti. Bu yapılarla İslam alemi, Osmanlı'nın Batı ile mücadelesinden yararlanarak alan bulan, İngiliz işbirliği ile devletleşen Vehhabîliği bir anda Batı karşıtı cihadın ana fikriyatı olarak önünde buluverdi.

 

Bu anormal hali tarih bilgisi zayıf olan İslam âlemine izah etmek neredeyse imkânsız hale geldi. Garip ama Türkiye, Cezayir, Kafkasya, Balkanlar gibi tarihi İslam karşıtlarına karşı mücadele ile geçmiş coğrafyalarda bile Vehhabîlik yer edinmeye başladı.

 

Bu felaketin nasıl engellenebileceği konusu açıkta dururken Suudi Arabistan'a bağlı Vehhabîler Mısır'da cuntacı el-Sisi'nin yanında durdular. Belki İhvan karşıtı propagandanın da etkisiyle Vehhabîlerin bu tutumu beklendiği kadar sarsıcı olmadı. Ama Suudi'nin Trump gibi biriyle geliştirdiği ilişki, İslam alemini fazlasıyla sarsmış görünüyor. Bakmak yetmez, görmek gerek… İslam alemi, olanlara bakıyor, eğer kendilerine vazife düşenler Suudi ve müttefiklerinin ABD-israil hesabına çevirdikleri oyunların Vehhabî arka planını İslam aleminin görebileceği kadar açıklayabilirlerse son dönemde hızla yayılan Vehhabîlik için trend tersine dönecektir.

 

Her şerde bir hayır vardır; umut, Suudi'nin artık Süleyman Demirel'in bir dönem derin güçlerle ilişkisi misali teşhir olunan siyasetinin Vehhabîlik için zehire, o siyasetin ürünü olan enstitü ve diğer askeri yapıların Vehhabîliğin mezarı için çalışan kepçelere dönüşmesidir.

 

 

ABD Dünyalaşıyor

 

Dünya ağır bir kriz yaşıyor, I. Dünya Savaşı’ndan sonra temelleri atılan, II. Dünya Savaşı’ndan sonra şekillenen sistem, insanlığa dar geliyor.

Batı, 1990’lara kadar iki parçalı bir cephe halinde iken Sovyet Rusya’nın yıkılmasıyla tek parçadan oluşan bir cepheye büründü. Bu cephe insanlığa adeta el koydu. Geçmişte III. Dünya Ülkeleri gibi isimler altında kendilerini evrensel olarak ifade eden, İslam Konferansı Teşkilatı gibi bir yapı içinde değerleri etrafında simgesel bile olsa toplantılar düzenleyen Batı dışı güçler, Amerika’nın “Tek Güç” hevesi kabardıkça müteşekkil bir yapı olmaktan çıktı.

İnsan hakları ve düşünce hürriyetinin en çok konuşulduğu bir dönemde küresel sisteme muhalif seslerin dünya çapında veya bölgesel çapta bir yana mahalli çapta bile duyulmasına izin verilmiyor. Küresel sistem, adeta mercekle muhalif arıyor, bulduğu yerde sindirmenin yolunu deniyor.

Önceki dönemin muhaliflerinin meşhur sloganı “Kahrolsun Amerika” yeni bir yüzyıla girilirken küresel düzeyde aniden kesildi. Bu sloganları atanların bir bölümü, ya Amerika ile dar veya geniş bir zeminde müttefik oldu ya da farklı ithamlara maruz kalarak sindirildi. Hiçbir ülke, artık içinde “Kahrolsun Amerika” diyebilen muhalifler barındırmayı göze alamıyor. Bu sloganı atanlar, o ülkeyle ilgili hiçbir zararlı faaliyet içinde değillerse bile soruşturuluyor, eziliyor.

Tam da dünya, baştanbaşa Amerika oldu derken Amerika’dan Cumhuriyetçi Başkan Trump’un “Katıksız Beyaz” tehditlerinin ardından Siyahîlerin sesi çıktı.

Trump, İslam âleminin kötü adamları diktatörleri “Amerika’nın iyi çocukları” olarak tarif ediyor. Adeta “Müslümanlar için yaşasın zalim diktatörler!” sloganları atıyor. Amerika’nın iç siyaseti konusunda da söz konusu olan İslam ise bir tür diktatörlük öneriyor.

Trump’un attığı sloganlar, iç sorunları ile uğraşan İslam âleminde bir yankı uyandırmadı ise de Amerika’da yaşayan ve durumları gittikçe olumsuz boyutlara tırmanan Müslümanlar için endişeleri daha da kritik bir noktaya sürüklüyor.

Amerika’daki Müslümanların nüfusları ve nüfuzları seslerini duyurmaya, Amerikan politikalarını etkilemeye yetmiyor. Onlar, Trump’la beliren yapıya “Dur!” diyemiyor. Bu çaresizlik hâli içinde Siyahîlerin sesi kendileri için çok önemli olmalı.

Siyahiler, büyük kitleler hâlinde görünmeseler de sokaktalar, “Kahrolsun Amerika!” diye bağırmasalar da memnuniyetsizliklerini, öfkelerini Amerika’nın yüzüne vuruyorlar.  Öfkelerini açığa vurunca da yaptıklarını canları ile ödüyorlar.

ABD’de her yıl onlarca Siyahî, beyaz polislerin kurşunlarına hedef oluyor. Amerika’nın öldürülen Siyahîlerin vurulması ile ilgili savunması ise klişeleşmiş artık: Vurulunlar, Siyahî olduğu için değil, toplumun dip kesimine ait şahıslar olarak asayiş problemlerine yol açanlardır.

Amerika’nın siyasi anlamda da fikrî anlamda da rakipsiz kaldığı bir dünyada yıllardır kimse çıkıp da niye toplumun dip kesimindekiler hep Siyahîlerin arasından çıkıyor? ABD, nasıl sosyal bir politika uyguluyor ki bu politikanın mağdurları hep aynı renkten kişiler oluyor? sorularına kapsamlı bir cevap vermiyor. 

Müslümanlar,  Seyyid Kutup’un yazdıkları dışında bugüne kadar Amerika’ya karşı ciddi bir fikrî birikim oluşturmadılar; Avrupa ve Güney Amerika’da başkaları tarafından üretilenleri tüketmekle yetindiler. Sosyalizmin çöküşüyle bu fikirleri üretenler, sosyal liberalizm gibi sentez bir ideolojiye sığınıp susunca Amerika’ya karşı fikrî muhalefet neredeyse tamamen can verdi.

Fikrî temellere oturmayan hiçbir halk hareketi kalıcı değildir, umut verici de değildir. Siyahîler, uzun yıllar sonra ilk kez biraz daha organize olmuş görünseler e fikirsel bir yapıdan uzak olduklarında sadece sokakları sallamış olurlar. Hiçbir fedakârlık, hiçbir samimiyet, fikrî boşluğun açığını kapatamaz. Amerika’daki Siyahîlerin dışarıya yansıdığı kadarıyla fikrî bir temeli yoktur; sermayeleri ile öfkeleridir. Öfkeyle yola çıkanlar, çalı ateşi misali çok parlar, çabuk sönerler.

Siyahîlerin bugüne kadar kalkışmalarının başarısızlıkla sonuçlanmasının ana nedeni, kitleleri etraflarında toplayacak; Müslümanların ve bazı Hıristiyan Beyazları o kitleye katacak fikrî bir bütün inşa etmemeleridir.

Siyahîlerin elinde bu inşayı yapacak bir donanım yok. Amerikan hayat tarzı, insanları düşünmekten alıkoymuş; Amerikan şaşası, Amerika’ya karşı fikir üretimi sistemini kısırlaştırmış. Siyahîler, fikrî desteği ancak dışarıdan alabilirler. 

Siyahîleri bugün bu fikrî boşluktan kurtaracak olan İslam’dır. Siyahîlerin kendilerini fikren doyurmak ve kendilerini o fikir etrafında tanıtmak için aradıkları her şey İslam’da vardır. ABD’deki Siyahî öfkenin lokomotifi de enerjisi de İslam’da mevcuttur. Ne yazık ki bu mevcudiyet, İslamî kaynaklarda hamdır, bir kurtuluş reçetesi olmak için gerekli işlenmişlikten uzaktır.

Müslümanların tarihî önderleri Siyahîler tarafından bilinmiyor; uzun yıllardır da İslam âleminde dünya çapında fikir adamaları da yetişmiyor.

Dolayısıyla bu ortamda Siyahî öfkenin ak bir değişime dönüşmesi beklenmemelidir. Ancak Trump’un seçimi kazanması durumunda Amerika’da zayıf toplum kesimlerinin Siyahî öfkeyle birlikte seslerini duyurmaya çalışacakları da muhakkaktır.  Belki bu, toplumsal bir kargaşaya da yol açacaktır. Amerika bütün dünyayı Amerikalaştırırken bir anda Amerika’yı dünyalaşmış bulacaktır. Dün karıştırdığı dünyanın rengine belki de bugün kendisi bürünecektir. Bu, boş bir hayal değildir.

Ama Amerika ile ilgili umut edilen, Amerika’nın berbat ettiği dünyaya benzemesi değil, dünyanın Amerika’dan, Amerikan halkı ile birlikte kurtulmasıdır. Her gün gösterilere, zaman zaman da olsa isyanlara konu olan bir Amerika dünyaya eskisi gibi müdahale edemeyecektir.  Dünya, uzun yıllar sonra belki Amerika’nın varlığını çok hissetmeden kendi düzenini bulmaya çalışacaktır. Ama nasıl ve ne üzerine?

Bu sorunun cevabı tatmin edici bir kapsayıcılıkta verilmek durumunda. Aksi hâlde insanlığın hâli efendisinden kurtulunca ne yapacağını bilemeyen köle konumuna düşecektir. 

Hepimiz, bugüne kadar Amerika konusunda hep Amerika’nın dış politikası üzerinden konuştuk. Amerika, dünyayı ne hâle getirdi, diye tartıştık. Fakat Amerika’nın kendi içinde yönettiği toplum ne durumda diye sormadık. Amerika’yı ıssız bir inden çıkan ve gittiği her yeri berbat eden bir canavar gibi düşündük. Amerika’nın içini adeta yok saydık. Trump köpürdüyse de duymadık. Onun da söylediklerinin sadece dışarı ile ilgili kısmıyla ilgilendik.  Siyahîler, bizi bu gafletten uyandırdılar. “Hey! Kendinize gelin, Amerika’nın bir de içi var” dediler.

Şimdi onlara umut verici bir sesin ulaşması gerekiyor. Onlara en çok gerekli olan ses ise küresel ideoloji karşısına hangi değerlerle çıkacaklarını ve bu değerlerin hangi araçlarla aktarılacağını duyuracak olan sestir.

 

 


ABD ve Mülteci Müslümanlar

30 Ocak 2017’de Kanada’nın Quebec eyaletindeki bir camiye düzenlenen terör saldırısında altı Müslüman şehid olup en az sekiz kişi de yaralanırken ABD’nin yeni başkanı Trump, Suudi Kralı Selman’la Suriye ve Yemen’de “güvenli bölgeler” oluşturmak için konuşmuş. Trump’un “güvenli bölge” dediği İslam dünyasının kendi içinde Müslümanı Müslümana karşı ABD sayesinde koruyacak, askeri uçuşlara kapalı bölgedir.

Kabul edelim artık: Dünya, yeni bir çağa giriyor. Bu yeni çağda Trump tipi liderler, bir sebep değil, neticedir. Batı’nın İslam karşısındaki kompleksinin, İslam’ı yenememesinin onu sürüklediği psikolojinin bir görüntüsüdür. Bununla birlikte Trump, ABD’nin hiçbir savaşı kazanamamasının yol açtığı kompleks ve psikolojinin getirdiği bir sonuçtur.

Batı, I. Dünya Savaşı ile İslam dünyasına son darbeyi vurduğuna inanmıştı, II. Dünya Savaşı’na girdiği anda İslam dünyasının önemli bir kısmı görüntüde de olsa onun sömürgesi olmaktan çıktı. O dönemde, Batı ile İslam dünyası arasında tek yönlü bir sınır vardı. Batı, bir sömürgeci güç olarak İslam dünyasının içinde, İslam dünyası ise Batı’nın dışındaydı. Batı, kendi coğrafyasında bir tür korunaklı alandaydı. Neredeyse hiç Müslüman Batılı yoktu. Batı’daki Müslüman göçmen sayısı da yok denecek kadar azdı.

 

MÜSLÜMANLAR BATI’DA

II. Dünya Savaşı’nda Amerika, savaşın en önemli tarafı olmasına rağmen karasal olarak savaş alanının dışında kalarak kendisini korurken Avrupa büyük bir nüfus kaybına uğradı, ekonomisini ayakta tutacak nüfustan yoksun kaldı, dışarıdan bir denge içinde işçi alımına giderken büyük Müslüman kitleler Batı’ya işçi olarak geçti, buna II. Dünya Savaşı’nın ardından gelen diktatörlerin baskısından kaçan Müslümanlar da eklenince Avrupa’da Müslüman nüfusun niteliği değişti.

Batı’daki Müslüman nüfus, onlarca yıl neredeyse hiçbir asayiş problemine yol açmadı; Avrupa ülkelerinde düzeni bozmadan ekonominin çarkını çevirdi. Müslümanların bir bölümü de olsa örnek yaşamları ile Batı insanının takdirini kazandı.

Avrupa bu süreci yaşarken ABD’de daha çok “beyaz yakalı” denen nitelikli personel gereksinimi çerçevesinde İslam dünyasından göçmen kabul etti, şirketler nitelikli personeli önceden tespit edip çalıştırmak için öğrenci bursları ihdas etti. Çok sayıda Müslüman, ABD’ye öğrenci olarak yerleşip ardından oradaki ekonomik sisteme dahil oldu. İyi İngilizce bilen ama İngilizler gibi yaşamayan bu nüfus, başta Siyahîler olmak üzere nice Amerikalıyı etkileyip İslam’la tanıştırdı.

İslam, fetihlerle giremediği Batı’ya 20. yüzyılda işçi, öğrenci ve teknisyenlerin vesilesiyle tebliğle girdi. Aynı anda bu gelişmeden tam da bağımsız olmayarak İslam dünyasında İslamî hareketler güçlendi, iktidar oldu veya iktidara gelebilecek güce ulaştı. Müslüman olan her Batılı, Yusuf İslam misali İslam dünyasındaki uyanışta bir rol oynadı. Batı’ya yerleşen, büyük Müslüman kitleler de özellikle Pakistan gibi coğrafyalarda İslamî hareketlere yeni bir enerji sağladı.

 

BATININ KADİM RUHUNU ÜRKTÜ

Ezan sesleri Batı’da, tekbir sesleri İslam dünyasında Batı’nın kadim ruhunu ürküttü. Batı’nın kadim ruhu, İslam’ın ayak seslerini “düşmanın ayak sesleri” olarak Batı insanına duyurmak istiyordu. Ancak Batı insanı, yaklaşan ayak seslerinde tehdit değil; “selamet” görüyordu. Batılılar, Müslümanları II. Dünya Savaşı’ndan bu yana içine düştükleri ruhsal bunalımın kurtarıcısı olarak karşılıyor, İslam’a sempati duyuyorlardı. İslam dünyasındaki mabetleri ziyaret edenlerin sayısı her geçen gün artıyordu.

 

İSLAM’IN KARŞISINA “GDO”LU İSLAMCILIK ÇIKARILDI

Batı’nın Hıristiyan Katoliklikten Yahudilikle iç içe geçmiş Protestan Evanjelizme evrilmiş kadim ruhu, içine düştüğü bu çıkmazı, İslam dünyası kökenli uç yapıları besleyecek girişimlerde bulunarak aşma yoluna gitti. 

Bu “GDO”lu yapılardan beklentileri, İslam dünyasında iktidara gelmekte olan İslamî hareketlerin engellenmesi, Batı’da İslam’a karşı oluşan sempatinin kırılmasıydı. 

İslam’a karşı hiçbir savaşı dilediği gibi kazanamayan Batı, bu projesinde de “içini rahatlatacak” bir sonuç alamadı. Afganistan, Irak, Somali, Nijerya, Yemen, Suriye kan gölüne dönüşürken bu kan, İslam dünyasının diğer ülkelerine de yer yer sıçratılırken Batı, net bir kazanca ulaşmadı.

Kendisini hep “kâr etmiş tüccar” olarak tasvir eden, iflas ettiğinde kavgada yenilip harakiri yapan Japon misali intihar etmeyi seçen Batı, Afganistan veya Irak’ta İslam dünyasını tahrip edip kendisine yönelik düşmanlığı katlarken ortada açık bir kâr göremiyor, öfkeye kapılıyor. Bu öfke, İslamofobiye eklenirken dışarıda savaştığı an, içeriyi ihmal eden, dışarıda olduğu gibi içeride de kaybeden, Batı’nın en genç, en diri ama aynı zamanda en tecrübesiz gücü ABD’de Trump gibi birini başkanlığa getirdi.

 

 

TRUMP BİR SONUÇTUR

Trump’ın başkanlığı, Batı açısından olduğu gibi İslam dünyası açısından da bir dönüm noktasıdır; yer yer sıcak çatışmalara rağmen aslında I. Dünya Savaşı’ndan bu yana süren Batı ile İslam arasındaki soğuk savaş olarak devam eden mücadelenin vardığı nihayettir.

Batı için her sorun, sömürüyü büyütmek için bir fırsattır ve Trump, Batı’nın son dönemde üzeri insan hakları ile örtülmüş yüzünün biraz olsun görünen hâlidir.

Trump, Batı’nın kapılarını Müslüman göçmenlere kapatırken İslam dünyasında “güvenli bölge” adı altında gelecekte tüm bölgeyi sömürgeleştirecek “sömürge üsleri” ya da “sömürge kolonileri” oluşturmak istiyor, kendince zamanı geri çevirip sömürge günlerine dönmenin hayallerini koruyor. Zannınca yüzyıl önce olduğu gibi Batı, İslam dünyasının içinde olacak ama Müslümanlar, Batı’nın uzağında kalacaktır.

ABD, İslam’a karşı son çare olarak bunu deneyecek, bunu zorlayacaktır. Yeni çağın habercisi bu deneme ve zorlamanın komutanlığına soyunmuş,  fahiş, zorba, faizci patron Trump’tır.

Trump’ın açıklama ve kararnameleri, kendimize gelmemiz için yeterli olmalıdır. Gün, birbirimizin uçlarına bakma günü değildir. Her bir tarafımızın uçları, birbirinden sivri, birbirinden yaralayıcı, birbirinden kanatıcıdır.

Gün, birbirimizin İslam’la hidayet bulmuş kalbine bakma günüdür. Her birimizin kalbi, birbirinden yumuşak, birbirinden merhametli, birbirinden ıslah edicidir.

Hepimiz, mezhebimiz ve kavmimiz ne olursa olsun Müslüman kalbi taşıyoruz. O kalp ihya olunca hiçbir güç bize galebe çalamaz.

Batı insanının mevcut koşullar altında Trump gibi bir patronun değneğini kabul etmesi çok zor görünüyor.

Müslümanlar, Trump gibilerine duydukları öfkeyi Batı insanına yöneltmez, Trump gibilerini yuhalarken Batı insanının Trump gibilerine karşı verecekleri mücadeleyi desteklerlerse önümüzdeki çağ, hepimiz için çok farklı olabilir.

Batılıların atalarının bizim onların kurtarıcımız olduğumuzu anlamamaları torunlarının anlamayacağı anlamına gelmez.

Hidayet Allah’tandır. Zaferi veren de O’dur. Uçlarımızı törpüleyip merkezde buluşalım. Batı’nın tarihle ilgili hesaplamalarının yanlış olduğunu, dünya önderliğinin bir kez daha bizden yana geldiğini gözlerimizle görmüş olacağız.

 

 

Batı ve Mısır’da İhvan Deneyimi

4 Ocak 2011’de Tunuslu genç seyyar satıcı Muhammed Buazizi kendini yakarak “Arap Baharı” denen vakaların kıvılcımını yaktı.

Tunus’ta başlayan olaylar, 25 Ocak 2011’de Mısır’a ulaştı. Toplumun farklı sınıfları, meydanlara dökülüp sistemi protesto etti.

Mısır’da 18 Eylül 1953’ten itibaren iktidarda olan ulusalcı sosyalizm, Mısırlılara ulusalcı yanıyla sağlam bir Arap kültürü ve onurlu bir Arap milleti kimliği; sosyalist yanıyla ise sosyal adalet vaat ediyordu.

Aradan geçen, yaklaşık altmış yılda ulusalcı sosyalist iktidar, Mısır’da sağlam bir Arap kültürü inşa etmek bir yana, Mısırlıları daha çok Batı kültürüne yaklaştırmış, milyonlarca Mısırlıyı asimile etmiştir. Seyyid Kutub gibi bir Arap müeddebi katledilmiş; sistem, Arap kültürünü hem tekeline almış hem başkalarının sivil olarak o kültürü geliştirmesine izin vermemiş, dolayısıyla Arap kültürünü tekeline alarak imha sürecine sokmuştu.  

Rejimin sağlam bir Arap kültürü iddiasını bütün İslamî direnişe rağmen, Fransızlara benzeyen Mısırlıların sayısındaki artış yalanlıyordu. Rejimi destekleme amacıyla Necip Mahfuz’a verilen edebiyat ödülü bile gerçekte, Arap edebiyatına değil, Fransızlaşmaya verilen bir ödüldü.

Ulusalcı sosyalist iktidar, İsrail karşısında ağır yenilgi almış, nihayetinde Camp David anlaşmasıyla İsrail’le anlaşmış, Arapları rencide etmiş, Arap kimliğini lekelemişti.

Rejimin onurlu bir Arap kimliği inşasını Camp David’deki Enver Sedat ve Menahem Begin resmi yalanlıyordu.

Ulusalcı sosyalist iktidar, sosyal adaletten söz ettikçe yabancıların Mısır’daki varlığı artmış, Mısır’da varlık tekelleşmiş ve mezarlıklarda yatanların sayısı artmıştı.

Rejimin sosyalizm iddiasını, Tahrir Meydanı’ndaki sosyete ile mezarlıklarda yatanların yan yana gelen resimleri yalanlıyordu.

Cemal Abdünnasır, 1953-1970 yılları arasında on yıl; Enver Sedat, 1970-1981 yılları arasında 11 yıl iktidarda kalmıştı. “Son Firavun” denen Hüsnü Mübarek ise 1981’den o yana otuz yıldır iktidardaydı. Hiçbiri ulusalcı sosyalizmin vaatlerini yerine getirememişti. Son ikisi ise ulusalcı sosyalizmle birlikte liberalizm ve ehilleştirici ulemayı da tüketme noktasına getirmişti.

Ülkenin sorunu kişiler değil, ulusalcı sosyalizmin kendisiydi; Mısır, ulusalcı sosyalist zihniyetten kurtulmalıydı.

Ulusalcı sosyalistlerin İslam’la ilgili yaptıkları eleştirilerin tamamı da haksız çıkmış; Mısır’ın İslam’dan uzaklaştıkça varlığını yitirme tehdidiyle karşı karşıya kaldığı açıkça görülmüştü. Buna karşılık İslamî hizmetler, Mısır’ı mutlu edecek ve güçlendirecek tek dayanağın İslam olduğunu gözler önüne sermişti. O hâlde Mısır’da ulusalcı sosyalist rejim gitmeli, yerine İslamî bir yönetim gelmeliydi. Halk da bunu istiyordu.

Ne var ki Mısır’da gösteriler, sıkı bir kontrol altındaydı. İhvan-ı Müslimin sahadaydı ve İhvan, o güne kadar Mısır gerçeğini iyi okumuştu: Mısır, uluslar arası sistemin bir anda İhvan’a bırakacağı bir ülke değildi. Her şeyden önce İsrail’in varlığı, Mısır’ın kontrol altında kalmasına bağlıydı. İsrail’in varlığı ise uluslararası sistemin II. Dünya Savaşı sonrasında, üzerinde konsensüse vardığı ana hususlardandı.

İhvan, bu gerçeği dikkate alarak ulusalcı sosyalist sistemi devirme konusunda öne çıkmakta temkinli davandı. Nitekim Tahrir Meydanı’nda küçücük bir azınlıktan başka bir şey olmayan liberaller ve solcular öne çıkıyordu.

Nihayetinde gösteriler 11 Şubat 2012’de Hüsnü Mübarek’in istifasıyla sonuçlandı.  Görevi, Silahlı Kuvvetler Yüksek Konseyi üstlendi. Ama Konsey, Mısır halkının taleplerini dikkate almayacağını, İhvan’ın sandalyelerin çoğunu kazandığı alt meclisi 12 Haziran’da lağvetmesiyle gösterdi. Karar sürpriz değildi, zira Konsey, 16-17 Haziran’da yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimleri ikinci turu için sonuçları önceden görmüş, yüzde 51,7 ile de olsa Cumhurbaşkanı seçilecek Muhammed Mursi’yi peşinen kuşatma operasyonu başlatmıştı.

Bütün engellemelere rağmen Mısır’da İhvan iktidarı, 30 Haziran’da yemin ederek Cumhurbaşkanı olarak göreve başlayan Muhammed Mursi ile başlamıştı. İhvan, bu noktaya gelmek için tarihin en büyük zorluklarını yaşamış, en büyük destanlarından birini yazmıştı. Daha zorlu süreç ise bundan sonra yaşanacaktı:

1. Baro, Ticaret Odaları gibi yarı resmi kurumlarda yönetim İhvan’da olsa da askeri bürokrasi ve yargı İhvan düşmanlarındaydı.

2. Uluslar arası güçler, İsrail’le iyi ilişkilere razı olmadığı sürece İhvan iktidarını sürdürmeye izin vermeyeceklerdi. İhvan’ı engellemek için Mısır’da yeteri kadar bağları da yok sayılmazdı.

3. İhvan’ın Arap dünyası üzerinde öteden beri etkili Mısır’da seçimlerle iktidara gelmesi, Suudi Arabistan Krallığı tarafından tehdit olarak algılanıyordu. Ki İhvan’ın Suudi ile anlaşması, ancak uluslar arası sistemle barışık olmasına bağlıydı.

 İran da mezhebinin yayılmasına engel olacağı ve İslam dünyasına yönelik söyleminin merkezinde olan Kudüs konusunda alternatif olacağı endişesiyle İhvan iktidarından memnun kalmamıştı. Bunun için Suudi’ye bağlı Selefiler daha ilk günden Mursi’ye derhal Şeriatı uygulama çağrısında bulunmuş; Mısır’da tek tük bulunan Şiiler ise evlerinin saldırıya uğradığına dair haberler yaymışlardı veya Selefi gruplar, kasıtla saldırmış, onlar da şayia etmişler, şüyuu vukuundan beter olmuştu.

4. Mısır üzerinde etkisi bilinen İngiliz haber ajansı Rueters ve haber kanalı BBC, Mısır’da kadına yönelik şiddetin arttığına dair art arda haberler yayıyorlardı.

Bu koşullar altında Muhammed Mursi’nin yapabileceği tek şey, Mısır halkı içinde desteğini artırmaktı. Bu destek, ona bürokraside de destek sağlayacaktı.

Klasik Mısır siyaseti içinde, açıkta kalan tek kesim, eskiden beri sistemle çatışmaktan çekinen Sufî gruplardı. Mısır’da varlıkları hep küçümsenen, kimi zaman kriptolu Şii diye ötekileştirilen Sufîlerin el-Ezher başta olmak üzere Mısır kurumlarında kayda değer bir ağırlığı vardı. Ayrıca Sufîler, çoğu noktada elitleşen İhvan’ın ulaşamadığı kesimlere ulaşmışlardı. İşte bu noktada İhvan, deyimin tam anlamıyla bir “arada kalma” sorunu yaşadı. İhvan, 1960’lı yıllarda zorunluluktan dolayı Suudi ile geliştirdiği ilişkilerden sonra kendisini İbn Teymiye fikriyatına fena açmıştı, öteden beri dışlamadığı bu fikriyatı neredeyse merkeze almıştı.

Bununla, “yan ürün” olarak ifade edilebilecek nice Selefi gruba kuluçka olmuş; kendi içinde de tutarsızlıklara yol açmış, bununla birlikte Selefilerce kabul görmediği gibi Sufi grupları da hem hedefine almış hem onlara hedef olmuştu. Dolayısıyla İhvan, Mısır halkı arasında etkin iki ana grubun da muhalifi olarak belirmişti. Üstelik, İhvan’ın Selefi fikriyata yakınlığı günahkâr da olsa, politik olarak İslam karşıtı olmayan geniş şehirli kesimle irtibat kurmasını da engelliyordu. Dolayısıyla etrafında sadece Cemaat-i İslamî gibi bir iki yapılanma kalmıştı. Bu tablo içinde İhvan, yüzde 51,7 oy alsa da Mısır’da yapayalnız kaldı, bir cemaat iktidarı olarak göründü. Öyle ki Mursi’nin bile ne kadar inisiyatifini kullanabildiği belirsizdi.

Çıkmazın aşılması için Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, “Mısır bu geçiş döneminde ve sonrasında inanıyorum ki bu değerlendirmesini en güzel şekilde yapmak suretiyle özellikle demokrasi noktasındaki bu geçişte şunu görecektir. Yani laik bir devlet yapısı dinsizliği değil, herkesin dinini inandığı gibi yaşamasının teminatıdır.”   dolaylı önerisinde bulunurken Selefi milletvekilleri, “Haydi namaz saati geldi” diyerek Meclis’te masaların üzerine çıkarak ezan okuma gösterişinde bulunuyor, istihbaratın etkisindeki Selefi militanlar, Kıptîlere ve kadınlara yönelik saldırılar düzenliyorlar, her eylemleri bire bin katılarak uluslararası basın tarafından pazarlanıyordu. Bu koşullar altında Mursi, muhtemelen İhvan içindeki dengeleri de gözeterek daha çok Selefilerle uzlaşma işaretleri verdi. 12 Ağustos 2012’de Genel Kurmay Başkanlığına Suudi Selefiliği ile ilişkisi herkesçe bilinen Abdulfettah es-Sisi’yi genelkurmay başkanlığına getirdi. Ağustos sonunda yaptığı İran ziyaretinde ise kameralar önünde İran’da kendisini hazmedemeyenlere “Biz demiştik” dedirtecek ama Suudi Selefiliğini de tatmin etmeyecek açıklamalarda bulundu.

Mursi’nin muhtemelen kendi kararları dışında gelişen bu süreç, Haziran-Temmuz 2013’te Mısır’ı İhvan karşıtı geniş sayılacak koalisyon ürünü protestolara götürdü. Mursi, bu aşamada geniş tabanlı bir koalisyon çağrısı yaptıysa da sonuç alamadı.

İlk bakışta anlaşılmaz bir şekilde ama arka planı ile birlikte kolay anlaşılabilir bir vaziyetle, Solcular-liberaller; Selefîler-Sufiler; ABD/Avrupa Birliği-Rusya, Suudi Arabistan-İran bir anda  Mursi’nin gitmesi yönünde bir tutum içine girmişti.

Uzlaşıya varan uluslar arası sistemin talebini General Sisi yerine getirdi ve Mursi, birbirinden değerli binlerce alim, aydın ve şuurlu insanla birlikte nice mazlumun can verdiği Mısır zindanlarına gönderildi.  İslam dünyasının en kıymetli simalarından Muhammed Mehdi Akif orada can verdi; Mursi ve Muhammet Biltaci hâlâ oradalar. Onlar, zindanda; Mısır, sefalet içinde… Ülke dışında ise on binlerce muhacir vardır.

İhvan, elbette Mısır’dan büyüktür ve bugün bütün uluslar arası önlemlere rağmen Arap İslam dünyasının pek çok ülkesinde en önemli siyasi yapılanmalardan biridir. Lakin Mısır’daki durum, İhvan’ın bütün başarılarını buruk bırakıyor. İhvan’a sevgi duyanları mahzun ediyor.  Bununla birlikte İhvan, İslamileşme yönünde bütün İslam dünyası için geniş bir deneyim hazinesi oluşturduğu gibi acılar açısından da bir deneyim hazinesi oluşturuyor.

 

Mursi, Batı’ya karşı zaferi kazandı

Mısır’ın seçilmiş cumhurbaşkanı Muhammed Mursi ve arkadaşları hakkında cunta mahkemelerince Haziran 2015’te idam kararı verildi. Seçilme hakkını kendisi için kutsal değer edinen, idama ve özellikle siyasi idamları karşı olmayı ilke edinen uluslararası sistemden tepki yönünde kısık sesler dahi duyulmuyor.

Muhammed Mursi ve Biltaci ikisi de doktor, Batı’yı görmüş, tanımış; Batılı kurumlarla diyalogları olmuş iki insan... Belki pek çok Batılı entelektüel ve siyasi şahsiyetle hatıraları var. Ama Batı’nın siyasi tarafı suskun olduğu gibi, kültür cephesi de suskun... Suskun olacaklar çünkü hep birlikte Muhammed Mursi’nin devrilmesini, Cuntacı Sisi’nin işbaşına getirilmesini desteklediler. Onlar için bir korku vardı: İhvan-ı Müslimin’in Mısır’daki iktidarı. Bu iktidar her ne olursa olsun engellenmeliydi. Geçmişte Batılı liderler, Mısır’a hakim olabilmek için neredeyse bütün varlıklarını kaybetmeyi göze alırlardı. Şimdi Batı, Mısır’da söz sahibi olabilmek için 20. yüzyılda siyasi bir güç kazandırdığı seçilme hürriyeti, inanç hürriyeti... bütün değerlerini harcamayı göze alıyor. İhvan’ın iktidarını engellemek için, insanlık adına nesi varsa hepsinden vazgeçecek kadar kararlı.

Neden? Batı, niye bu kadar masrafı göze aldı? Kendisinin dünya iktidarına meşruiyet desteği sağlayan insanî değerlerini İhvan’a karşı niye tüketti?

Gerçekler, ancak zaman ve zemini içinde değerlendirilirse doğru bir neticeye ulaşılır:

İhvan-ı Müslimin,

1. Mısır’da,

2. 20. yüzyılda kurulan,

3. Kendisini kurulduğu ülkeyle sınırlandırmayan bir harekettir. 

 

BATI İÇİN MISIR’IN ANLAMI

Mısır, stratejik konumu, görkemli geçmişi ve verimli toprakları ile hep Batı’nın gözünde tüttü. Batı, Mısır’ı kendisini farklı bir dünyaya açacak olan paha biçilmez bir liman ve gıda ihtiyacını karşılayacak verimli bir ova olarak gördü.

Liman ve gıda... İkisi bir araya gelince Batı’nın bütün hırsları depreşir. Buna bir de sembolik öneme sahip eski medeniyet kalıntıları eklenince bir Batılı için Mısır’a hakim olmak, insanlığın geçmiş medeniyetlerinden birinin mirası üzerinden dünyanın geleceği üzerinde söz sahibi olmaktır.

Kendisine “imparator” unvanı vererek bütün dünyaya hükmetmek isteyen Fransız diktatör Napolyon’un Avrupa dışına çıkmak istediğinde uğradığı ilk yerin Mısır olması rastgele bir gelişme değildir.

Napolyon, Batı’nın maceraperest işgalci ruhunu temsil ediyordu. O ruhun, dünya iktidarı için bildiği anahtar Mısır’dı. O ruh için Mısır’a sahip olmadan dünyaya sahip olmaktan söz edilemezdi.

Batı, Mısır gerçeğine 20. yüzyılda bir de israil’in varlığını ekledi. Batı’nın Haçlı Savaşları sırasında öğrendiği bir gerçek vardır: Mısır elde tutulmadan Filistin’i elde tutmak mümkün değildir.

Batı, Miladi 12. ve 13. yüzyılda İslam dünyasının bütün problemlerine rağmen ve bütün varlığını tükettiği halde Filistin’i elde tutamamış; nihayet IV. Haçlı Seferi için ordu hazırlayan Papa, Haçlı askerlerine ilk hedef olarak Filistin’i değil, Mısır’ı göstermişti. V. Haçlı Seferi’nde hedef yine Mısır’dı. Bu seferde Mısır güç duruma düşünce az kalsın Kudüs’e yeniden kalıcı olarak hâkim oluyorlardı. Nihayetinde Mısır’ı almakta başarısız olan Haçlılar, Kudüs’e hakim olmakta da başarısız olmuşlar; V. Haçlı Seferi’ne çıkan krallar canlarını alçalmış olarak zor kurtarabilmişler ve artık İslam dünyasını işgal etmek için umudu Moğol ordularına bağlamışlar, işbirliği için onlara elçi rahipler yollamışlar; Moğolları İslam dünyasını işgale teşvik etmişlerdi.

Moğollar, İslam dünyasını işgal ettiler; Şam ve Bağdat elden çıktı ama ayakta kalan Mısır, Moğolları Ayncalut’ta ağır bir yenilgiye uğratarak tarihten sildi. 

Modern çağda da İngilizler ve Fransızlar, güçten düşen İslam dünyasının iki noktası üzerinde çekiştiler: Hindistan ve Mısır... Yenilen Fransızlar oldu. İngilizler dünya hâkimiyetinde daha çok pay kaptı, israil’in kuruluşunda önemli bir rol üstlendi. Bu rolü devralan uluslararası sistem, hâlâ Mısır’ın elde tutulmasıyla israil’in varlığı arasında doğrudan ilgi görüyor. Mısır’sız bir israil’in yaşayamayacağını düşünüyor.

 

MISIR’IN ENDÜLÜSLEŞMESİNİ ENGELLEYEN HAREKET

Hindistan’ı Endülüs sürecine sürükleyen İngiltere muhtemelen Mısır’da ondan daha iyi bir başarı bekliyordu. Mısır, kendisine daha yakındı ve sembolik değer açısından Hindistan’dan üstündü. 20. yüzyılın başında elde ettiği I. Dünya Savaşı zaferi ile birlikte kendisini bu Mısır’ı Endülüsleştirme sürecinden alıkoyacak hiçbir askeri ve siyasi güç yoktu. Mısır’ın siyasi iktidarına hakim olmuş, kendince Mısır’ın kaderinin anahtarına sahip olmuştu. Mısır halkı da siyasi iktidar gibi teslim olsa her şey bitecek; modern zamanda işgal teşvikçisi ve aracı olarak Haçlı Hıristiyanlığının işlevini gören modernizm üzerinden Mısır halkı kültürel işgale uğratılarak değiştirilecek, elde edilecek ve Mısır İslam’dan arındırılarak Endülüsleştirilecekti.

20. yüzyılın ağır askeri yenilgisini yaşayan İslam dünyasının çaresizliği içinde ve Mısır’ın sözde krallarının teslimiyetiyle İngilizler için her şey yolunda giderken onların karşısına Allah’ın kitabı Kur’an-ı Kerim ve Paygamberinin sünnetinden başka dayanağı olmayan gencecik bir ilkokul öğretmenini çıkardı. Dininin mollalarının bile muhalefet ettiği, sindirmeye çalıştığı bir ilkokul öğretmeni... O öğretmen, modern eğitimden aldıklarını “çağdaş”lık için değil, tasavvuf dergâhlarından öğrendiklerini başkalarına sövmekten başka bir şey yapmayan sofiler yetiştirmek için değil, Mısır’da emperyalist fizikî ve kültürel işgaline karşı direnecek, ona “La” diyecek bir Müslüman gençlik yetiştirmek ve bir İslamî cemaat inşa etmek için kullandı. 

O, ne Doğu’nun tanınmış bir alimi ne Batı’nın büyük bir filozofuydu. Ne eski İslam ordularının öz yeteneğiyle kademe kademe yükselmiş yenilgi bilmez bir komutanı ne de Hıristiyan Batı’nın “soylu” olunca Batılıların önünde eğildiği bir prensiydi. Mısır’ın sıradan bir Müslüman ailesinin güçlü bir tasavvuf eğitimiyle teşkilatlanmayı öğrenmiş; modern eğitim alarak da Batı’nın emellerinden haberdar olmuş ama Kur’an ve Sünnet’ten öğrendikleri ile insan iradesinin en değerli ilahi vergi olduğuna inanmış bir genciydi. O, ilahi vergiyi, iradesini harekete geçerek “Hasbunallah” deyip yola çıktı, rüzgâra karşı yelken açtı, ilahi olanın beşeri olandan her halükarda üstün olduğuna inanarak yol almayı başardı. İngilizlerin bütün planlarını alt üst etti. Bunu canıyla ödedi ama hareketi yol almaya devam etti.

İhvan, İngilizlerin Mısır’ı Endülüsleştirme projesini alt üst etmekle kalmadı; milliyetçi ve bölgeci bir renge bürünmeyerek, Mısır’ın merkezi konumundan istifade edip İslam âleminin her noktasına ulaşmaya çalıştı. Batı’nın İslam dünyasındaki siyasi hâkimiyetini tehdit etti. Filistin’de üretilen sosyalist muhalefetle kavga oyunu oynayarak Filistin halkına darbe üstüne darbe indiren israil’in karşısına Şeyh Ahmet Yasin’in şahsiyetinde dikildi, israil’in genişlemesini durdurdu, israil’i tavizlere zorladı ve daha da önemlisini Lübnan Müslümanları ile birlikte israil’in yenilmezlik iddiasına son verdi; Batı’nın modern zamandaki bu en habis projesinin canına okudu.

İhvan-ı Müslimin, yüzyıla yaklaşan ömründe... Kral Faruk gibi hainlerin, Batı’nın hem batısının hem Sovyet Rusya gibi en acımasız bir İslam düşmanının desteğini alan Nasır’ların, siyonistlerin can dostu Enver Sedatların, uluslararası sistem yanında Suudi’nin haince fikri ve mezhebi desteğini alan Hüsnü Mübareklerin zulmünü gördü.

İhvan-ı Müslimin, yüzyıla yaklaşan ömründe... Farklı sebeplerden onlarca bölünme operasyonu yaşadı.

İhvan-ı Müslimin, yüzyıla yaklaşan ömründe... Binlerce şehid verdi.

İhvan-ı Müslimin, yüzyıla yaklaşan ömründe... Yüzbinlerce mensubu zindanlara girdi. Buna rağmen hâlâ dimdik ayakta, seçim sırasındaki bütün kirli ittifaklara ve nefsanî adaylara rağmen Mısır halkının yüzde elli ikisinin desteğini alabildi.

 

DÜNYA BİR DÖNÜM NOKTASINDA İKEN MURSİ

Dünya “Medeniyetler Çatışması” tezinin sahiplerinin Batı’da öne çıkması ile Müslümanlar açısından yeni bir sürece girdi. Amerika ve müttefikleri, bu yeni süreçte “Ben, Müslümanım” diyen hiç kimseye bir iktidar alanı bırakmak istemiyor. Bu dönemde geçmişin “verimli müttefiklik” ya da “tam bağımlılık” denklemi yerine artık “ya tam bağımlılık ya tam bağımlılık” denklemi ile çıkıyor.

Bu, İhvan-ı Müsliminin ortaya çıktığı 1920’li yıllar kadar önemli bir dönüm noktasıdır. Bu dönüm noktasında Mısır’ın içinden ve dışından pek çok kişi Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’nin işbirlikçi bir tutum içine gireceğini düşündü, Batı’ya yolunuzu açmak için bana ne vazife düşüyorsa hazırım, diyecek ve teslim olacaktı.

Dünyanın Mısır zindanları gibi en ağır zorluklarının yanında Amerika gibi müreffeh hayatını da görmüş Mursi, imamı El Benna gibi “La” dedi ve cezaevindeki koşullara rağmen direnişi seçti.

İslam’ın başarı kriterleri ile Batı’nın başarı kriterleri birbirinden farklıdır. Batı için tek başarı, iktidar olmaktır. Batı, bir yolda başarı elde edilmişse o yolu meşru sayar. Başarı ile meşruiyeti bir görür. İslam içinse meşruiyetin kaynağı farklıdır.

Ne yazık ki Batılı ideoloji ve kültürden sonra Batılı zihniyet de içimize sirayet ediyor. Başarı ile meşruiyeti bir görmeye başlıyoruz.

Bu gayrislami yaklaşımla Mursi mağlup görünüyor. Oysa o mağlup görünse de galiptir. Zira önderler için bir galibiyet de dönüm noktalarında nefislerinin isteklerine boyun eğmeyip halklarının geleceğini tercih etmeleridir. Tarihi değiştiren kahramanlar, böyle liderlerin arasından çıkar.

Mursi’yi idam edebilirler, etmeye de bilirler. 

Mursi’yi idam etsinler veya etmesinler, Mursi zaferi kazandı. İhvan’ın İslam dünyasındaki işgale karşı direnişini sürdüreceğini ispatladı. 

Direniş ruhu devam ettiği sürece hiçbir emperyalist muzaffer değildir.

Direniş ruhu devam ettiği sürece hiçbir işgal kalıcı değildir.

İslam tarihi, Sisi gibilerinin belki isimlerini bile anmayacak onlar için “mel’unlar” demeyi yeterli görecektir. Ama Müslümanlar, bu onurlu duruşun sahibi Mursi’yi hafızalarında ve kalplerinde hep yaşatacaktır.

 

 

 

Mursi ve İslam Dünyasında Seçimler

Mursi, seçilmiş bir liderdir; dolayısıyla bir halk temsilcisidir. Batı, hümanizma (insanseverlik) akımından bu yana sosyal düzeyde, Fransız İhtilali’nden bu yana ise resmen, halk temsilcilerini dikkate almamayı kusur, halkın temsilcilerini hedef almayı suç sayıyor.

II. Dünya Savaşı’nın kazananları Amerika, İngiltere ve Fransa, “serbest seçim” hakkını savunmayı, serbest seçimlerle işbaşına gelen yönetimlere saygı duymayı ideolojilerinin ana ilkelerinden biri haline getirdiler. İdeolojilerini “serbest pazar”la birlikte “serbest seçim” hakkı üzerinde kurdular. “Modern Batı nedir?” diye bir soru sorulsa herhalde bir Batılı düşünürün vereceği cevap, “serbest pazarla desteklenen serbest seçim hakkıdır” şeklinde olacaktır.  

Öyleyse, Batı,

1. Neden Mursi’nin hapse atılmasına göz yumdu? Hatta BBC gibi Batı değerleri ile özdeşleşmiş kurumlar üzerinden, bu halk önderinin demir parmaklıklar ardına atılmasına niçin destek verdi?

2. Amerika hariç, acımasız bir katilin dahi idamına karşı çıkan ve bunu evrensel değerlerinin ihlali olarak gören Batı, neden meşru seçimlerle halk önderliği onaylamış bir lider hakkında alınan idam kararına yüksek sesle karşı çıkmadı? Daha yerinde bir ifadeyle Batı, Mursi ile ilgili idam kararına neden siyasi dilde “destek” olarak anlaşılabilecek bir ses(sizlik)te kaldı? 

BÜTÜN SORUN BATI’DA BULUNMAMAK MI?

 Bu sorulara, “Batı’nın insanî değerleri sadece Batı içindir; bunun için Batı, Mısır’daki halk önderliği, cezalar ve idamlara yeteri kadar ilgi duymuyor” cevabı verilebilir. Bu, ana çerçeve olarak yerinde bir tespittir ama eksiktir.

Batı’nın İslam dünyasındaki insan hakları ihlallerine yeteri kadar ilgi duymadığı doğrudur. Batı, ne siyasi partilerin kapatılması ne Türkiye’deki başörtüsü sorunu, ne İslam âlemindeki Müslüman siyasi tutuklulara yönelik ihlaller konusunda duyarlılık gösterdi.

Ne var ki Batı’nın bu tavrının coğrafik olarak Batı’da bulunmama ile ilgisi yok. Zira “Batı” kavramı, köken olarak her ne kadar coğrafik bir kavram ise de çoktan siyasileşmiş bir kavramdır. Bir siyaset kavramı olarak “Batı”, coğrafya olarak Batı’yı çoktan aşmış durumdadır.

Batı, değişik nedenlerle “terörist” ilan etse bile bugüne kadar İslam dünyasındaki solcu hareketlere yönelik insan hakları ihlalleri konusunda fazlasıyla bir duyarlılık gösterdi. Sol grup ve kişilere yönelik ihlalleri bir Batılıya yapılmışçasına protesto etti, imkân bulduğunda cezalandırdı. Hatta Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AHİM) adeta İslam dünyasındaki solcuların koruyucu şemsiyesi olarak çalıştı.

Batı, İslam dünyasındaki hareketleri “sistem içi” ve “sistem dışı” olarak iki sınıfa ayırıyor. Solcu, çağdaşçı, Batıcı hareketleri “sistem içi” diye destekliyor; “sistem dışı” gördüğü İslamî hareketleri ise ya görmüyor ya da onlara yönelik mücadelenin içinde yer alıyor.

Mısır’da Sisi ve yandaşları, Batı için sistem içidirler. Mursi ve İhvan ise sistemin dışındadırlar. Hak-hukuk demeden tarafgirlik gütmek, Batı’nın en önemli özelliklerindendir. Batı, sistem içinden Sisi’yi kendi değerleri ile çatışmasına rağmen destekliyor, sistem dışı Mursi’ye ise bir halk önderi olmasına ve açıkça haksızlığa uğramasına rağmen idam cezası verilmesine razı oluyor.

 

“DÖRDÜNCÜ DEMOKRASİ DALGASI”

Medeniyetler çatışması tezinin sahibi Samuel Huntington’a göre üç büyük demokrasi dalgası vardır:

1. Fransız ve Amerikan ihtilallerinden sonra 19. yüzyılda Kuzey Amerika ve Batı Avrupa’da görülen demokrasi hareketi

2. II. Dünya Savaşı’ndan sonraki ikinci başlangıç hareketi

3. 1970’lerde İspanya ve Portekiz’de başlayıp Güney Amerika’ya yayılan demokrasi hareketi.

Batı’daki kimi yorumcular, 2011’de yaşanan ve “Arap Baharı” denen süreci “dördüncü demokrasi dalgası” olarak gördüler. Bu Batılı değerler anlamında, sadece bir tasdik değil, aynı zamanda bir takdisti. Demokrasi, Batı’nın en önemli değeridir ve her demokrasi dalgası normal şartlar altında Batı açısından kutsanacak kadar büyük bir değerdir.

“Arap Baharı”, hem Fransız ve Amerikan devrimi gibi kutsanacak hem de o baharla gelen değişim felaket sayılacaktı! Bunu kolay olmasa da açıklamak mümkündür: 

Bütün aksi gelişmelere rağmen Batı’nın önemli bir kesimi, hâlâ din çağının geçtiğini düşünüyor. Sıradan Batılı yorumcu, İslam’ın hâlâ çok sayıda ülkeye yayılabilen bir dalga oluşturacağına inanmıyordu.

Bernard Lewis’e göre zorba diktatörlerden kurtuluşu Batı ve İslam dünyası farklı anlıyor. Batı için zorba diktatörlüklerden kurtuluş, özgürlüğe kavuşmayı ifade ediyor. İslam dünyası içinse zorba diktatörlüklerden kurtuluş adalete kavuşmaktır.

Batı, Arap Baharı’ndan sonra İslam’ın adaletini değil, Batı’nın diktatörler döneminden bile daha kârlı çıkacağı bir özgürlük (!) süreci bekliyordu. Devrimin Muhammed Mursi’nin seçilmesi ile neticelenmesi, hesapları alt üst etti. Batı’nın özgürlük baharı beklentilerini Batı açısından İslam’ın adalet kışına çevirdi.

Batı İslam dünyasında böyle bir adalete hazır değildi. Batıcı kitlenin homurdanmasından da cesaret alarak eski diktatörlerinin “özgürlük!” ortamını İslam’ın adaletine tercih etti, yönetimin diktatörlere devredilmesi yönünde harekete geçti.

Batı için Mısır’ın kendi etki alanı içinde olması, Mısır halkının mutluluğundan çok daha değerlidir. Kendi çıkarını Mısır halkının mutluluğuna tercih etti, darbecileri “Batılı değerlerin mukaddes koruyucuları” olarak takdis etti, onlara yaşam alanı açtı.

II. Dünya Savaşı’ndan bu yana Batı için İslam dünyasında sistem ve çıkarın simgesi israil’in varlığıdır. Muhammed Mursi’nin idam gerekçesinin israil’le savaşan HAMAS’la işbirliği üzerinden açıklanmış olması darbeci Sisi’nin Batı’nın hassasiyetlerine bağlılığından başka bir şey ifade etmiyor. Sisi ve yönetimi bu kararla Batı’ya şu mesajı veriyor: “Bu memleketin evlatlarını sizin zalim uşaklarınız için bile kurban edecek kadar size bağlıyız. Lütfen bizi yaşatın.” 

Bu haysiyetsiz topluluğun tutumu ne ilktir ne de sondur. Tarihte varlığı dış güçlerin desteğine bağlı yönetimlerin pek çoğunun ortak tutumudur bu alçaklık.

Konunun bundan öte bir boyutu da var: Bütün İslam dünyasını ilgilendiren seçim olgusunun değişmesi…

 

ULUSLARARASI SİSTEME KARŞI SEÇİMLERLE DİRENİŞ

İslamî hareketlerin ya da İslam dünyasındaki dindar kitlelerin seçimlerle ilişkisini dört devreye ayırmak mümkündür:

Birinci Devre, İslam dünyasında seçim imkânının bulunmadığı, seçimlere bilinçli katılımı sağlayacak İslamî hareketlerin belki Mısır ve bir iki yer dışında varlık göstermedikleri seçim dışı devredir. 

İkinci Devre, İslam dünyasında Türkiye gibi sınırlı sayıda ülkede seçim imkânının oluştuğu ama yine Mısır gibi sınırlı yerler dışında İslamî hareketlerin henüz bir seçim programı yapacak durumda olmadığı devredir.

Üçüncü Devre: İslam dünyasında sınırlı yerlerde seçim imkânının oluştuğu ancak İslamî kesimlerin seçimlere ancak Batı’nın İslam dünyasındaki sağcı kanadına yakın görünmeleri durumunda seçime katılmalarına izin verildiği devre.

Dördüncü Devre, İslam hareketlerin güçlendiği ve İslam dünyasında seçimlerin yaygınlaşma eğilimi gösterdiği devredir.

Birinci ve ikinci devrede İslami kesimler bir seçime katılabilecek durumda değildiler. Seçimlerin sonuç getireceği konusunda umutsuz, seçim programını yürütebilme konusunda da özgüvenden yoksundular.

Bu iki devrede Batı’nın ve Batı yanlısı sistemlerin İslamî kesimlerin seçimlere katılmasına karşı bir tedbir getirmelerine bile gerek olmamıştır. O dönemlerde Türkiye’de Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası,  Serbest Fırka ve Millet Partisi kapatılmışsa da İslam dünyasının genelinde İslamî partilere yönelik tedbirler, dindar kesimlerin siyasete ilgisinin zayıf olmasından dolayı seyrektir.

Üçüncü devre, Batı’nın İslamî kesimleri sosyalizme karşı sistem içine alma devresidir. Batı, bu süreçte İslamî kesimlerin İslam vurgusu yapmamaları, onun yerine milli değerler vurgusu yaparak Batı’daki Hıristiyan Demokrat partilere benzemeleri durumunda, bir küçük güç olarak sistem içinde tutmaya razı oldu.

Bu, bir “Değiş, Küçük Kalmaya Razı Ol ve Gel” projesiydi. O dönemde seçimlere katılmak, sistem içi mücadeleye razı olmaktı. Kuralları belirleyen, Batı ve onun uzantılarıydı. Bir kural ihlali gördüklerinde hemen müdahale ediyor ve Türkiye’de Milli Nizam, Milli Selamet, Refah ve Fazilet, Cezayir’de İslamî Selamet Cephesi partileri örneklerinde olduğu gibi ilgili siyasi partiyi hemen kapatıyorlardı.

1. Kimlik değişimine zorlanma,

2. Kuralları kendi belirleme,

3. Küçük kalmaya mahkûm etme, 

3. Kurallara ne kadar bağlı kalınırsa kalınsın Batıcı rejimlerin kural ihlali bahanesiyle sık sık kapatma yoluna gitmeleriyle kurumsallaşmayı engelleme

Ve en kötüsü, zorbalıkla anılan bir sistem içinde görünme… Bu problemleriyle üçüncü devrede seçimlere katılma konusu İslamî kesimler arasında sert tartışmalara yol açtı.

Kimisi seçimlere katılmanın bir vecibe olduğuna inanırken diğer bir kesim, seçimlere katılmayı vebal olarak görüyordu. Bunun yol açtığı bölünme İslamî kesimleri etkisizleştirdiği için muhtemelen teşvik edildi. Buna bir de Suudi Arabistan’ın kraliyeti korumaya yönelik seçim karşıtı tutumunu akidevi ve fıkhî bir formata büründürmesi eklenince tartışma alevlendi, kopmalara yol açtı.

Dördüncü devrede ise dünya koşulları değişmiş, sosyalizm sona ermiş, özgürlük ortamı genişlemişti. Hiçbir güç veya devlet, kimseyi kimlik değişimine zorlama gücünde değildi. Seçim sistemine razı olan her devlet, sistem muhaliflerinin seçimlere katılmasını bir hak olarak görüyordu.

Bu ortamda, seçimlere katılma eğilimi İslamî kesimler arasında güç kazandı. Türkiye’de daha önce sandık başına gitmeyen nice isim, partinin üçüncü devre kurallarına uyarak “muhafazakâr demokrat” diye kimlik değişimiyle seçimlere girmesine rağmen Ak Parti’ye oy verdi. Ak Parti 2002’de iktidar oldu.  israil’e karşı silahlı bir direniş içinde olan ve kendisini FKÖ’nün değerleri ile ifade etmeyi de reddeden HAMAS 2005’te katıldığı seçimi büyük bir zaferle kazandı. Aynı süreçte Lübnan Hizbullah hareketi de kendi öz kimliğiyle seçim zaferine ulaştı.

Bu heyecan verici gelişmeler karşısında Batı, seçim olgusunu yeniden sorguladı. 

Müslümanlar için seçim, sisteme katılmak mıydı yoksa sistem karşıtlığının yeni etkili yolu muydu?

Seçimler kendisi için ne anlam ifade ederse etsin Batı, Müslümanlar için ikinci seçeneğin doğru olduğuna inandı. Seçimlere katılmayı uluslararası sistemi kabul etmek olarak değil, o sisteme karşı çıkmanın bir yolu olarak gördü. Batı’da “İslamî hareketlerin seçimlerle işbaşına gelmesine yol vermeyelim” sesleri yükseldi. 

İslamî zemindeki sesler ve gelişmelere bakıldığında da Batı’nın tespiti yerinde görünüyordu: İslamî kesimler, seçimlere katılmayı, İslam coğrafyasında toplumların lehine bir değişim süreci ve toplumlarını Batı’ya karşı güçlendirme için bir imkân olarak görüyorlardı. Onlar için seçime katılmak, uluslararası sistemi kabul etmek anlamına gelmiyordu, aksine uluslararası sistemle mücadele etmek anlamına geliyordu.

Tablo açıktı: İslamî kesimler, seçimlere girmekten yana, Batı ise İslamî kesimlerin seçimlere katılmasına karşıydı.

Bu yepyeni bir vaziyetti: İslam dünyasında seçimlerden yana olanlar Batı’ya ve uluslararası sisteme karşı; seçimlere karşı olanlar ise ya Suudi gibi Batı’nın müttefiki ya da farkında olmayarak Batı’nın İslam dünyası üzerindeki tahakkümünün bir parçası idiler. Seçim karşıtlarının samimiyetleri, sonucu değiştirmiyordu. Onlar, Batı’nın işini kolaylaştırıyor ve bu yüzden en azından fikri düzeyde Batı müttefiki Suudi ve benzerleri tarafından destekleniyorlardı.

Mursi, böyle bir süreçte seçimi kazandı. Batı için onun seçimi kazanması, sistem içine geliş değil, Batı yanlılarının Mısır’da iktidarına engel olmak anlamına geliyordu. Bunun için devrildi ve cezalandırıldı.

Bugün bütün İslam dünyası için de durum budur. Seçime katılmak, İslam dünyasında seçimlere teşvik etmek suç; seçim karşıtlığı ise bir hoş görülme sebebidir. Batı, açık bir şekilde seçime katılmayan bir Müslümanı, seçime katılan bir Müslümana tercih ediyor. Bunun için Mısır’da kimi seçim karşıtı gruplar, Sisi’nin yanında iken seçimlere giren Mursi idamla yüz yüzedir.

 

 

Tunus Darbesinin arka planı

Tunus, henüz Hz. Osman radiyallahü anh devrinde, Hicrî 27’de (Miladi 647) ünlü fatih Abdullah b. Sa‘d tarafından fethedildi. İki kez itaatten çıktıysa da Hicrî 45’te oraya tayin edilen büyük vali Ukbe b. Nâfi, Keyrevan şehrini kurarak Tunus’u Kuzey Afrika’daki İslam fetihlerinin karargâhına dönüştürdü.

Tunus İslâmî hareketi en-Nahda önderi Raşid el-Gannuşî’nin şahsiyetinin aksine Tunus, sert tabiatlı insanların ülkesidir. Ülke, bu insan yapısıyla İslâmî dönemde pek çok çatışmaya merkezlik etti. Haricîler ile Abbâsiler arasındaki çatışmalara konu oldu. Daha sonra Ağlebîler ve Fâtımîler arasındaki çatışmalar Tunus’ta gerçekleşti.

Batılılar ve özellikle Fransızlar açısından ise Tunus’un bir önemi de Aziz Louis’in burada ölmesinden gelmektedir. Aziz Louis, Kudüs’ü Müslümanlardan yeniden almak için 1248’de Fransa’dan çıktı, 1249’da Mısır’ın ünlü sahil şehri Dimyat’ı istila etti. Ama 1250’de Eyyûbîlerin son hükümdarı Muazzam Turan Şah tarafından tarihi bir yenilgiye uğratılıp kıskıvrak yakalanarak zincirlere vuruldu.  Ne yazık ki Turan Şah’a karşı askeri bir darbe yapan babasının memlûkleri, Louis’in zincirlerini fidye karşılığında çözdüler. Memlûk cuntası; muzaffer hükümdar Turan Şah’ı paramparça edip bir mezarlığa bile değil, Nil’in kumlarına gömerken Louis’i karısının ve yeni doğan çocuğunun yanına sağ salim yolcu etti.

Fanatik bir Haçlı istilacısı olan Louis, Fransa’ya döndükten sonra da uslanmadı. 1270’te Tunus’a yönelik Sekizinci Haçlı Seferi’ni düzenledi ve Tunus’ta öldü. Ne yazık ki binlerce insanın katline yol açan o istilacı, 1297’de Katolik Kilisesi tarafından “aziz” ilan edildi.

Louis, bilindiği kadarıyla Katolik kilisesi tarafından aziz ilan edilen tek kraldır ve onun Tunus seferi, Fransa açısından Tunus’a yerleşmeyi mukaddes bir ideale dönüştürmüştür. Fransızların bugün bile Tunus’la ilgilenmeleri, dolaylı da olsa Aziz Louis’in istila ihtirasından bağımsız değildir. Fransızlar, onun Hıristiyanlık kaynaklı ihtirasını zamanla sadece laikleştirmişlerdir. Ama sadece Fransızlar değil, diğer Batılı güçler de Tunus’a hâkim olmayı bir tür ideal olarak düşünmüşlerdir.

Osmanlılar, Tunus’u ele geçirmek için 1510’dan 1551’e kadar İspanyollarla mücadele etmek zorunda kaldılar. Ondan sonra da İspanyolların Tunus’a hâkim olma emeli bir süre devam etti. Zira Endülüs’ü tamamen istila eden İspanyolların Afrika’daki hedefi Tunus’tu ve ne yazık ki bugün olduğu gibi Tunus’tan da kendilerine yardımcı olacak unsurlar bulabilmişlerdir. 

1770’te Fransız donanması tarafından günlerce bombalanarak tahrip edildikten sonra Tunus’ta bir tür Fransız dönemi başladı. Ondan yüz on üç yıl sonra, 1883’te ise Tunus, resmen Fransız istilası altına girdi.

Tunus, bağımsızlığını ancak 1956’da alabildi. Ama Fransızlar, bu kez de ülkenin başına Habib Burgiba denen ulusalcı sosyalist avukatı bela ettiler.

Burgiba, Fransızların etkisi altında, kendisini Tunuslu bir Kemalist gibi görüyordu. Türkiye’de 1924’ten sonra uygulanan İslam karşıtı yasaların daha katısını Tunus’ta uyguladı. Tunus halkını “modern Arap” olma adına Fransızlaştırmak için mücadele etti. Fransa’nın iki yüzyıla yaklaşan dolaylı ve doğrudan istilasında başaramadığını başarmaya, Müslümanları kendi öz ülkelerinde işkenceyle Batılılaştırmaya çalıştı. Burgiba’nın bu faaliyetleri Türkiye’de Kemalist çevreler tarafından kutsal çağdaşlaştırma zorlaması gibi görülüp alkışlandı. Hatta bir dönem Kemalistler arasında Tunus’a gitmek, kutsal bir ziyaret gibi görüldü.

Burgiba’yı Zeynelabidin bin Ali yönetimi izledi. Bin Ali de asker değildi ama Burgiba gibi işkenceci bir diktatördü. Nice Müslümanı katlederken on binlercesini hapisler ve sürgünlerde tuttu.

Bin Ali, Kasım 2010’da Tunus’ta bir sebze meyve satıcısının kendisini ateşe vermesiyle başlayan sözde Arap Baharı’nın (Yasemin Devrimi’nin) ardından, Ocak 2011’de ülkeden kaçıncaya kadar Tunus, katı bir ulusalcı sosyalist rejim tarafından yönetildi.

 

UÇLAR ARASINDA BİR ÜLKE

Tunus’ta Burgiba ve Bin Ali’nin işkence, hapis, sürgün ve idamlarına rağmen İhvan-ı Müslimin’in teşkilatlandırdığı güçlü bir İslâmî hareket vücut bulup kıyamda kaldı. Başta Raşid el-Gannuşî olmak üzere genç ama iyi yetişmiş Müslüman önderler, Sosyalistlerin Tunus’u kültürel bir istila ile Batılılaştırma projelerini tarihi bir başarıyla akamete uğrattılar. Ne var ki kendileri hapiste ve sürgünde iken Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri üzerinden gelen bir dalgaya yeterince karşı koyamadılar.

İslâmî hareketin önderleri hapiste veya sürgünde iken İslam dünyasındaki bütün ulusalcı sosyalist rejimlerde olduğu gibi Tunus’ta da rejim tarafından sözde bir “muvahhidlik” ithali yapıldı. Babaları, ağabey, amca ve dayılarının hapiste veya sürgünde olmasından dolayı sahipsiz kalan gençler, “özü Vehhabi-dışı Selefi” bir propagandaya maruz kaldılar.

Bizzat Suudi ve ulusalcı sosyalist rejimlerin işbirliğiyle örgütlenen bu propagandayla gençler; büyüklerini tağuta karşı cihada başvurmamak, dolaylı olarak tağuta tabi olup müşrikleşmekle itham ettiler. O ithamlar üzerinden teşkilatlı/cemaatsel İslâmî hizmetlerden koptular ve ulusalcı sosyalist rejime ömür kattılar.  Kendileri dışında yapılan çok ince bir ayarlamayla, kendileri tağuta karşı oynuyoruz diye düşünürken İslam kalesine durmadan gol attılar.

Bu propagandadan dolayı;

1. İslâmî hareket, gençliğin önemli bir kesiminin sinerjisinden yoksun kaldı.

2. Gençliğin “tekfirci” fikirleri yüzünden İslâmî hareketle kitleler arasındaki ilişki zarar gördü.

3. Gençlerin mühim bir kısmı, yine “tekfirci” fikirler yüzünden devlet memuru olmayı hatta okullarda eğitim almayı reddetti. Bundan dolayı devlet kadrolarının önemli bir kısmı sadece laik çağdaşçı kesime kaldı.

4. Gençlerin yol açtığı tartışmalar, İslâmî hareketin itibarını zedeledi.

5. Gençlerin bir kısmı, personel ihtiyacının asla olmadığı Afganistan, Suriye gibi sahalara çekildi. Tunus toplumu, İslam davetçisi kadrolarından yoksun kaldı.

6. Gençlerin o ülkelerdeki çatışmalarda yaşadıkları acılar, Tunus toplumunda travmalara yol açtı, Tunus toplumunun İslâmî harekete güvenini sarstı.

7. İslam hareket yaşlandı, ağırlaştı çünkü gençliğin getirdiği, caydırıcı müspet tepkisel yanını kaybetti. 

Bunların yanında propagandaya maruz kalan gençlerden kaynaklı en büyük sorun, Zeynelabidin b. Ali ülkeyi terk ettikten sonra görülmeye başlandı:

Raşid el-Gannuşî ve arkadaşları, yeni zeminde uzlaşmacı bir tutum takınılırsa İslâmî hareketin iktidarına tahammül edileceğine inanıyorlardı. Bunun için hiç kuşkusuz siyasi parti kurup seçimlere katılmaları gerekiyordu. Oysa seçimlerde halkı ikna etmek için uğraşması gereken gençler, Gannuşî ve arkadaşlarını bu çabalarından dolayı “yeni tağut” ilan ettiler ve onları tevbeye çağırdılar. Gençler, bu tutumlarıyla, farkında olmadan Gannuşî ve arkadaşlarının ulusalcı sosyalist ama ondan da öte Batı’yla sonuna kadar bağlantılı, bir kısmı fobik düzeyde İslam karşıtı muhaliflerinin iktidarını kolaylaştırdılar. Selefçi üretim esasen bu amaçla yapılmıştı ve gençler, Suudi tuzağına düşünce o amaç için gerekli direktifleri eksiksiz tatbik ettiler.

Bu noktada kabul etmek gerekir ki Gannuşî’nin 1990’lı yılların koşulları doğrultusunda geliştirdiği uç uzlaşmacı yaklaşım da Selefçi gençlerin kargaşa çıkarma ve itibar zedeleme potansiyeline güç kattı.

Gençler, Gannuşî’nin iktidarını İslam için en büyük felaketmiş gibi algıladılar. Çünkü zihin dünyaları Suudi’den ithal düşüncelerle böyle örülmüştü. Oysa Tunus, İslâmî kesimden ibaret değildi. Arap Baharı öncesi ve sonrasında Batılı güçler, Tunus’taki farklı laik kesimleri buluşturmak ve aynı potada eritip aksiyoner hâle getirmek için olağanüstü bir çaba harcadılar.

Gençlerin İslâmî harekete karşı her tür eleştirisi artık liberal sol görünümlü ulusalcı sosyalistlerin devleti elde tutup yemesi için birer koltuk değneği oldu.

Gannuşî ve arkadaşları, 2011’den bu yana gençlerin yol açtığı sorunlardan dolayı bir türlü rahat düşünme imkânı bulamadılar. Bu süreçte liberal sol görünümlü ulusalcı sosyalistler, her geçen gün, eleştiri ve eylemlerinin dozunu artırarak hükümetleri bunalttılar. İslâmî hareket, Batı güdümlü sosyalistlerin saldırıları karşısında gençliğe en çok muhtaç durumda iken gençler, eleştirileri ile sosyalist eleştiri ve eylemlere resmen kan bağışladılar.

 

GANNUŞÎ VE ARKADAŞLARININ YAKLAŞIMI

Gannuşî ve arkadaşları, Tunus’un çok kritik koşulları içinde, 1990’lı yıllarda Batı tarafından geliştirilen liberal demokrasi tezlerine “fazlası”yla değer verdiler. O tezleri, Müslümanlar için bir tür can simidi gördüler. Batı’nı zaman içinde o tezlerden vazgeçtiğini de görmek istemediler. Ulusalcı sosyalizmin radikal İslam düşmanlığına kendileri “radikal demokratlık”la cevap verdiler ve bununla Batı tarafından en azından veto edilmemeyi umdular. Halbuki Solu İslam’a karşı kışkırtan bizzat Batı’ydı. Dolayısıyla Sol, radikalliğinin dozunu artırdıkça Batı’nın desteğini daha çok aldı. İslâmî kesim, uzlaşıcılaştıkça Batı tarafından daha zor uğraşılır ve riskli görüldü. Nihayetinde Batı, bütün İslam dünyası bağlamında İslâmî kesimin uzlaşıcı görünümünü “kuzu postuna bürünmüş kurt” diye değerlendirdi. R. Hrair Dökmeciyan’ın söz konusu siyasi hedefleri olan İslâmî hareketler olunca “En ılımlıları en tehlikelisidir” diye özetlenebilecek tezi, Batı tarafından İslâmî hareketlere karşı yeni tutumun sloganı gibi oldu.  

Batı, belki 1990’lı yıllarda, İslâmî hareketleri günlük siyaset içinde tüketme hedefiyle, partili mücadeleye alıştırmayı kazanım sayıyordu. Ama çok kısa bir süre sonra, İslâmî hareketlerin partili mücadeleye katılmasını, Batı düşmanlarının Batılı yöntem ve kurumları kullanması, suiistimal etmesi çerçevesinde değerlendirdi. Gençleri, partili mücadeleden uzaklaştırıp radikalleştirmeyi kazanım gördü. İslâmî hareketlerin günlük siyasetin içinde kalmasını, Batı’nın İslam dünyasındaki çıkarları açısından darbelere başvurmayı gerektirecek kadar riskli kabul etti.

Gannuşî, bunu fark etmedi mi? Hayır, anladığım kadarıyla sadece fark etmemiş göründü! Çağın koşulları içinde ve raydan çıkan grupların eylemleri karşısında, uzlaşıcılığı, hep çatışmacılıktan evla buldu. Onun ve ekibinin zihin dünyasında herkese geniş haklar tanıyacak bir tür “liberal Müslümanlık”, bütün kesimlerin düşmanlığını ekarte ederdi. 

Bu, oldukça iyi niyetli yaklaşımın ne yazık ki reel siyasette karşılığı yoktur. İnsanlar, salt bazı insanî haklar için siyasi mücadelede bulunmazlar ve o haklara kavuşunca siyasi mücadeleyi terk de etmezler.

Özellikle zayıf toplumlarda dış güçlerin grupları güdüleme kabiliyeti vardır ve o güdüleme, hak hukuk arayışına galip gelebilecek kadar da güçlü olabilmektedir. 28 Şubat’tan önce yaşlı bir Solcunun merhum Erbakan için “Yollarımıza altın döşese yine ona düşmanlık yapacağız” dediğini bugün gibi hatırlıyorum.

İslam dünyasının özellikle cumhuriyetle yönetilen kesimlerinde pek çok sorunun kaynağında Solun doğru değerlendirilmemesi vardır. İslam dünyasında Sol hiçbir zaman Batı solu gibi olmadı, Rusya Solunun çöküşünden sonra ise çok zayıfladı ama yok da olmadı, sadece reformize oldu ve reforma uğrama sürecinde geçmişinden en çok İslam düşmanlığını korudu.

Başka bir ifadeyle bu reforma uğramış hâliyle Sol, İslam düşmanlığı yanından hiçbir şey kaybetmeden farklı bir kimliğe büründü. Biz hep Solun, diğer yanlarıyla ilgili değişimine bakarak İslam’la ilgili ideolojik tutumundan vazgeçtiğini düşünüyoruz ve her seferinde yanılıyoruz. Bugün Solla ilgili bu gerçeği yok sayarak siyaset yapan her İslâmî kesim mutlaka yanılacaktır.  
Solu bu noktada “tehlikeli” olmaktan öte, “çok tehlikeli” olma konumuna götüren ise kolonyal bir yapı gibi dış güçlerin hesabına, üstelik bilerek/Marksist kolonyalist şuurla çalışmasıdır. Bazı küçük Sol grup ve şahsiyetlerin tutumları, bizi bu tespitin yerindeliğine karşı kuşkuya düşürmemelidir. 

Her Sol örgütlenme, doğrudan veya dolaylı olarak emperyalizmin uzantısıdır. Emperyalizmin yerel uzantılarında çağdaşlık adına lokomotif olma gibi bir niteliğe sahiptir ve bu lokomotif, emperyalistlerin yakıtıyla çalışmaktadır.

Sol, düşüncesiyle ithal ürünü olduğu gibi, iradesiyle de dışa bağlıdır, dışın direktifleriyle davranır, dışarıyı razı etme adına içerinin çıkarlarını fütursuzca satar. Dıştan onaylanma uğruna içeride her tür insan hakkı ihlalini meşru görür.

Solun bu sosyolojisi göründüğü kadarıyla İslam dünyasının başka noktalarında doğru okunmadığı gibi Tunus’ta da doğru okunmuyor. Gannuşî ve arkadaşları, liberal bir tutum içinde olurlarsa dışarıda Batı’nın, içeride Solun desteğini kazanabileceklerini düşündüler. Oysa liberalleştikçe Batı’nın desteğini kazanmadıkları gibi Solun, başka türlü eleştirileri ve klasik eylemlerine maruz kaldılar.

Bu ve başka yönleriyle Tunus tecrübesi üzerinde uzunca düşünülüp konuşulmayı gerektirmektedir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Fas: Seçim sadece seçim değildir

Eskilerin “Mağrib” dedikleri Fas, yıllar yılı krallık idaresi altında, İsrail’in İslam dünyasındaki en önemli dostları arasındaydı.

Eski Fas Kralı II. Hasan, kendisini Hz. Hasan’ın soyundan gelen bir seyyid olarak tanıtmasına rağmen İsrail’e adeta gönül bağıyla bağlıydı. Öyle ki Fas’ın bayrağındaki siyon yıldızının dahi özellikle Yahudi dostluğunun vurgulanması için kullanıldığı iddia ediliyor. 

Fas Krallığında Yahudilerin nüfusu % 0.5 gibi çok düşük. Ama Kraliyet’in İsrail gibi içerideki Yahudilerle de yakın bir dostluğu vardı.

Kral, Fas Yahudilerine  geniş imkânlar verirdi, eski Fas hükümetlerinin neredeyse tümünde bir Yahudi bakan bulunurdu. Ayrıca kralın ticaret ve ekonomiden sorumlu müsteşarları da genellikle Yahudilerden seçiliyordu.

İsrail’deki Yahudilerin 600 binden fazlası Fas Yahudisi. Başka bir ifadeyle Fas, İsrail’e en fazla nüfus desteği veren ülkelerdendi. Dolayısıyla İsrail’in kuruluşunda farklı bir yere sahipti. Fas, İsrail’e yerleşen Yahudilerin vatandaşlığını iptal etmiyor, onların ülkeyle bağını sürdürüyordu. Onlar üzerinden Fas’la İsrail arasında sürekli bir ilişki korunuyordu.

Başta Bosna Müslümanları olmak üzere Yahudi lobisine ulaşmak isteyen Müslümanlar dahi Fas Krallığının lobi imkanlarından yararlanıyordu. Camp David anlaşmasının yolu da Fas’tan geçmişti. Kral, anlaşmanın yapılmasındaki aracı kişiydi. Camp David anlaşmasından dönen İsrailliler, Fas uğradıktan sonra İsrail’e dönmüşlerdi. 

Kral, İslam İşbirliği Teşkilatı’nda Kudüs Komitesi’nin daima başkanlığını da yapıyordu. Aslında bu başkanlıkla Teşkilatın İsrail’le ilişkilerini kontrol altında tutuyordu.

Şimon Perez, İsrail başbakanı ve savunma bakanı iken 1995’te Fas’a gitmişti. Fas Kralı II. Hasan 1999’da öldüğünde ise İsrail Cumhurbaşkanı Ezer Weizman, İsrail Başbakanı Ehud Barak cenaze törenine birlikte katılmışlardı.

Fas-İsrail ilişkileri bu minval üzere giderken Fas, Arap Baharı’ndan sonra karışıklıklar yaşamamak için, 1 Temmuz 2011 tarihinde referanduma sunulan Anayasa ile seçimli sisteme kısmi bir geçiş yaptı. Ama bu kısmi geçişe rağmen 2011’de yapılan seçimlerde başbakanlığı İhvan-ı Müslimin kökenli, Adalet ve Kalkınma Partisi Genel başkanı Abdullah Benkirane kazandı. Sonraki seçimlerde tekrar İhvan öne çıktı, bu sefer başbakanlığı yine aynı partiden Saadeddin Osmanî kazandı.

Fas, kısmi serbest seçimlere geçtiği günden bu yana bir değişim geçiriyor, Fas’ın adı artık İsrail’le dostlukla değil, İsrail karşıtlığı ile anılıyor.

Perez, 2015’te Fas’a gitmek istediğinde üzerinde hiçbir resmi unvan bulunmamasına rağmen, Fas’ta protestolar düzenlendi.  Perez, “Ortadoğu ve Kuzey Afrika İçin Clinton Küresel Girişimi Toplantısı”na katılmak üzere Fas’a gidecekti, gidişinin Fas’tan öte uluslar arası tarafı vardı. Ama Perez, Fas ziyaretini iptal etmek zorunda kaldı.

Fas’ta Kral 1999’da değişti, II. Hasan’ın tahtında 1999’dan beri oğlu V. Muhammed bulunuyor. Ama Kraliyetin zihniyeti değişmiş değil. Kral V. Muhammed, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin iktidarını engellemek için elinden geleni yaptı, başaramadı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 2013’te Fas’ı ziyaret ettiğinde Kral, kendisiyle görüşmedi; ama aynı Kral,  2016’da Şimon Perez öldüğünde gömü törenine yine Yahudi olan özel temsilcisini gönderdi.

Kralın bu tutumuna rağmen, Fas, seçilmiş hükümetin inisiyatifiyle İsrail’le ilişkilerini gözden geçiriyor. Fas’taki İsrail karşıtlığı sivil toplum kuruluşlarının  4 Aralık 2017’de ülkenin yönetimine çağrıda bulunarak, İsrail ile ilişkilerin normalleştirilmesini suç kabul eden bir yasa çıkarılmasını isteme boyutuna vardı.

İslam dünyasında statüko İsrail’den yanadır ve İsrail’in lehinedir. Halkın iradesi ise İsrail karşıtıdır. Halkın iradesi sandığa yansıdıkça İsrail ve onu himaye eden güçler çıldırmaktadır.

Yahudilerin kontrol ettiği uluslar arası lobi Fas’ta halkın iradesinin yönetime yansımasından ve bunun Fas-İsrail ilişkilerini değiştirmesinden öylesine rahatsız oldu ki Twitter, Fas Başbakanı Saadedin Osmanî’nin hesabını dahi bloke etti.

Bir başbakanın hesabını bloke etmek… Görülmüş şey midir? Ama mesele İsrail olunca oluyor. Daha doğrusu halkın iradesinin Fas yönetimine yansıması özgürlükten, hürriyetten söz eden uluslar arası güçlerin bütün ikiyüzlülüğünü ortaya çıkarıyor.

Acaba Twitter, Saadedin Osmanî seçimlere giriyor diye onu tekfir edenlerden kaçının hesabını kapattı?

Veya şöyle düşünelim:

 Suudi Arabistan’da seçim olursa İsrail’le ilişkilerin açığa vurulmasından yana olacak kadar fütursuz olan Muhammed bin Selman mı iktidara gelecek? Yoksa Filistinlilerin yanında yer alan Saadedin Osmanî gibi bir şahsiyet mi?

Seçimler işte bunun için sadece seçim değildir. Seçimlere katılım aynı zamanda uluslar arası güçleri çıldırtmaktır.

Seçimlere katılmak, onların İslam dünyasını bitirme rüyalarını bir çığlıkla bitirmektir.

Onlar için en iyi yönetici hiç seçilmemiş olan Fas Kralıdır, Suudi ve Birleşik Arap Emirlikleri Veliahtlarıdır. Onlar için iyi yönetici General Sisi gibi darbeyle yönetime el koyup sembolik seçimler yapanlardır.

Neticesi de her ikisi de halkın iradesini yok saymaktadır.

Onlar için kötü yönetici ise ne olursa olsun halkın iradesini dikkate alan yöneticidir. Batı’nın İslam dünyasında seçimli sistemi desteklediği kocaman bir yalandı.

Batı, İslam ülkelerinde seçimlerin yapılmasını istememekte; seçimlerin yapıldığı ülkelerde İslamî kesimlerin seçimlere daha az ilgi duyması için elinden geleni yapmaktadır.

 

 

 

Cezayir: Batıcılık, çıkarcılık ya da “Halide Tûmî”

Batıcılığın esası, “sekülerizm” ve “çıkarcılık” olarak ifade edilir. Sekülerizm, dünyevi olmayan etkenleri önemseyen Hıristiyan köklerden uzaklaşmayı; “çıkarcılık” ise Yahudi kapitalizmiyle yakınlaşmayı ifade eder. Buna göre, modern Batı kaynaklı bir davranış tarzı, fedakârlığı, karşılıksızlığı dışlar. Ki sıradan birer insan olarak gayet isabetli bir yaklaşımla hepimiz, hiçbir Batı kurumunun çıkar gözetmeden iş yapmayacağına, zira çıkarın Batı için en önemli unsur olduğuna inanırız.

Acaba Batı, böylesine fedakârlıktan arınmış da böylesine çıkarına düşkün de dünyanın sair yerlerindeki Batıcılar, kendilerini insan haklarına adamış en fedakâr insanlar mı? Her biri, insanlığı hakikate ulaştırmak için mücadele eden birer “dünyevi fedai” mi? Birer insanlık hizmetkârı mı?

Kim bugünün Batıcıları? Liberaller, sosyalistler, feministler…

Batı, her şeyi çıkar üzerine kuracak da Batı izindeki liberal, sosyalist, feminist, kendini insanlık uğruna yiyip bitiren özgürlükçü, işçi hakları mücadelecisi, kadın hakları savunucusu olacak!

Batılılaşma konusunda usül ve fürû için zihinlerde oluşturulan imaj budur. Acaba hakikat nedir? Tespit için Cezayir’den Halide Tûmî’ye bakalım.

Halide Tûmî, matematik öğretmenliğinden Cezayir Kültür Bakanlığına kadar ulaşmış, Cezayirli bir Batıcı sosyalist, feminist bir siyasetçi!

Babasının bir zaviye şeyhi olduğunu iddia eder. Kendisi saçlarını kısacık kesmekle kalmayıp bir Batılı kadın gibi kızıla boyamış, yüzünü de zoraki kızıllaştırıp yine kızıl bir gözlükle imajını tamamlamış, yaş itibariyle altmışları geçmiş bir kadın… Bütün hâliyle simgeleştirilmiş.

Dedesinin şeyhliği, Müslüman Cezayir’i; kendisinin modern görünümü ise mensubu olduğu Cezayir Sosyalist İşçi Partisi’nin Cezayir’i götürmek istediği yeri simgeliyor.

Halide ise, bu köklerden kopuş davasının sadece sosyalist değil, aynı zamanda fedakâr, çalışkan bir feministi…

Halide, bu kimlikle 1992'de Cezayir İslami Kurtuluş Hareketi FİS’e karşı durdu. Kendi ifadesi ile Cezayir’de bir İslam devleti kurulmaması için mücadele etti. Halkın ezici çoğunluğunun oyunu alarak iktidarı hak kazanmış İslamî Kurtuluş Cephesi’ni başta eski Cezayir istilacı ve katliamcısı Fransa olmak üzere Batı’ya şikâyet etti; Cezayir’de Batı destekli askeri bir darbenin önünü açanlar arasında yer aldı.

On yıla yayılan bu büyük fedakârlığına (!) karşılık, yıllar boyu sahte seçimlerle milletvekili yapıldı. Aşağıladığı halkın parasıyla siyaset yaptı. Ardından darbeciler tarafından 2002’de Kültür ve İletişim Bakanı yapıldı. 2004’te tekrar atandı ve 2014’e kadar görevde kaldı; böylece toplam 12 yıl Kültür ve İletişim Bakanlığı yaptı.

Ülke Cezayir, bakan, Fransız sosyalisti tarzı bir feminist… Böyle bir bakan Cezayir’in kültür bakanı mı olur, Fransa’nın işlerini yürüten bir sömürge görevlisi mi?

Fransa, yüzyılı aşan Cezayir istilasında Cezayir halkını İslam’dan koparamadı. Kendisinden aynı zamanda Halide Mesud Tûmî olarak söz eden Halide Tûmî ise Cezayir halkının vergilerinden ve petrol gelirlerinden milyarca dolar parayı Cezayir kadınını tesettürden soyutlamak, Cezayir’deki medreseleri kapatmak, Cezayir’de Fransız tarzı müzeler açmak için harcadı.

Cezayir halkı büyük bir ekonomik kriz içindeydi. Cezayir halkının ekmek ve temiz suya ihtiyacı vardı. Ama Halide Tûmî için öncelik Cezayir kadınının bir Fransız gibi süslenmesi, Cezayir’de Batı tarzı konserlerin düzenlenmesi, “sanat harikası” heykellerin yapılması ve onları bir araya getiren müzelerin açılmasıydı.

Modern bir rahibe rolünü oynayan Halide Tûmî, ateist bir feministti. Ama 18. yüzyıl Fransız aklını, “evrensel ve ebedî mutlak akıl” kabul ettiğinden, böyle bir kabul de ona uluslar arası bir kabul sağladığından Müslüman kadının tesettürü gibi Müslümanların namazına müdahale etme hakkını da kendinde buluyordu.

Rükû ve sücûd, Kur’an’da açıkça yoktur. Rükûlu ve sücûdlu namaz, Körfez Bedeviliğinden Cezayir Müslümanlığına geçmiş yanlış bir namaz biçimidir. Cezayirliler, namazı kılacaklarsa rükûsuz ve secdesiz kılmalılar, diyordu.

Halide Tûmî, Batıcılığını fütursuz yaşarken, Cezayir halkına karşı yaptıklarını Cezayir halkının aklını uyandırmak için mücadele ve fedakârlık diye anlatıyor; oruca, hacca, zekâta, özetle İslam’ın bütün esaslarına hakaret ediyordu.

Cezayir’in kültür programını, Cezayir’in parasını Batılılaşmaya, Batılı şirketlere ve Batılı “sanatçılara” aktaracak şekilde yapıyor, kendisi Fransız şaraplarıyla lüks içinde yaşarken Cezayir halkı için bu sanat faaliyetlerinin karın doyurmaktan önemli olduğuna inanıyordu.

Sonuç mu?

Geçen haftalarda açılan bir soruşturma, Halide Tûmî’nin milyonlarca dolar yolsuzluğa bulaştığını gösterdi. Halide Tûmî, Batılılaşma dedikçe ve Cezayirlilerin parasını Batı şirketlerinin kasasına aktardıkça “kendi payını” da almış, Cezayir halkının üzerinden ulaştığı lüks yaşamı yetersiz görmüş, bir de “saklı bir kapitalist” olarak sermaye biriktirmiş… Cezayir’de işçi ve kadın hakkı diye diye Cezayir’in hakkını Fransız’a yedirmiş ve kendisi yemiş. 

Cezayir halkı, ona ve benzerlerine isyan edince bu hafta Cezayir Yüksek Mahkemesi’nin önüne çıkarıldı ve el-Haras Cezaevi’ne tıkandı.

Şimdi bir kez daha düşünelim:

Hakikaten modern Batı, sekülerizm ve çıkar esasları üzerine kurulu iken, sair dünyadaki liberaller, sosyalistler, feministler birer fedakârlık misali, birer adalet mücadelecisi, birer kadın hakları savunucusu mu? Yoksa birer Halide Tûmî mi?

İmaj ne? Hakikat ne?

İmaj: Kendisini insanlığa adamış bir mücadeleci… Hakikat: Halide Tûmî.

 İmaj: İnsanlık için kendinden vazgeçmiş, “fenalilinsan bir seküler fedai”…

Hakikat: Makam, kabul ve para için Batı’nın hizmetine girmiş bir memlûk, yani yarı köle, paralı asker, milis… Makam, kabul ve para uğruna hürriyetini satmakla kalmamış, efendisi için köle avlayan bir savaşçı… Dilerseniz siz, ona başka bir şey deyin!  

Ve şöyle bir çevremize bakıp da karar verelim: Acaba Halide Tûmî, bize yabancı bir tip mi? Yoksa etrafımız Halide Tûmîler’le mi sarılmış?

 

 

Bangladeş: Hümanistleri memnun eden idam

Bangladeş rejimi, Rahman Nizamî’yi 10 Mayıs Salı günü idam etti. Ondan önce Abdulkadir Molla idam edilmiş, Gulam Azad da cezaevinde Hakkın rahmetine kavuşmuştu.

Rahman Nizamî, sıradan bir kişi değil; ülkenin en büyük İslamî partisi Cemaat-i İslamî’nin lideri; 1991-1996 ve 2001-2006 yılları arasında Bangladeş parlamentosunda bulunmuş, aynı zamanda tarım ve sanayi bakanı olarak da görev yapmıştır.

Partisi Cemaat-i İslamî, hiçbir şiddet eylemine karışmamış; iktidara talip bütün siyasi partiler gibi seçimlere girmiş, girdiği seçimlerde önemli başarılar da elde etmiştir.

Rahman Nizamî’nin kimliği açık, bu kimlikten idam gerekçesi çıkmaz. Bu durumda idam edenlerin kimliğine bakmak gerekir herhalde. İdam kararının arkasında, muhalefetin gayr-i meşru ilan ederek boykot ettiği bir seçimle başbakanlık koltuğunda kalan Avami Partisi genel başkanı Şeyh Hasina adlı bir diktatöriçe var.

Avami Partisi, klasik bir ulusalcı sosyalist parti, politikalarını milliyetçilik, laiklik ve sosyalizm üzerinden açıklıyor. Bangladeş’teki idamlar da bu ideolojik yapı üzerinden açıklanıyor.

İslam ümmeti olarak bu ideolojik yapıyı çok konuşmasak da onunla fazlasıyla tanışığız. Bu, Arnavutluk’ta Enver Hoca’nın, Mısır’da Cemal Abdunanasır’ın, Tunus’ta Habib Burgiba’nın, Libya’da Muammer Kaddafi’nin, Pakistan’da Ali Butto’nun, Türkiye’de 1950 öncesi CHP’nin, Bülent Ecevit’in, Irak’ta Saddam Hüseyin’in, Suriye’de Esed’in, Kürtler arasında PKK’nin ideolojisidir. Dış güçler nezdinde meşruiyetini İslam düşmanlığından alan, dış güçlerin emriyle hareket eden, hesabını da onlara veren, İslam’a karşı düşmanlığından dolayı onlardan ödül bekleyen, İslam’a yakın durursa onların gazabına uğrayacağını düşünen, dar zihniyetli, Batıcı solcu grupların ideolojisi…

Rahman Nizamî’nin şehadetinin Mısır’da Abdulkadir Udeh ve Seyyid Kutup’un, , Suriye’de Hama, Halep şehidlerinin, Irak’ta Halepçe şehitlerinin, Türkiye’de İskilipli Atıf Hoca’nın, Şehid Yasin ve arkadaşlarının, Şehid Aytaç’ın şehadetinden hiçbir farkı yok… Onlar ve isimleri bu sayfaya sığmayan niceleri hep aynı ideoloji ve hep aynı gerekçeyle şehid edildi.

Amerikan gazetesi New York Times, Nizamî’nin şehadetiyle ilgili haberinde, Nizamî’nin yargılandığı mahkemenin aslında Bangladeş’teki İslamî kesimlerle laik kesimler arasına bir hesaplaşma meydanı olduğunu açık bir dille yazıyor. Meselenin ideolojik yönünü okuyucularına olduğu gibi duyuruyor. Bununla birlikte son dönemde kimi ahlâksızların, Hıristiyan misyonerlerin, Şii din adamlarının, ateistlerin saldırıya uğradıklarını da belirtiyor. Nizamî’nin şehadetiyle bu vakalar arasında bir ilgi varmış gibi algı oluşturma yoluna gidiyor. Washington Post; Reuters; BBC ve The Guardian da aynı yolu izliyor. 

Uluslararası basın, Şeyh Hasina yanlısı bir avuç şarlatanın gösterisi için de “Bangladeş halkı idamdan memnun” diye yazdı.  Karşı gösterileri ise Cemaat-i İslamî mensuplarının tepkisi olarak duyurdu. Kolayca anlaşıldığı üzere uluslararası basın, sadece Batı yanlılarını halk olarak görüyor; İslami kesimleri ise “halk” kabul etmiyor, “ulus” içinde görmüyor.

İdamların Bangladeş’te zaman zaman yaşanan şiddet olayları ile hiçbir ilgisi yok.

Nizamî’nin partisi Cemaat-i İslamî, liderleri dahi idam edildiğinde sadece barışçıl gösterilere çağıracak kadar şiddetten uzak, İttihad-ı İslam’dan yana, uç gruplara karşı daima mesafeli ve onlar tarafından tekfir edilen bir İslamî cemaat…

Diktatöriçe Hasina bile, Cemaat-i İslamî’yi Bangladeş’te zaman zaman yaşanan şiddet eylemleri ile ilişkilendiremiyor.

Müslüman önderlere yönelik idam cinayetleri, vakanın hakikatinde uluslararası güçlerin emri, önerisi ya da en azından memnuniyeti için yapılıyor. Burada en önemli karar, cinayetin işleneceğidir. Gerekçe, daha doğru bir ifadeyle “meşruiyet” zemini ise “mekân”a uygun duyuruluyor.

Diktatöriçe Hasina yönetimi, idam cinayetlerini gerçekleştirirken Bangladeş zemininde laiklikten hiç söz etmiyor ya da kimi ahlâksızlara ve misyonerlere yönelik vakalara hiç değinmiyor.

Ama Batı basını, uluslararası sistemin ideolojisine uygun olarak cinayeti laiklik üzerinden meşrulaştırıyor. Batı’daki hem Hıristiyan hem de ahlâksız kesimler nezdinde meşruiyet algısı oluşturmak için de araya ateist, misyoner ve ahlâksızlara yönelik eylemleri sıkıştırıyor. Bununla aynı zamanda uluslararası sistemin son dönemde İslam dünyasında yürüttüğü yeni “azınlık politikası”na da katkıda bulunuyor. Uluslararası sistemin bu gruplar üzerindeki himayesini hatırlatıyor.

Dışarının içerideki uzantısı Diktatöriçe Hasina yönetimi ise cinayetlere halk nezdinde meşruiyet algısı oluşturmak için milliyetçi söylemleri öne sürüyor. Nizamî ve arkadaşları, ta 1971’de Pakistan ordusu tarafından işlenen suçlar üzerinden ve milliyetçi bir söylemle idam ediliyor.

Öyle ki İslam âleminde Miladi 20. Yüzyılın başından bu yana Müslümanlara yönelik cinayetlerin hemen hemen tamamı içeride milliyetçi söylemlere dayandırıldı. Milliyetçilik, bu cinayetler hususunda sıradan halkı aldatmak için şeytani bir araç olarak kullanıldı.  Bu cinayetlerin tamamına yakını ise sosyalist bir kindarlıkla işlendi. Farklı bir ifadeyle cinayetler, dış güçlerin emri veya memnuniyeti için, sosyalizmle İslam’a düşman olmuş kişilerin eliyle ama halka milliyetçi bir söylemle izah edilerek işlendi.

Ama meselenin bu yüzyılı geçen yönünün son çeyrek yüzyılla ilgili farklı bir yönü de vardır. 1990’dan bu yana İslam âleminde Amerikan merkezli uluslararası sistem tarafından İslamî hareketlere yönelik yürütülen bir tür “Haçlı Seferi” söz konusudur. Bu son Haçlı Seferi, İslamî hareketleri halkları nezdinde yıpratma, içyapı açısından ise öndersiz bırakma stratejisi üzerinden yürütülüyor.

Dezenformasyon denen alçakça bir propaganda biçimiyle İslamî hareketlerin mensupları, halkın dindar bir insanın yapmayacağı kanaatinde olduğu suçlarla ilişkilendiriliyor, itibarsızlaştırılma yoluna gidiliyor, halk nezdinde onlara duyulan güven ve sevgi azaltılıyor. Böylece hareket, halktan yalıtılıyor (marjinalleştiriliyor). Aynı anda veya hemen sonra ise hareketin önderleri infaz yoluna gidiliyor.

 Son çeyrek yüzyılda İslam dünyasında infaz edilen Müslüman önderlerin tamamının esas katl gerekçesi İslamî hareketleri öndersiz bırakmak, İslam dünyasında bir tür kaht-ı rical (önder kıtlığı) oluşturmaktır.  Bangladeş’te Abdulkadir Molla ve Rahman Nizamî gibi önderlerin idamının bir yönü de buraya bakıyor.

Konu bu şekilde gözler önüne serildikten sonra sormadan olmuyor? Acaba, bir gün nasip olur da Cemaat-i İslamî, Şeyh Hasina denen diktatöriçeyi idam ederse Batılı kuruluşlar, bu kadar sessiz kalacaklar mı? Olayı bu kadar uzaktan seyredecekler mi?  Sevinç gösterileri yapacak olan Müslümanlar için “Bangladeş halkı, idam kararına sevindi” diyecekler mi?

Elbette hayır!..

Doğruyu açıkça ifade etmek gerekir:

Bangladeş’te Cemaat-i İslamî’nin önderleri, uluslararası güçler tarafından, bir mantık doğrultusunda, ümmete yönelik planlı bir sürecin devamı olarak ulusal sol kimlikli, yerel güçler kullanılarak katlediliyor.

Bu cinayetleri, kimler destekliyor ve kimler sessizce geçiştiriyorsa onlar, uluslararası sistemin bir parçasıdırlar, onun işbirlikçileridirler. Bundan kuşku duymak için hiçbir sebep kalmış değildir.

 

Joe Biden’in demokratlığı ve Türkiye

ABD Başka Adayı Joe Biden’in Ağustos 2020’de Türkiye’de bir siyasi dönüşüm oluşturmaya yönelik ortaya çıkan sözleri, Türkiye siyasetinde bir tür şoke etkisi oluşturdu. Oysa “Erdoğan'a çok farklı bir yaklaşım uygulamalıyız. Muhalif liderleri desteklediğimizi açıkça göstermemiz lazım” diyen Biden, yeni bir şey söylemedi. Sadece malumu ilan etti.

Biden, Demokrat Partili ve Barack Obama döneminin başkan yardımcısıdır. Obama-Hillary Clinton ikilisine eklemlenen üçüncü isimdir. Obama dönemi boyunca, 2009-2017 tarihleri arasında hep görevde kaldı.

Obama-Hillary-Biden üçlüsünü iktidara getiren Amerikan yapısının ana yaklaşımı, “yumuşak gücü” ülkelerin siyasi kontrol ve dönüşümünde en aktif şekilde kullanmaktır.

Yapı, “Her sorun bir fırsattır” anlayışı içinde hareket ediyor. Bunun için önce sahada sorun tespit ediyor. Ardından o sorunla ilgili kitleler üzerinde çalışıyor. O kitlelere çözüm vaat ederek onlarda umut oluşturuyor, böylece onları harekete geçirip “güç” hâline getiriyor. Nihayetinde ABD politikaları ile o kitlelerin sorunlarının çözümü arasında yakınlaşma kurup ABD politikalarına uygulama sahasında “sorun çözme” yönüyle “kutsallık” niteliği kazandırıyor. Bununla politikaları için hem sahada yeterli ve aktif insan kaynağı bulmayı hem politikayı uygulayan ABD memurlarına “insani bir görevi yerine getirme” motivasyonu kazandırmayı hedefliyor. Son kertede yerel unsurların sorunlarını çözme arzusuyla ABD unsurlarının ABD çıkarlarını gerçekleştirme arzusunun buluşmasından azami bir “yumuşak güç” üretip o güçle ABD’yi en az yıpratacak ve ona en çok kazanç sağlayacak şekilde siyasi operasyonlar gerçekleştiriyor.  

Yapı, bu bağlamda, azınlık sorunlarını yerelde önemli bir imkân, o unsurları da önemli yerel insan kaynağı olarak değerlendiriyor. ABD politikaları için onlardan azami ölçüde yararlanıyor.  

İSLAM DÜNYASINDA “YENİ AZINLIKLAR”

İslam dünyasının tarihi boyunca insan unsuru, Müslim ve Gayrimüslim olmak üzere ikiye ayrılmıştır. İslam devlet nizamı, hâkim unsur Müslümanların iktidarına ve azınlık unsuru gayrimüslimlerin haklarının en geniş bağlamda korunmasına dayanıyor.

Büyük Britanya İmparatorluğu Dönemi’nde emperyalist güçler, İslam dünyasındaki gayrimüslim unsurlardan yararlanmak istediler. Bir yandan gayrimüslimlere baskı yapacak Müslüman yöneticileri desteklediler. Öte yandan gayrimüslimlerde Müslüman iktidarından uzaklaşma arzusu oluşturdular. Buna rağmen, İslam dünyasında gayrimüslim unsurlar, zamanla herhangi bir dış gücün işine çok yaramayacak kadar küçüldüler.

Ne var ki İslam dünyasına geleneksel devletler süreci sonrasında hükmeden Fransız İhtilali zihniyetli milliyetçi yapılar, İslam tarihinde ilk kez etnik unsurları azınlık statüsü konumuna düşürdüler. Böylece İslam dünyasında bir dizi azınlık unsuru ortaya çıktı. Devletler her ne kadar devasa ümmet sürecinin ardından, vatandaşlarından hiçbir topluluğu resmi azınlık kabul etme cesaretinde bulunamadılarsa da hakikatte çok net bir şekilde azınlık politikaları uyguladılar. Rencide edici asimilasyon politikalarına yöneldiler. Vatandaşları arasında kin ve düşmanlık tohumları ektiler. Devletlerinin imkânlarını haksız yere bu yolda tüketirken emperyalist güçlerin imkâna dönüştürebileceği devasa sorunlar ürettiler.

ABD, Sovyetler Birliği’nin ayakta olduğu süreçte genellikle etnik sorunlara duyarsız kaldı. Devletleri elinde tutan hâkim unsurlarla çalışıp etnik azınlıklara gözlerini kapattı. Ama Sovyetlerin yıkılmasından sonra neo-liberal anlayış üzerinden bir tür azınlık politikaları açılımı yaptı. Sovyetlerin yıkılmasından hemen sonra gelen 1993-2001 yılları arasındaki dönemlerin ABD Başkanı Bill Clinton’un dışişleri bakanı bayan Madeleine Albright bu politikaların önemli bir ismiydi. Barack Obama ise o dönemde “çok kimlikli” kökeniyle bu politikalar için çalışan bir entelektüel ve akademisyen olarak öne çıktı.

Obama, 2009’da ABD başkanlığına getirildiğinde yanına kontrol edici güç olarak Joe Biden ve Hillary Cilinton verildi. Üçlünün döneminde ABD, etnik azınlıkları azami ölçüde önemsemekle birlikte politikalarını icra etmede onlarla yetinmeyi yetersiz gördü. Onların yanına yeni Avrupa liberallerinin resmen tanıdığı azınlıkları ABD politikaları için araçsallaştırdı.

ABD ve Kanada’da güçlü fikirdaşları bulunan yeni Avrupa liberallerine göre, dünyadaki geleneksel erkek tahakkümü karşısında kadın; insanın yaradılışından gelen cinsiyet ayrımına karşı, son dönemde “toplumsal cinsiyet” denen cinsiyet sapmaları; toplumlara hükmeden yaygın dini yapılara karşı farklı mezhep unsurları; dindarlığın yaygın olduğu toplumlarda günahkârlar azınlık statüsündeler. Devletler, onlara yönelik pozitif ayrımcılık yapmalılar.

Obama-Biden-Clinton üçlüsü, bu liberal yaklaşımı ABD Demokratlarının yeni azınlık politikası olarak kabul ettiler. Bu bağlamda ABD, onların döneminde bütün dünyada olduğu gibi İslam dünyasında da kadınlarda, farklı cinsiyet eğilimlilerinde; İslam’ın haram saydığı alkol, fuhuş gibi günahlara meyledenlerde, ateistlerde, salınmış bir yaşam tarzını “çağdaş yaşam tarzı” adı altında benimseyen gruplarda, eski komünist ve sosyalistlerde bir azınlık sosyo-psikolojisi ve o çerçevede bir “ortak payda” bilinci oluşturmaya yatırım yaptı. Bu yöndeki eğilimleri tespit edip sivil görünen Soros Vakfı gibi uzantıları üzerinden finanse etti, tanıttı, güçlendirdi. 

Bu çerçevede PKK’nin siyasi uzantıları, ilk kez görünür bir şekilde ABD ve uzantıları tarafından desteklendi. ABD’ye yakın Türk basını HDP propagandası yaparken HDP, Kürt meselesinin yanında, kadın ve farklı cinsiyet sapmaları sorunlarını öne çıkardı. Bu yönde Bölgede Soros Vakfı’nın finanse ettiği bir dizi etkinlik gerçekleştirdi.

Kadına şiddet ile ilgili sorunlar elbette vardı. Ama HDP, bundan öte, fuhuş ithamıyla ailesi veya başkaları tarafından katledilen kadınları gündemine taşıdı. Bu tür kişileri, inançları ve davaları için can veren kişiler statüsüne çıkardı, onları kutsadı, “Azize”leştirdi; onlar için görkemli cenaze törenleri düzenledi ve onların adlarını kutsanan şahısların adları gibi parklara verdi. Bu uygulama, “Ortodoks Sosyalist Anlayış”a aykırıydı. Ama HDP, Sosyalizmle bu tür yaklaşımları özdeşleştiren yeni liberal anlayışı geleneksel Sosyalizmin önüne geçirdi. Ortodoks Sosyalist anlayışta ısrar edenler de bunu onayladılar. Zira kendileri de bir azınlık unsuru gibi yeni liberaller tarafından ABD politikaları içine alınmışlar, o politikaların birer unsuru olarak birer Amerikan yapısı hâline getirilmişlerdi.  

 

 

KADINA ŞİDDET KONUSU VE CHP KONGRESİ

Bütün dünyada kadına yönelik şiddet sorununun var olduğu biliniyor. Ancak bir sorunun mevcudiyeti ile o sorun ile ilgili oluşturulan farkındalık hep paralel olmayabiliyor.

Farkındalık; kimi zaman sorunu örtme, büyütme ve sorunu sorunla ilgili olmayan hedefler için kullanma amacı taşıyor. Dolayısıyla her farkındalık oluşturan; mazlumun yanında sayılmaz. Farkındalık oluşturan kimileri, zalimler hesabına mazlumlar arasında dolaşır.  

Kadına yönelik şiddet, bir gelenek veya inanç sorunu değildir. Gelenek ve inançla bağını kesmiş kesimler arasında kadına şiddetin günlük bir vaka olduğunu topluma açık bir penceresi bulunan herkesçe biliniyor.

Gece meyhane dönüşü sonrası saatlerin, kadına ve aynı zamanda çocuklara yönelik şiddetin adeta rutin saatleri olduğunu bilmeyen mi var? Buna karşı kim çıkıp da cami dönüşü saatlerin kadına yönelik şiddet saatleri olduğunu öne sürebilir?  Ne yazık ki başlarını kuma gömenler, inanç karşıtı uçlar ile yarım ağızlı Batı hayranı sözde inançlıların laubaliliği arasında bu hakikati kolaylıkla saklayabiliyor.

Kadına yönelik şiddet ile ilgili oluşturulan dış güçler lehine “sahte farkındalık”, her dindarı potansiyel bir şiddet adayı konumuna düşürdü. Bu şeytanca propaganda ile en halim selim dindarın bir anlık öfkesi, dünyanın en büyük suçu kapsamına alınıyor; teşhir ediliyor ve söz konusu kişinin zafiyeti üzerinden bütün dindar kesimler yargılanıyor.

PKK’nin otuz kırk yıldır bölgede yürüttüğü bu propaganda, birkaç yıldır bütün Türkiye’nin gündemi hâline getirildi. Yaşananlara bakıldığında sanki Bölge, bir laboratuvar olarak kullanılıyor, sonra oradaki sonuçlar bütün Türkiye’ye taşınıyor; Türkiye siyasetinin geleceğini etkileyecek bir hacme çıkarılıyor. CHP, bu kapsamda son kongresinde sözü edilen HDP politikalarını olduğu gibi benimsedi.

CHP, aynen HDP gibi başı bağlı bir kadını Parti Meclisi’ne taşıdı. Ama partinin en kritik noktalarına, bütün toplumsal sorunları en katı şekilde İslam karşıtlığı üzerinden değerlendiren kadınları yerleştirdi.

Partinin İstanbul İl Başkanının kimliği biliniyor. İl başkanı, Müslüman toplumların en uzak oldukları haram yiyeceklere bile alışık olup alışkanlıklarını teşhir edecek kadar rahat bir kadın olarak biliniyor. İstanbul Büyük Şehir Belediyesi seçimlerinde Büyük Şehir Başkan adayı, Fatih Çarşamba’nın bile kimi dindarlarını etkilerken o, feminist yapıları, farklı cinsiyet sapması yaşayanları, eski komünist ve sosyalistleri, muhtemel dış desteğin de üst eliyle, “modern yaşam savunucuları” ortak paydasında buluşturup sandığa taşımayı başardı.

CHP, şimdi onun yanına iki kadın daha ekledi. Birine Genel Sekreterlik gibi CHP’nin en önemli konumunu verdi, diğerine Kadın Kolları Başkanlığını. CHP, bu yapısıyla açıkça eşbaşkanlık sistemine geçti.

Genel Sekreterliğe getirilenin babası, bir İskenderun Hıristiyanı… Annesi de Türkiye’de İslamî yaklaşımlara karşı en katı tutumları sergileyen yapılardan Türk Tabipler Birliği’nin bir dönem başkanlığını yaptı. Söz konusu birlik, Türkiye’de hiçbir İslamî yapının varlığına tahammül etmiyor.

İslam dünyasında nice Hıristiyan isim, pek çok Müslüman kökenli isimden daha vicdanlı olabilmiştir. Nice Sol ismin çocukları da farklı duruşlar sergileyebiliyorlar. CHP’nin yeni genel sekreteri o türden değil, konumunu ailesinin siyasette temsili olarak görüyor. 

Yeni genel sekreter, 2018’de İlhan Cihaner ile birlikte bir kurultay çağrısında bulundu. Cihaner, savcı olduğu dönemde tarikatların dahi “İslamcı terör örgütü” kabul edilmesi için uğraştı, bu yönde ünlü “Erzincan Soruşturması”nı açtı. Bu yönüyle küreselci İslamofobik yapılarla aynı yerde duruyor, onlara malzeme sağlıyor.

Yeni Genel Sekreter ve Cihaner, o çağrıda Gezi’yi de anıp aynen şu ifadeleri kullandılar:

“-Atatürk devrimleriyle, evrensel sosyal demokrat değerleri günümüz için bütünleştiren yeni bir devrimci siyaseti var etmek görevimiz.

-Partimiz siyasal İslam ve neoliberalizme cepheden karşı çıkmaktan çekinmemeli.

-Cumhuriyet devriminin temel ilkeleri ve sosyal demokrasinin evrensel değerlerinin savunulması, AKP’nin tanımladığı biçimiyle “muhafazakâr hassasiyetler”, “güvenlik”, “millilik”, “konjonktür” gibi gerekçelerle ihmal edilmemeli. Bu değerler tavizsiz biçimde sahiplenilmeli.

-AKP faşizmi karşısında direnen toplumsal muhalefetin bütün ilerici unsurlarını siyasete ve partimize taşıyacak siyasi katılım mekanizmaları, meclisler/forumlar gibi yatay örgütlenme biçimleri kullanılmalı.”

Bu ifadelerin ne anlama geldiği açık! 

Partinin Kadın Kolları Başkanlığına getirilen ise Ankara TED Kolejli… HDP’deki bazı kadınlar gibi “burjuvadan” geliyor ama Sol görüşlü! Milletvekili iken HDP’nin kadın kollarının Bölge kadınlarına dayattığı “Biz kimsenin namusu değiliz!” sloganını, kendince tıp terimleriyle Meclis kürsüsüne taşıyacak kadar sınırsız biri.

Joe Biden, başkan seçilir veya seçilmez ama CHP’nin bu kişilerle oluşturduğu gayri resmi eşbaşkanlık sisteminin Türkiye siyasetinde bir karşılığı olacak. CHP’nin farklı sebeplerle İmamoğlu’una oy veren kitlenin “yumuşak gücü” ile bunların oluşturacağı arzulardan gelen “yumuşak gücün” buluşmasının Türkiye siyasetinde oluşturacağı hareketlilik geleceği etkileyecektir.

Bunlara karşı, geleneksel milliyetçi, tutucu, duraksatıcı, bağlayıcı siyaset ve kendisini neo-liberal Müslüman olarak konumlandıran, aksiyonda hantal ve muhafazakâr, toplumsal değerler konusunda ise “ultra çağdaş”, toplumun önüne yeni olumlu projeler koymak yerine toplumu eleştirip aşağılayan yapılar ile çıkılmaz.

Dış güçlerle iç güçlerin buluşmasıyla elleri kolları bağlananlar, gözlerini de kendileri bağlarlarsa endişe duymamak elde değildir. 

 

 

İslam alemi kaosa sürükleniyor

Körfez Emirlikleri Haziran 2017’de Katar’la ilişkilerini kestiklerini ilan ettiler. Körfez Emirliklerinden Katar ile Suudi Arabistan öncülüğündeki yapı arasında uzun zamana yayılan bir problem yaşanıyordu. Ancak kimse bu problemin dört Arap ülkesi Suudi Arabistan, Mısır, Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ile bunların etki alanında bulunan Yemen ve Libya kısmi hükümetleri ile ilişkilerinin diplomatik bağları kesme boyutuna gelmesini kısa zamanda beklemiyordu. Bu ülkeler Katar’ı terör gruplarını desteklemek ve içişlerine müdahil olmak ile itham ediyorlar.

Konunun üç boyutu vardır:

1. Tarihsel Boyutu

Katar, Basra Körfezi kıyısında 11 bin kilometrekareye yayılan küçücük bir emirlik… Bulunduğu coğrafya, 19. yüzyıldan önce bugün Bahreyn’i yöneten el-Halife ailesinin elindeydi. 19. Yüzyıldan sonra ise el-Kavasım ailesinin eline geçti. el-Kavasım bugün Birleşik Arap Emirlikleri’ni oluşturan yedi emirlikten ikisinin, Re’s el-Hayma ve Şarja emirliklerini elinde bulundurmaya devam ediyor.

Bölgedeki güç dengesi Vehhabi-Suudi yapısının ortaya çıkmasıyla değişti. Vehhabilik, Suud ailesine sınırlarını aşan bir dinî/ideolojik güç verince bu aile tüm kıtaya yayılma eğilimi göstermişti. Suud ailesi, bu emelinin karşısında Körfez kıyısına göz diken Hindistan işgalcisi İngiltere ile Arap Yarımadası’nın en önemli gücü Osmanlı’yı buldu.

19. yüzyıl boyunca Körfez kıyısında Bahreyn’in gücünü İngilizler; Vehhabi- Suudi yapısının gücünü ise Osmanlılar kırdılar. Bu durum bölgede bir güç boşluğu oluşturdu.

Katar’ı günümüzde yöneten el-Sani ailesi, Katar’a 18. yüzyılda gelip yerleşmişti.  19. yüzyılda söz konusu güç boşluğunda siyasi gücünü artırmış, 1868’de İngiltere ile imzaladığı bir anlaşma ile bugün Katar’ın bulunduğu coğrafyanın emirliğini elde etmişti.

Osmanlılar, bu durumu kabullenmediler ve 1871’de bölgeyi kaymakamlık düzeyinde Basra’ya bağlı bir statüye aldılar, başına da bugünkü Katar emirinin dedesi Casim bin Muhammed bin Sani’yi getirdiler.

Osmanlı, yaptığı bir anlaşma ile Katar’ı İngilizlere bırakırken el-Sani ailesi 1916’de diğer Körfez emirlikleri gibi İngiliz himayesine girmeyi kabul etti. Bu himaye ile Katar’daki yerlerini pekiştiren el-Sani ailesi 1920’den sonra İngilizlerin bölgedeki en büyük müttefiki haline gelen Vehhabi-Suudi yapısı ile ilişkilerini, İngilizlerin petrol zengini bu bölgeyi bütünlük içinde tutma politikalarının da gereği olarak iyi tuttu.

2. Düşünsel Boyutu ve Arap Baharı

Ancak petrol gelirleri ile zenginleşen Katar, 1990’lı yıllardan bu yana Suudi Arabistan’a karşı bağımsız bir siyaset izlemenin yolunu arıyor. İlkin israil’le açık ilişkiler geliştirerek Suudi’den bağımsızlaşma yolu arayan el-Sani ailesi, Batı Bloku’nun Suudi’yi kendisine tercih etmesi karşısında farklı bir yola girdi, el-Cezire televizyonunu kurarak devasa bir medya gücüne ulaştı. el-Cezire, özgürlükçü bir tutumla Suudi yönetimi de dahil, Arap ülkelerinin liderlerini eleştirdi. el-Cezire Arap ülkelerinin oluşturduğu medya duvarını yıkarken Katar yönetimi de bölgesel siyasette kendisinden söz ettirmeye başladı.

2000’li yıllarda Suudi Arabistan’da yerleşik kimi alimler,  Yusuf el-Karadavî’nin liderliğinde Katar emirliğinde kendilerine yer buldular, aynı süreçte İhvan-ı Müslimin hareketi ve Kuveyt emirliğinin içine düştüğü güç durumdan dolayı Körfez’de siyaset yapacağı bir alandan yoksun kalan Filistin İslami Hareketi HAMAS da Katar’la iyi ilişkiler geliştirdi.

Arap Baharı’na gelinirken başta memleketi Mısır olmak üzere halk hareketlerinin önemli destekleyicisi el-Karadavî  Katar’ın el-Cezire televizyonunun daimi konukları arasındaydı. el-Cezire, Karadavî’nin programlarına son vermek durumunda kalırken Mısır cuntası Mayıs 2015’te Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi ile birlikte Karadavi’ye de gıyabında idam kararı verip kararın onayı için dosyayı müftülüğe gönderdi.

Mısır cuntası ile iyi ilişkiler kurmayı reddeden Katar,  söz konusu cunta Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin finansmanıyla ayakta durduğu halde bu ülkelerle ilişkilerini iyi tutmaya çalıştı.

Ne var ki Katar ile Suudi Arabistan bloku arasındaki düşünsel bir ayrılık da söz konusudur. Katar’da yerleşen ve İhvan-ı Müslimin’e yakın alimler Vehhabiliğin kurucusu Muhammed bin Abdülvehhab’ı eleştirmekten kaçınsalar da son dönemde el-Karadavî ve onun yardımcısı Muhammed Ali Karadağî öncülüğünde Vehhabiliğin tasvip etmeyeceği, İhvan’a ve genel olarak tarihi Ehl-i Sünnet akidesine yakın görüşler ortaya koydular.

Muhammed Ali Karadağî, 2016’da İstanbul’da onur konuğu olduğu bir toplantıda, Müslümanların ihyaya ihtiyacı olduğunu, bunun İmam-ı Gazzalî ile ortaya konan ve Nûreddin Zengî-Selahaddin-i Eyyûbî  ikilisi ile siyasi bir yapıya bürünen yol ile mümkün olduğunu söylüyordu. Kaç yıldır ifade ettiğim bir görüşün Suudi’nin kurduğu Rabıta kökeni bulunan biri tarafından bu açıklıkta ifade edilmesi beni hayrete düşürmüştü. Karadağî sözü günümüze getirerek Müslümanların ittihadı için tekfirciliğe karşı mücadeleyi, Batıni tehlikesinin farkında olmakla birlikte Ehl-i Kıble’yi tekfir etmekten, onları mücadelenin odağına yerleştirmekten uzak durmayı öneriyordu.

Katar yönetiminin himaye ettiği bir alimin bu görüşü esasen Suudi Arabistan’a karşı isyan anlamına geliyordu. Zira Suudi, Gazzali çizgisini belki Batınî hareketlerden bile daha çok eleştiriyor; Ehl-i Kıble’nin bir kesimine yönelik ise bir Müslümanın, israil ve Amerika için kullanmayacağı ifadeleri kullanıyor.

2013’te babası Emir Hamid’i devirerek Katar’ın başına geçen Şeyh et-Tamim;  Batı’nın kışkırtması ile Suudi Arabistan bloku ile İran arasında yaşanacak bir savaşı ülkesi ve bölge için tahrip edici buluyor. Suudi Arabistan’ın bu konuyu gittikçe kızıştırmasını tasvip etmiyor. Suudi Arabistan bloku karşısında Türkiye ile iyi ilişkiler geliştirirken İslam aleminde büyük bir toplumsal güce sahip olan ve Mısır’ın ötesindeki Afrika ülkelerinde siyasi bir güce de ulaşan İhvan-ı Müslimin ile bağını sürdürüyor. Bu tutum Suriye iç savaşından sonra siyasi bürosunu Katar’a taşıyan HAMAS için de büyük bir imkan oluşturuyor.

Suudi Arabistan, İran’ın mezhepsel yapısı üzerinden Arap yarımadasına açılmasını varlığının doğrudan tehdidi, İhvan-ı Müslimin’i ise siyasi nizamı için tehdit olarak görüyor. Bu durum İran’la çatışmayı onaylamayan, İhvan-ı Müslimin ile ise dostane ilişkilere sahip olan Katar yönetimi ile Suudi Arabistan’ı düşmanlık noktasına taşıyor. Katar emiri, Suudi Arabistan’ın bu durumdan duyduğu rahatsızlıkla ülkesine karşı yaptırımlar tasarladığını düşünerek son dönemde başta Yemen politikası olmak üzere İran’la bir yakınlaşma içine girince Katar ile Suudi bloku arasındaki ipler koptu.

3. ABD Boyutu

Ne var ki yerel aktörlerin durumu Körfez ülkelerinde büyük anlam taşımıyor. Buradaki siyaset daha çok ABD tarafından belirleniyor. ABD, terörü araçsallaştırarak DAEŞ’in eylemlerini öne sürüp Arap-İslam âleminde güç dengelerini daha da kendi lehine çevirmeye, bu bölgedeki hakimiyetini gelecekteki bir İslami uyanışın yol açacağı siyasi gelişmelerden korumaya çalışıyor. Bunun için bölgede ulusal-sağ olarak ifade edilebilecek, muhafazakâr sağ kesimin önderliğinde ama seküler kesimlerin de önemli bir role sahip oldukları yeni bir yapı kurmak istiyor.

ABD, bunun için Irak hükümetini ve ona bağlı milis güçlerini kullanarak DAEŞ için alan oluşturdu, DAEŞ’in eylemleri ile gücü artan PYD’yi himayesi altına aldı; bu üç yapıyı kullanarak Arap Yarımadası’nı kuzeyinde bir varlık edindi. Güneyi ise Kral Selman’ın “ikna edilmesiyle” Suudi Arabistan blokuna bırakmayı çıkarları için uygun buluyor.

Bu yapı içinde, Mayıs ayı başında yayınladığı Siyaset Belgesi ile rahatlamaya çalışan HAMAS’ın Gazze’deki varlığı tehdit altına girerken 15 Temmuz 2016’da devrilemeyen Türkiye’nin bölgede siyaset yapmasının da yolu tıkanıyor. Bölge siyaseti bir tarafında İran’ın, diğer tarafında Suudi Arabistan’ın bulunduğu iki uca teslim edilmesi ve bu iki ucun çatışması üzerinden bölgesel kontrolün sağlanması tasarlanıyor. Bu stratejiyle bölge kaosa sürüklenirken ABD-Suudi, ABD-Birleşik Arap Emirlikleri silah anlaşmaları da anlam kazanıyor!

 

 

 

 

 

Oyunu bittikten sonra fark etmek...

İslâm dünyasının modern dönemdeki en önemli özelliklerinden beri halkı Müslüman ülkeler arasında İran-Irak Savaşı dışında kayda değer bir savaşın yaşanmamasıdır. Ulus devlet sürecinde etnik taleplerin yol açtığı çatışmalar ve Batı’nın müdahale ettiği Afganistan ve Irak alanları dışında Suriye ve Yemen iç savaşlarına kadar, İslâm dünyasında büyük iç savaşlar da yaşanmadı.

Müslümanların bu kadar zayıf ve bu kadar Batı etkisinde oldukları bir çağda bu kadar geniş bir coğrafyaya yayılmış olmalarına rağmen birbirleri ile savaşmamaları, tarihi savaşlarla örülmüş Batı için haset edilecek bir durumdur.

İslâm dünyasının bir diğer özelliği, tarihinde inanç ve fikir esaslı savaşların istisna olması, Müslümanlar arasında yaşanan çatışmaların genellikle toprak talebi gibi alışıldık problemlere dayanmasıdır.

Müslümanlar arasında tarihin hiçbir döneminde, hiçbir coğrafyada “kavimler savaşı” denen bir savaş türü çıkmamıştır. Müslümanlar, mezhep ihtilafları ve küçük mezhep çatışmaları yaşamışlarsa da İslâm tarihinde mezhep savaşı olarak adlandırılan bir savaş da yoktur. Tarihçilerimiz, ne Fatimî-Abbasî çatışmalarını ne de Osmanlı-Safevî savaşlarını Sünni-Şii savaşı diye kayda geçmişlerdir. Bu savaşlar, kimi ilgililerce hangi sebebe dayandırılırsa dayandırılsın hep hanedan savaşları olarak nitelenmiştir.

Batı’daki durum bundan farklıdır. Batı’nın çok yüklü bir kavimler savaşı ve mezhepler savaşı tarihi vardır. Batı’yı yüzyıllar boyunca adeta tarih dışında bırakan bu savaşlardır.

Yahudilerin kontrol ettiği Batı, milyonlarca insanını kaybettiği bu savaş tarzını İslâm dünyasına ihraç etme derdine düşmüş görünüyor. İslâm dünyasındaki her tür kıpırdamayı, etnik yapı ve mezhep farkları ile izah etme yoluna gidiyor.

Tarihimizde ilk kez Müslümanlar arasında doğrudan mezhep savaşı olarak adlandırılabilecek bir savaş başlatmak isteniyor. İran ve Suudi Arabistan arasındaki her tür problem mezhep temeline indirgenerek böyle bir savaşın zemini yoklanıyor.  Ne yazık ki İslâm âleminde de bu fitne ateşinin üzerine benzinle gidenler de vardır.

İslâm dünyasında özellikle Körfez Savaşı’ndan bu yana gittikçe büyüyen mezhepsel bir hareketlilik yaşanıyor. Müslümanları bir daha ümmet olmayacak şekilde bölmek isteyenler, bu hareketliliğe katkıda bulunuyor. Bir taraf, geçmişte kendi küçük mescitlerinde ve dar ortamlarında dile getirdiği uç mezhepsel görüşleri televizyon ekranlarına taşıyarak provokasyonlar için ortam oluşturuyor, diğer tarafın da uç kesimlerinin buna fiili bir karşılık vermesi için mekanizmalar kuruluyor. Bu mekanizmalar fırsat buldukça harekete geçiyor.

İslâm âlemi, bu uç mezhepsel açıklamalara tarihi boyunca alışıktır. Fitneye yol açmamak için hakaretlere kulağını tıkamayı, boşboğazlık karşısında büyüklük göstererek olgun davranmayı öğrenmiştir. Bu tür boşboğazlıkları hep kınamakla kalmış, mezhepsel infazlara gitmemiştir. İslâm’ı güçlü kılan da bu olgunluktur. Nitekim, bu tür uç görüş sahipleri ne kadar güçlenirlerse güçlensinler hiçbir zaman belli bir alanı aşacak şekilde İslâm dünyasına hâkim olamamışlardır.

Suudi Arabistan, Ocak 2016’da Şiî din adamı Nemr el Nemrî’yi idam etti. Hakkikatte bu idam da vakanın özünde mezhepsel değildir. Vehhabî fırkasına mensup Suudi Arabistan, farklı mezheplerden olanlara karşı düşüncede tahammülsüz olsa da pratikte genellikle bir kısıtlama getirmemektedir. Nemr el Nemrî de diğer mezheplerin mensuplarını doğrudan ilgilendiren mezhebî görüşlerini açıkça beyan ediyordu. Bunun soruşturma konusu yapıldığına dair bir haber çıkmadı. Problem siyasidir. Nemr el Nemrî’nin Suud ailesine meydan okumasıdır. Suud yönetimi bunu yapan Sünni şahsiyetlere karşı da acımasızdır. 

Ama “açık bir el”, İslâm âlemindeki problemleri zemini uygun bulduğu an Sünni-Şii ihtilafı diye duyurmaktadır.

Belli ki Yahudi öncülüğündeki uluslararası sistemin, İslâm âleminde günlük problemleri aşan, bir inanç savaşı, fikrî bir savaş çıkarma hesabı vardır. Tahribatı günlük problemlerin yol açtığı savaşlardan çok daha derin olur inanç savaşlarının, fikrî temelleri olan savaşların... Normal savaşlardan çok daha uzun sürer, bu tür savaşlar... Son dönemde bu alanda çalışan Neo-Şarkiyatçıların öncülüğünü yapan İngiliz Yahudisi Bernard Lewis’in doktorasını Suriye İsmailîleri üzerinde yaptığını ve ilgi alanının İslâm âlemindeki bu tür topluluklar sorunu olduğunu bilmekte yarar vardır.

Körfez Savaşı’nın mimarlarından olduğunu, Bush’a bu konuda akıl verdiğini hatıralarında açıkça beyan eden bu şahıs, İngiliz istihbaratında yıllarca çalışmış, sonra istihbarattan sözde istifa edip Türkiye’de Osmanlı arşivlerinde çalışma izni almış ve bu izni de çoğunluğu Sünni olan İslâm ülkelerindeki Sünni olmayan toplulukların yapısını ortaya çıkarmak için kullanmıştır. Doksan dokuz yaşına gelmiş bu adam israil yönetiminin de danışmanları arasındadır.

Saf bilgi aydınlatıcıdır, nurdur. Oysa Lewis türü araştırmacıların öne sürdüğü bilgi yakıcıdır, nardır. Müslümanların geçmişte bilgiden yoksunluk problemi vardı. Bugün yanlış bilgilenme problemi vardır.

Lewis türü adamlar, İslâm âleminde tarihî sorunları kullanarak hem çoğunluk hem azınlık açısından yeni farkındalıklar oluşturup mezhepsel çatışmalar oluşturmayı, böylece İslâm dünyasının daha kolay kontrol edilmesini amaçlamaktadırlar. Bunu niye fark etmiyoruz?

Hadi işin İslâm dünyasını kontrol tarafını bırakalım... Savaş bir yana sadece bir teyakkuz hâlinin bile Yahudi tüccarların silah fabrikalarının gece gündüz çalışmasına yol açtığı, Müslümanların yoksul kesimlerine gitmesi gereken gelirlerinin Yahudi tüccarlara akmasına yettiği düşünülürse İslâm dünyasında çıkacak bir savaşın bu tüccarlar açısından nasıl bir sonuç çıkaracağını düşünmüyor muyuz?

Sadece bir teyakkuz halinin bile köleleri arenalarda dövüştürme tarihi bulunanların sahnedeki yerlerini alıp ellerini ovuşturarak çıkacak savaşı seyretmek için heyecanla beklediklerini görmüyor muyuz?

Bunların keyfi için Müslüman kanı akıtmaya kalkışmak, Müslüman kanının akacağı eylemlerde bulunmak sefihlik değilse neyle izah edilebilir?

Mezhep ihtilafları küçültülmesi gereken bir husus iken her gece bu ihtilafları bas bas duyurmak, daha da etkili olsun diye araya bir sürü hakaret karıştırmak kime fayda verir?

Belki ilk kez iyi ki dil bilmiyoruz, diyorum. İslâm âleminin bizim dışımızda kalan kesimleri bu hususta bizim kadar şanslı (!) değil.  Doğu İslâm âleminin önemli bir kesimi Farsça; Arap Yarımadası ve batısında kalan İslâm âlemi de Arapça konuşuyor. Bu iletişim çağında her gece televizyonlarının başında bir sürü hakareti dinleyen bu geniş kesimin ruh hâli nasıl olur?

Bir akl-ı selime ihtiyaç vardır. Vahdet tezi, tefrika tezine büründü. İttihada ihtiyaç vardır.

“Hep birlikte Allah’ın ipine (İslâm’a, Kur’an’a) sımsıkı yapışın; parçalanmayın...” (3/Âl-i İmrân, 103).“Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp ihtilâf ederek ayrılığa düşenler gibi olmayın. İşte bunlar için pek büyük bir azap vardır.” (3/Âl-i İmrân, 105). “Dinlerini parça parça edip gruplara ayrılanlar var ya senin onlarla hiçbir ilişkin yoktur. Onların işi ancak Allah’a kalmıştır, sonra Allah onlara yaptıklarını haber verecektir.” (6/En’âm, 159). “Allah’a ve Rasûlüne itaat edin; birbirinizle çekişmeyin. Sonra korkuya kapılırsınız da rîhınız (rüzgârınız, gücünüz) gider. Bir de sabredin. Çünkü Allah sabredenlerle beraberdir.” (8/Enfâl, 46). “...Müşriklerden olmayın; ki onlardan dinlerini parçalayanlar ve kendileri de bölük bölük olanlar vardır. (Bunlardan) her fırka/grup, kendi yanındakiyle böbürlenmektedir.” (30/Rûm, 31-32). “Mü’minler ancak kardeştirler.” (49/Hucurât, 10)

Rabbimizin çağrısı açıktır. O’nun çağrısına kulak verenler zarar etmez.

Geçmişte Batı’yı kavim ve mezhep savaşları ile kontrol altına alan Yahudiler, şimdi İslâm âlemini aynı yöntemle kontrol altına almaya çalışıyor.

Oyunu bittikten sonra fark etmenin bize ne faydası olacak? Maharet oyunu bugün görmek ve onun karşısında durmaktır. 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 “Bizim Kölelerimiz” ve Batı’nın Köleleri

ABD’de Siyahîlere yönelik ayrımcılığı protesto gösterileri, yer yer kölelik karşıtı gösterilere dönüştü.

Batı uygarlığının dayanak sütunu, hiç kuşkusuz sömürgeciliğe ve köle ticaretine dayanıyor. Batı, geçmişinin bu yanıyla, samimiyeti sorgulanır birkaç entelektüel sorgulama dışında yüzleşmiş değil. Aksine en zalim köle tüccarlarının heykelleri, en görkemli meydanlara bir milli simge olarak dikilmiş duruyor.

ABD merkezli son gösterilerin öncekilerden ayırıcı bir niteliği, göstericilerin Batı’nın simgeleri konumundaki bu köle tüccarları heykellerine saldırma cesaretini kendilerinde bulabilmiş olmalarıdır. Bu, büyük bir cesarettir ve Batı uygarlığının geleceği açısından da simgesel bir öneme sahiptir.

Konunun bu yanını başka analizlere bırakarak bugünkü analizimizde İslam dünyasında kölelikten söz edeceğiz. Kimdi “bizim kölelerimiz”? ve bizde nasıl bir serüven yaşadılar? Sorularına cevap arayacağız. 

 

KÖLELİKTEN ÖZGÜRLÜĞE
 

Öncelikle ifade etmek gerek. İslam aleminde, renge dayalı, başka bir ifadeyle ırksal kölelik yoktur. İslam’ın insanlığın kardeşliğini duyuran mesajı, böyle bir uygulamanın oluşmasını peşinen engellemiştir.

Bununla birlikte İslam, Mekke’de esaslarını duyurup Medine’de nizamını kurduğunda dünyada devasa bir kölelik sistemi vardı.

İslam’ın esasları özünde devrimci, uygulamada maslahatçı ve dolayısıyla ıslahatçıdır. İslam, köleliği bir anda bitirmemiş ama köleliğin bitmesi için zemin hazırlamıştır.

Kölelik sisteminin, zeminin çok altına inmiş kökleri vardı. Herhalde bizzat bir kısım köle dahi, köleliğin bir anda sonlandırılmasını talep etmezdi. İslam, özgürlüğü teşvik ederek onlarda hem bu talebi oluşturdu hem kendi oluşturduğu o talebe karşılık verdi. 

İslam ve kölelik denince şahıslar bağlamında akla ilk gelen Hz. Bilal radiyallahü anh’tır. Hz. Bilal, İslam’ın, renge dayalı ırkçılığa karşı tutumunun simgesidir.

Hz. Bilal, eziyet altında bir köle iken, Hz. Ebû Bekir radiyallahü anh tarafından özgür bırakıldı. Böylece Hz. Bilal, Mekke’de İslam’ın özgürlük yanının bir simgesi oldu. Medine’de ise İslam’ın çağrısı olan ezanı okumayı üstlendi.

Hz. Bilal’in ezan okumasını üstlenmesi, çoğu zaman sesinin güzelliğine bağlanarak basitleştirilmiştir. Oysa İslam’ın dinde son halka oluşu açısından bu, başlı başına bir mucizedir. Dünyanın bir köye dönüşeceği tarihsel sürece seslenecek olan İslam’ın çağrısının kölelikten azat edilen bir Siyahi tarafından üstlenilmesi… Henüz yeterince irdelenmemiş bir husustur.

Mekke fethedildiğinde ise Hz. Bilal, ezanı Ka’be’nin damına çıkarak okuyacaktır. Ka’be’nin tepesinde ezan okuyan bir Siyahi… Bu, Mekke’deki nizam açısından dehşet vericiydi. Siyahi… Ezan okuyan bir Siyahi… Ka’be… Ka’be’nin tepesine çıkan bir Siyahi… Ka’be’nin tepesinde ezan okuyan bir Siyahi…

Bu, cahili sistemin o günkü mirasçıları için anlaşılmaz bir hâl… Nitekim, rivayetlere göre Mekke’nin eşrafı bunu kabullenmekte güçlük çekmiş ve aralarından biri “İyi ki babam zamanında öldü de bugünleri görmedi!” demiştir.

Namaz kurtuluştur; cemaatle namaz, aynı zamanda saflarda eşitlenmedir. Hz. Bilal, ezan okuyarak kurtuluşla birlikte saflarda eşitliğe çağırırdı aynı zamanda ya da saflarda eşitlenme ile kurtuluşa…

Ka’be’nin tepesine çıkış ise bambaşka bir anlam taşır: İslam içinde yükseliş… İslam olanın kölelikten özgürlüğe, özgürlükten efendiliğe doğru yol alışı…

İnsana yükseliş yolunu açması açısından İslam, hakikaten baş döndürücüdür.

Rivayetlere göre Hz. Bilal meclise gelince Hz. Ömer radiyallahü anh, onu ayakta karşılarmış. Bu, o günün dünyasında her yönüyle garipsenecek bir vakaydı. Bunun için kendisine konumu hatırlatılarak “Ey Mü’minlerin Emiri! Bunu neden yapıyorsun?” diye sormuşlar. Hz. Ömer, İslam’ın bütün ırkçıları dehşete düşürecek mesajını latifçe ifade ederek cevap verir. “Çünkü” der, “O bizden önce Müslüman oldu, Allah’ın Resulü ile daha çok birlikteliği oldu. Bizden evladır!” Kölelik mi? Her şey, işte bu kadar!

İslam’ın çok konuşulmayan diğer bir simge azatlı kölesi ise Selman-ı Farisî’dir. İranlı dolayısıyla beyaz köle olan Hz. Selman radiyallahü anh, henüz Medine günlerinde Hendek Savaşı’nda istişarede görüş sahibi oldu. İran’ın fethinden sonra ise Medâin valiliğine atandı, Hz. Osman radiyallahü anh günlerinde de görevinde kalarak vefatına kadar Müslümanları yönetti.

 

ÖZGÜRLÜKTEN PADİŞAHLIĞA

İslam’ın ırksal, sınıfsal hiyerarşiyi kıran, ona karşı idarede takva ve ehliyete dayalı görevlendirmeyi getiren yaklaşımı, insanlığı şaşkına çeviren uygulamalar getirdi.

İslam’ın üzerinden henüz elli yıl geçmeden insanlığı bir rüyadaymış gibi şaşırtan ilginçlikler görüldü dünyada: Köleler özgür kalıyor ve o güne kadar hep sınıfsal yaşama alışmış insanlığın gözleri önünde, Hz. Bilal’in Ka’be’nin tepesine çıkması misali, hayatın bütün alanlarında hiyerarşide en tepeye yükseliyorlardı.

Kölelikte yönetim dışı yükselişin simge isimlerinden biri Hz. Ömer’in oğlu Abdullah’ın azatlı kölesi Nafi’dir. Fars veya Berberî asıllı olma ihtimallerinden söz edilen Hz. Nafi, Abdullah b. Ömer’e köle olarak verildi ve Hz. Abdullah, onu İslam tarihinin en büyük alimlerinden biri olarak yetiştirdi, kendisine köle diye verileni bir ilim padişahı olarak yüceltti.

Sonraki dönemin büyüklerinden İmam Ebû Hanife Hazretlerinin de dedesinin azatlı bir köle olma ihtimali söz konusudur.

İlimdeki manevi padişahlık bir yana, İslam’ın köleleri özgürleştirme hareketi bizzat dünyevi padişahlığa kadar uzanmıştır. 

Dünyevi padişahlığın ilk isimlerinden biri Mısır Emiri Ahmet b. Tolun’dur. Tolun, Orta Asya’dan getirilen bir Türk köledir, özgür bırakılıp emirliğe terfi edildi. Oğlu Ahmet ise İslam içinde yetişerek Kur’an ve Hadis’i sağlamca öğrendi, İslam fıkhını kavradı, büyük bir Müslüman asker olarak yetişti. 

Azatlı bir kölenin oğlu Ahmet b. Tolun,  nihayetinde İslam’ın ona açtığı yolda, İslam dünyasının kalplerinden Mısır’a emir oldu. İslamî ilimlerin kendisine kazandırdığı özgüvenle Mısır’ı mamur etti, Katia şehrini kurdu, bugüne kadar ayakta olan ünlü camisini bizzat kendi adına inşa etti. Camiyi uhrevi ve dünyevi ilimlerin merkezine dönüştürdü. Yönetimindeki adaletiyle çevrenin ilgisini çekti ve idaresi Şam’a kadar uzandı.

Kölelerin özgürlükten padişahlığa yükselişinde daha çarpıcı örnek ise yine Mısır’da İhşidîler döneminin özgür bırakılan kölelerinden Kâfur’dur.

Kâfur, Arapçada Siyahî demektir. Sudan’dan henüz dört yaşında Mısır’a köle olarak getirilmiştir. Anlaşılacağı üzere kahramanımızın adı bile yoktur. O, sadece rengi ile bilinmiştir. Ama Kâfur, İhşidîlerin zayıflaması üzerine Hicri 355, Miladi 966’da İslam’ın en aziz coğrafyalarından Mısır’a emir oldu. Bilindiği kadarıyla Kâfur’un Mısır hükümdarlığı insanlık tarihinde Siyahîlerin Orta ve Güney Afrika kıtası dışındaki ilk hükümdarlığıdır. 

İslam aleminin kadim merkezinde bu serüven yaşanırken doğusunda da benzer bir serüven yaşanıyordu.

Alptekin, Maveraünnehir’e hükmeden Samanîler Devleti’ne bir köle olarak getirildi ama özgür bırakıldı, yükseldi ve kendisini besleyen ilim ve irfan ile Gazneliler Devleti’ni kurdu, köle iken hükümdar oldu.

Gazne Devleti’nde de Sebüktekin bir köle idi, özgür bırakıldı, yükseldi ve nihayet Gazne Devleti’ne hükümdar oldu. Oğlu, Gazneli Mahmud diye bilinen Mahmud ise henüz yirmi yaşını bulmadan Gazne Devleti’nin başına geçti, Hindistan’ı fethetti, o günkü dünyanın en güçlü hükümdarı konumuna çıktı ve İslam tarihinde ilk kez “Sultan” unvanına layık bulundu.  Böylesine bir baş döndürücü hikâye, modern dünyada sadece taklit bile edilse başımızı döndürür. Ama söz konusu İslam ve kölelik ise pek de şaşılacak bir husus değil. 

İslam aleminde köleliğin ipini ise Eyyûbîler çekti. Her Müslüman, köle azat etmek isterdi. Eyyûbî hükümdarları ise bunu adeta bir akıma dönüştürmüşlerdi. Hemen her Eyyûbî emiri, ölüm döşeğinde iken günahlarına kefaret ve ahireti için sevap olsun diye, bir Eyyûbî geleneği gibi bütün kölelerini azat ederdi. Öyle ki Eyyûbîlerden sonra kölelik, İslam aleminde birkaç yüzyıl daha devam etmiş ama can çekişe çekişe bir tür askeri mekanizmaya dönüşüp nihayetinde tarihe karışmıştır.

Eyyûbîleri İslam’da kölelerin özgürlükten padişahlığa çıkaran serüveninde tarihsel bir dönüm noktası yapan asıl husus ise kendilerinden sonra Kölemenler Devleti diye bir devletin kurulmasıdır. Başka bir ifadeyle kölelerin padişah olarak İslam dünyasının kalbine yerleşmesidir.

Eyyûbîlerin özgür bırakılmış köleleri tarafından kurulan ve Memlükler Devleti dediğimiz o devlet, öylesine bir Mısır devleti falan değildir. Hep özgür bırakılmış kölelerin ve onların bir iki alt soylarının yönettiği o devlet, Mekke ve Medine’ye hükmetti; İslam hilafetini bünyesinde bulundurdu; Kayseri önlerinden Yemen’e; Azerbaycan yakınlarından Tunus’a, İslam dünyasının ana kıtasını yüzyıllarca yönetimi ve etkisi altında bulundurdu.

Bunun için Eyyûbîlerden sonra, Memlûk Devleti kuruldu demek doğru olduğu kadar, köleler İslam dünyasının ana kıtasına padişah oldu demek de bir o kadar doğrudur.

Moğolları yenen Seyfeddin Kutuz ve Baybars, özgür bırakılmış köleler oldukları gibi kendilerinden sonra Moğollar gibi Haçlı kalıntılarını darmadağın eden diğer Memlük Devleti hükümdarları da birer azatlı köleydiler.

Onlar, İslam’ın köleliği bitirmekle ilgili getirdiği açılımın ve İslam dünyasında köleliğin serüveninin somut neticesidirler. Eğer, İslam kölelik konusunda ne yaptı? Diye sorulursa “Memlükler Devleti” cevap olarak verilebilir. Bizim kölelikle ilgili hikâyemiz, kölelerin o devletle bütün mukaddes mekanlarımıza ve ana kıtamıza hâkim olmalarıyla nihayetini buldu.

İşte bizim kölelerimizin hikâyesi bu… Batı’nın kölelerinin hikâyesi ise Mekke’de Ümeyye b. Halef’in taşları altında nefes alamayan Hz. Bilal misali, ABD polisinin dizi altında “Nefes alamıyorum!” diyen George Floyd’dur.

Keşke biz George Floyd’lara, Hz. Bilal’leri, kölelikten özgürlüğe, özgürlükten padişahlığa yol alan nice İslam kahramanını anlatabilseydik…

Kendimizi hiç mazur görmeyelim. Bunu yapmayarak bu iletişim çağında dahi İslam’ı anlatmaktan aciz kişiler olarak, ABD polisi Derek Chauvin'in boynuna basan diz, bir yanıyla da bizim dizimizdir.

Floyd, “Nefes alamıyorum!” derken sadece polis Chauvin’e değil, bizzat bize de seslenmiştir. Dünyada her gün yüz milyonlarca Floyd, “Nefes alamıyorum!” diye bize sesleniyor ve biz o sesleri duymamak için başka sesler dinliyoruz…

Geçmişin sessiz dünyasının duyarsız insanı kulaklarına pamuk tıkardı. Bugünün sesler dünyasının insanı ise sesleri duymamak için başka sesler dinler. Modern dünyada ortak hikâyemiz bu…

 

 

 

 

 

 

 

 

    

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

israil neden şımardı?

israil, 1969dan bu yana ilk kez Mescid-i Aksayı Cuma namazına kapatıyor. israille bir sıcak çatışma ortamı yok iken, son dönemde israile yönelik herhangi bir bireysel veya örgütsel saldırı söz konusu değilken israili bu kadar uç bir adımı atmaya götüren nedir?

Kudüs, ümmetin içinde bulunduğu durumu gösteren bir ölçüm cihazı gibidir. Ümmet ne durumdaysa Kudüs o durumdadır. Ümmet selamette ise Kudüs selamettedir. Kudüs, selamette ise ümmet selamettedir. Ümmet, olumsuz koşullar altında ise Kudüs olumsuz koşullar altındadır.

israilin şımarıklığının ümmetle ilgili iki yönü vardır:

israili hadsizleştiren ilk husus, İslam âleminin içinde bulunduğu siyasi vaziyettir. İslam alemi,iktidarların Kudüs meselesine duyarlılığı açısından birkaç yıl öncesinden kötü bir durumdadır. Diktatörlüklerin bir bölümü yıkılırken yerlerine güçlü yeni yönetimler kurulamadı. Bu, bir aradönemdir, fetret dönemidir. Fetret dönemleri, boşluk oluşturur. Güvenlik, boşluk kabul etmez. Düşman, fetret dönemlerinde harekete geçip kazanımlar elde etmek ister.

Birkaç yıl önce, israil buna benzer bir adım attığında bir iş görmese dahi Kaddafi gibi biri çıkıp tehditler savurabiliyordu. Bugün onun o tehditlerini savuracak bir yönetim mevcut değildir.

Bundan daha da menfi olanı, Arap-İslam aleminde ilk kez açıktan israil dostu bir bloğun oluşmasıdır. Birleşik Arap Emirlikleri Veliahdı Muhammed b. Zayed liderliğinde, Suudi Arabistan ve Mısır’ın en önemli ayaklarını oluşturduğu bu blok, israili ümmetle ilgili cesaretlendiren en önemli hususlardandır. Mısır diktatörü Sisinin askeri yüzü, Suudi Arabistan’ın ise buluşturucu zemini olarak öne çıktığı bu blok, Vehhabî fikriyatın Kudüs ile ilgili duyarsızlığını, mukaddes mekânlarla ilgili yıkıcı tutumunu Kudüs’ü Yahudi işgalinde bırakma ve Vehhabiliğe yıktırılamayan Mescid-i Aksayı Yahudilere yıktırma eğilimine dönüştürüyor.

Bin Zayed, Yahudilere daha fazla yanaşıp onlar üzerinden ülkesini genişletme hedefine ulaşmak; Suudi yönetimi ve Sisi ise ayakta kalabilmek için bu projenin içinde bulunurken Suudinin Vehhabî fikriyatı mukaddes bir mekânı daha yıkmanın keyfine ermek için, israili destekleyen bloğa “Ölçüyü aştınız! demiyor. 

israili hadsizleştiren ikinci husus İslam âleminin içinde bulunduğu toplumsal vaziyettir. Kudüs, Vehhabîler dışında ümmeti birleştiren bir unsurdur. Ne var ki Suudi Arabistanda eski İçişleri Bakanı Nayefin enstitülerince fikri zemini hazırlanan şiddet yapılanmaları, Müslüman toplumu İslamî her tür direniş konusunda güvensizliğe sürüklemiş durumdadır. Müslüman toplum, direnişin nihayetinde anarşizme dönüşeceğine inanmak durumuna getirilmiş, direnişe muhalif bir konuma düşürülmüştür. Oysa Müslüman toplum, yapısı itibariyle daima idarecilerinden daha duyarlı olmuş, direnişe daha istekli olmuştur.

israil, Müslüman toplumun sürüklendiği bu güvensizlik psikolojisini görüyor, kendisi açısındanbir fırsata dönüştürüp Kudüs’ü daha fazla Yahudileştirmek için kullanmak istiyor.

israilin hadsizliğinin diğer yanı ise dünyanın ve özellikle Batı’nın içinde bulunduğu siyasi koşullarla ilgilidir.

Avrupanın yöneticileri, Hitlerin faaliyetleri ile yüzyıllardır kurtulmak istedikleri Yahudi belasını İslam topraklarında tutan israilin varlığını çok önemseseler de sıradan bir Avrupalı, Hıristiyanlar için de mukaddes Kudüs’ün Yahudilere bırakılmasını hiçbir zaman doğru bulmadı. Sıradan bir Hıristiyan her zaman Kudüs’ün Yahudiler tarafından yönetilmesinden ise Müslümanlar tarafından yönetilmesini ister.

Avrupa toplumunun bir kesimi, Filistin Hıristiyanlarının da katkısıyla her zaman Filistin mücadelesinin yanında durdu. Avrupa hükümetlerine baskı yaparak onların israilin Kudüs’ü Yahudileştirme çalışmalarına kısmen de olsa karşı çıkmalarını sağladı. israil, bu yönde bir adım attığında İngilterenin içinde yer aldığı birkaç Avrupa ülkesi, bu kamuoyu baskısıyla göstermelik de olsa israile Dur! dedi, israilin daha fazla ileri gitmesinin önüne geçti.

Avrupa toplumu, bütün duyarlılıkları gibi Kudüs duyarlılığını da yitiriyor. Dahası Avrupa milliyetçiliği tarihte ilk kez, ince bir müdahaleyle Yahudi düşmanlığı üzerinden değil, Yahudi dostluğu üzerinden gelişiyor. Avrupa milliyetçileri, Evanjelist olmasalar bile Protestanlığın bu akımının etkisiyle Müslümanlara karşı Yahudiler dostumuzdur eğilimini taşıyor.

Amerikanın durumu ise daha da kötü: Evanjelizm, Amerikanın resmi mezhebi olmuş gibidir.Siyasi olarak israili destekleyen ABD, bu üretilmiş dini yapı sayesinde israili sahiplenmeyi dinî bir vazife gibi görüyor.

ABDyi israil konusunda temkinli olmaya götüren geçmişin kimi Arap yönetimlerinin halklarına kendilerini benimsetmek için gösterdiği tepkiydi. Bugün o yönetimler yok. Ayrıca ABD de Trumptan dolayı bir fetret süreci yaşıyor. Trump’ı destekleyen düşünsel yapı, israilin bölgeselbir güce dönüşme talebine kuşkuyla yaklaşıyordu. ABDnin dünya hakimiyetinin israilin emellerinden üstün olduğuna inanıyordu. Ama Trump, öylesine kıstırılmış ki nihayetinde geçen cumartesi günü kendini kurtarmak için ancak başkanların af yetkisine sığınabileceği bile gündeme getirildi.

Amerikan medyasında Yahudilerin gazetelerinden Washington Postun başını çektiği ve sözde Obama ile kendilerini ifade eden grup Rusya ile ilişkiler meselesi üzerinden Trump’ı devirip hapse atma yönünde her gün bir adım daha atıyor. Trump, Graham Fuller gibi Türkiye ile ilgilibu Yahudi ekipten kaçmak için başka bir Yahudi ekibe sığınmak durumunda kalıyor. Netanyahunun arkasındaki Yahudi cephesine sığınıp bu grubun Kudüs ve Mescid-i Aksa ile ilgili emellerini doğrudan ve üzerinde etkili olduğu Bin Zayed bloku aracılığıyla kolaylaştırıyor.

İsraili hadsizleştiren son husus ise Netanyahu yönetiminin Hindistan ile son dönemde geliştirdiği ilişkidir. Müslüman toplumun baskısından dolayı ancak 25 yıl önce israilte tam diplomatik ilişki geliştiren Hindistan, son dönemde israilin en önemli destekçileri arasında yer almaktadır. Son üç ay içinde israilin cumhurbaşkanı Hindistana, Hindistan başbakanı israile gitti. Netanyahu ile Hindistan Başbakanı dostluklarını kutlayan bir ortak makale dahi yayınladılar.

israil bu iç ve dış koşullar altında her yapacağının yanına kâr kalacağını düşünüyor.

 

 

 

 

Kara Cuma’dan Milad’a…

Yaşanan tarihle, üretilen tarih bir değildir. İsa aleyhisselam’ın miladı, aralık ayının sonlarına doğru bir gündür. Ancak her yıl aralık ayının son günlerinde kutlanan Yılbaşı (Kutsal Doğuş-Milad Yortusu-Noel) İsa aleyhisselam’ın doğumu adına kutlansa da ondan bambaşka bir içeriğe, maksada sahip bir üretimdir.

İslam dünyasında ise bu kutlama, Batı’daki kutlamadan başka bir niteliğe sahiptir. Vaka, Müslümanlar açısından bir çağdaşlaşma, Batılılaşma bayramı olarak üretilmiştir. Her şeye rağmen yılbaşı, bugüne kadar Batı’nın aksine bizde sadece 24 saatle sınırlı kalır, öncesi ve sonrası sessiz sedasız geçerdi.

Batılılaşma ve dolayısıyla Batılılaşma olgusu üzerinden sermaye biriktirenlerin işlerinde bir problem olacak ki yılbaşı öncesi Batı merkezli etkinlikler bize de taşınmaya başlandı.

Batı’da, özellikle ABD ve İngiltere’de Yılbaşı etkinlikleri, 1932’den bu yana “Kara Cuma” dedikleri kasım ayının son cumasıyla başlıyor.

O gün mağazalar, erkenden açılır ve sözde büyük indirimlere gider. 1932’lerin ekonomik krizinden bunalan büyük tüccarların ekonomilerini canlandırmak için ürettikleri bugünde insanlar, çılgınca tüketime teşvik edilir. Yapılan devasa reklamlarla, mağazaların önünde daha kapılar açılmadan uzun kuyruklar oluşur, kapılar açılınca çoğu yıllar, izdihamdan birilerinin ölümü ve yaralanması ile sonuçlanan vukuatlara yol açacak şekilde alışverişe hücum edilir.

İslam’ın ihtiyaç fazlasının alınmasını haram sayan, müsriflerin şeytanın kardeşi olarak tarif edildiği[1] nizamına tam zıt olan bu alışveriş çılgınlığında kişiler, ihtiyaçlarını karşılamaktan öte böyle bir gün ilan edildi ve birileri de bu ilana ilgi gösterdi diye alışveriş yaparlar. Burada reklamın gücüyle tam olarak irade tatil edilir, insanın insanlığı kilitlenir, insan, güdülenmiş olarak etkinliğe katılır. Neticede sıradan insan, küçük bir azınlığı daha da zenginleştirmek için koşuşturan iradesiz bir yaratık oluverir.

Bu alışveriş, bugüne kadar reel ortamda yapılırken şimdi daha çok internet ortamına taşındı, haberler doğru ise bu yıl internet alışverişi sayesinde dünyanın en zenginleri listesi bile değişti. Büyük bir internet alışverişi sitesinin patronu, bu yılki çılgınca alışveriş sayesinde dünyanın en zenginleri listesinin tepesine oturdu.

İslam’ın “insan” kavramına yüklediği manaya yüzde yüz ters olan bu hâl, bugüne kadar İslam dünyasında yayılmamış hatta tüketime düşkünlükleri ile bilinen petrol zengini Arap ülkelerinde bile anılmamıştır.

Ama bu yıl Türkiye’de büyük bir medya firması, internet alışverişi için açılan mağazasını daha fazla büyütmek için başyazarından magazin yazarına seferber olarak “Kara Cuma” reklamı yaptı, “Cuma” ve “kara” kelimelerinin yan yana getirilmesinden dolayı günün adı tepkiye yol açıcınca grup, küçük bir revizyona gitti ve “kara Cuma” yerine, “efsane Cuma” diyerek servetine servet kattı.

İnternet alışverişine açık mağazaların çalışanları ile yapılan bir söyleşide düşük ücretlerle çalışan işçiler, hesaplarına ek bir ücret yatırılmadan gün boyu çalıştırılmışlar, mağazalar kâr üzerine kâr etmişlerdir.

Elbette buradaki her ayrıntı, simgesel değere sahip olmasından dolayı incelenmeye değerdir.   Ama mesele sadece “Cuma”ya kara denmiş ve onlar için “kurtuluş” anlamına gelen “Milad”ın “kara Cuma”dan çıkışla başlaması değildir.

Bizim, bir ayakkabıyı gereksiz aldığımızda “Ağabey ben, ayağımdakini iki yıldır giyiyorum; eskimediği için atmıyorum. Sen niye alıyorsun ki git, ayağındaki eskiyince alırsın, o zaman da sana indirim yaparım” diyen Müslüman esnafımız bir bir kepenk kapatıyor. Alışverişte önce mega marketlere, şimdi aynı market zincirlerine ait internet sitelerine bağlandık. Köylerde yaşayanlarımızın bir bölümü bile alışverişini büyük marketlerin indirim gününde hatta internetten yapıyor.

“Hayat bu, değişegider” diyebileriz. Lâkin, esnaflık, sosyal yaşamımızın yapı taşlarındandır, onun hayatımızdan sökülüp gitmesi, bizi hür kılan, bize irademizi kullanmamızı sağlayan kurumsal yapılarımızdan birini daha yok eder.

Biz, Müslüman veya hatta gayrimüslim esnaftan alışverişimizi kendi irademizle ve Müslümanca yaparken esnaf da kendine ait bir ticari kuruma sahip olarak iradesini ortaya koyuyor, İslam’ın insanın olmazsa olmazı olarak tarif ettiği iradesini kullanarak insanlığını icra ediyor, biz hep birlikte hür kişiler olarak imtihanımızı yaşıyorduk.

Oysa mega marketçilik bir zamanların feodal sistemindeki köylüleri (serfleri) gibi, kendine ait bir işyeri sahibi olmayan, başkalarının işinde çalışmaya mahkum, iradesini kullanacağı sahadan yoksun, sürekli başkalarının eline bakan ve onlardan emir bekleyen büyük bir toplum kesiti üretiyor. Bu hâl hayatın gidişatında söz sahibi olmayı, kapitalist bir anlayışla artık büsbütün bir azınlığın eline bırakıyor.

Eskinin dükkanı önünde, onurla oturup akşama ekmeğini eve götürdüğünde şükreden esnafının ve onların onurlu çalışanlarının yerini mega markete ya da onun internet mağazası deposuna koşuşturan boynu bükük bir toplum kesiti alıyor. Bu toplum kesiti, iradeden yoksunlaşıyor, raftaki mal için indirim yapamıyor veya ona bir fiyat biçemiyor, kapısına gelen yoksula kasadan üç kuruş veremiyor. O nice tüketim malzemesinin satıldığı rafların hizmetçisidir sadece, önceden verilen talimatları uygular ve akşam işi bitince cebi boş, evinin yolunu tutar.

Bu yeni hâl, bizim için pek çok yönden problemler içeriyor. Bize fıkıhta yol gösterenlerin mühim bir kesiminin bu hâlden henüz haberleri bile yok. Nitekim “kara Cuma”nın Türkiye’ye taşınması ile ilgili olarak tepki âlimlerden değil, sanatçı veya gazetecilerden veya o sanatçı ve gazetecilerden etkilenen sıradan kişilerden geldi.

Sorun daha önce ifade edildiği gibi “kara” ve “Cuma” meselesi değildir; bu bir esnafın ben de bundan sonra “kara Pazar” ilan ediyorum, ifadesinde olduğu gibi “kara Pazar” da olsa değişen bir şey olmaz. Mesele, kapitalizmin “Hiçbir etkili vaaz, reklama karşı ayakta duramaz” mantığı içinde bizi korkunç bir tüketime sevk etmesi ve bunun İslamî yaşam tarzımızın vazgeçilmezleri arasında yer alan esnaflığı, tasarruflu yaşamı bitirmesi, servetin “belli kişilerin elinde dönüp dolaşan bir devlete büründürmesi”dir.[2] Söz konusu nizamın irademizi bitirmesi ve kendimizi irademiz doğrultusunda değiştirme, düzeltme kabiliyetimizi sonlandırmasıdır.

Şimdi eğip bükmeden ve düşmanların bizi yoksul bırakmak için içimizde yaydıkları “gizli sosyalizm”e meyletmeden kapitalizmin vardığı son noktayı ve bizi götürmek istediği yeri tartışmak, soruna kendi ölçülerimiz içinde çözüm bulmak durumundayız.

Eğer, biz “Dünya bu yönde gidiyor, biz de bu yönde gideriz” dersek Müslümanın dünyayı değiştirme vazifesini neyle açıklayacağız?

Matbaanın Osmanlıya geç gelişinin sorumluluğunun ulemaya yüklendiği günden bu yana ulema Batı’dan gelenler konusunda alabildiğine çekingendir; önde gitmek yerine, kendisi dışındaki kesimlerden birilerinin bir tavır ortaya koymasını, tabiri caizse onun yolunu açmasını bekler. Bu, durumun kabullenildiğini gösteren acı bir durum…

 “Kara Cuma” kampanyalarına varan tüketim çılgınlığı ve esnaflığı bitiren ticarette tekelleşme, kimi modern şahısların bile vicdanlarını sızlatacak boyutlara ulaşmak üzeredir. Mesele yolsa yol açılmıştır ve vahşi kapitalizmi bütün yönleri ile tartışıp kendi zenginliğimizi oluşturmak için kafa yormanın zamanı çatmıştır.

 

 

ABD’nin Kudüs siyaseti

Siyaset, günün gerçekliği içinde değişir. Bugünün ABD siyaseti, 1910’ların ABD siyaseti değildir, 1940’ların ABD siyaseti de değildir.

1910’larda ABD, dünyaya açılmanın hesaplarını yapıyordu, kendisine güçlü Avrupa ülkeleri karşısında dünyanın kapılarını açacak herkese elini uzatmaya hazır duruyordu.

O günlerde dünyanın önemli bir kesimi fiilî istila altında olduğundan ABD’nin dünya ile iletişim kurmak için bulduğu yol Wilson ilkeleri idi. Wilson, “Her halkın kendini yönetme hakkı vardır.” derken alttan alta İngiltere, Fransa, İspanya, İtalya gibi Avrupa ülkelerine meydan okuyor, dünya toplumlarıyla gereksinim duydukları “hürriyet” ve “bağımsızlık” vaatleri üzerinden yakınlaşarak I. Dünya Savaşı’ndan sonra kurulacak yeni dünyada kendisine bir pay almaya çalışıyordu.

O günün ABD’si için Siyonizm, desteklenecek seçeneklerden biriydi. Ama ABD’nin siyonizme bakışı ne olursa olsun ABD,  o günün koşullarında sadece siyonizme oynayamazdı.

1940’lardan sonra ABD’nin karşısında fiilî bir düşman vardı. Sovyetler Birliği, ideolojisiyle dünya halklarını etkiliyor, geniş coğrafyasındaki zenginliklerini kendisine ait bir teknoloji üreterek ABD’nin savaşta çöken Batı Avrupa’nın mirasını ağız tadıyla yemesini engelliyordu.

ABD o dönemde bu güçlü düşmana karşı İslam dünyasına yakın durmayı çıkarına buldu, başlangıçta İsrail’in kuruluşuna verdiği desteği saklama gereği bile duydu. Ancak İslam dünyasında petrol yataklarını elinde bulunduran Şahlık İran’ı ile Suudi Arabistan ve çevresindeki yapıların Kudüs hassasiyetinin olmadığını görünce cesaretlendi. İsrail’in kuruluşuna ve büyümesine destek vererek iç ve dış siyasette Yahudilerin desteğini aldı, İran ve Suudi’yi de elinde tutarak İslam dünyasında anti-Komünist cephe üzerinden etkinliğini artırdı. O dönemde Türkiye’nin denklem dışında kalması, Türkiye’de Kudüs’e karşı hep var olan toplumsal hassasiyetin hesaba katılması için bir sebep bırakmadı.

1990’lardan bu yana ise ABD için Sovyetler Birliği gibi bir düşman yoktur. Bu süreçte ABD, sosyalizmin kalıntılarını Clinton, Obama ve Soros’un faaliyetleri ile teslim alırken Bush’un İslam karşıtı doktrinini kararlılıkla sürdürdü.

ABD’nin bugünkü Kudüs siyasetinin esasını bu doktrin oluşturuyor. Bush doktrinini ise Evanjelizmden bağımsız düşünmek mümkün değildir. 

Evanjelizm, bütün badirelerine rağmen ABD siyasetinin asıl belirleyeni hâline gelmiş durumda. Evanjelizm mi ABD’yi kullanıyor, ABD mi Evanjelizmi kullanıyor? Bunun şimdilik tartışılma değeri var mı, bilmiyorum.

Görünen şudur: ABD, Evanjelizm ve ABD çıkarlarını kimin kimi kullandığını belirsizleştirecek kadar sentezlemiştir. İster ABD, Evanjelizmi kullansın, ister Evanjelizm ABD’yi kullansın, ABD, dış politikasını bizdeki seküleristlerin kafalarının almayacağı kadar, değerlere dayanmış görünüyor ve bu değerleri Evanjelizm belirliyor.

Evanjelizm, İngiltere (Büyük Britanya) siyaseti, Protestanlık ve Yahudilik olmak üzere üç sacayağa dayanıyor.

Evanjelizmin İngiltere siyaseti mirası, ona “Böl-Parçala-Yut” diye bilinen bir siyasi taktik kazandırıyor. ABD, bu çerçevede Müslümanlar arasında ihtilafı artıracak her tür girişimi destekliyor. İhtilaf eden tarafları zaman zaman birbirlerine karşı destekleyerek çatıştırırken İslam dünyasında cemaat (ümmet, toplum, birliktelik) anlayışını besleyen her tür kaynağı kurutmak için elindeki olanakları işletiyor.

İngiltere siyasetinin İslam dünyasındaki büyük deneyimi ise mukaddes mekân karşıtı İslamî eğilimlerin Kudüs gibi mukaddes bir mekânın istilasını kolaylaştırdığıdır.

İslam dünyasında mekân hassasiyeti, Kudüs’ün Haçlılar tarafından istilasından önce Hambeliler tarafından fena hâlde yıpratılmıştı. Kudüs’ün istilasından sonra ise Hambeliler, söylemlerinin nasıl bir sonuç doğurduğunu görüp bir bakıma tövbe ettiler, Kudüs’ün Müslümanlar için önemini ifade eden risaleler yazmaya başladılar ve Ümmetin diğer kesimlerinin Kudüs için seferber olmasıyla Bağdat’tan Şam’a doğru açılarak Kudüs’ün yeniden fethi ve fetihten sonra korunması için cihada destek verdiler. Ancak Kudüs’ün yeninden fethinin üzerinden yüz yıl geçmeden alışkanlıklarına geri döndüler ve mukaddes mekân düşmanlığın en üst boyuta taşıyarak her tür mezar ziyaretini dahi kınayacak kadar ileri gittiler. Onların bu muhalefeti, mezhebini var olan mekânlar veya rüyalar yoluyla ihdas ettiği mekânlar üzerinden yayan Şia’nın şiddetli tepkisiyle karşılaştı, iki taraf ya da onların etkisindeki yapılar arasındaki mücadele, İslam dünyasının Haçlı-Moğol istilasından bile yeteri kadar ders almasını engelledi.

Modern süreçte İslam dünyasında mukaddes mekân düşmanlığını, bu mekânlara ancak müzelik olarak katlanan laikler ve bu mekânların tamamına yakınını birer bidat merkezi olarak gören Vehhabilik-Selefçilik yapmaktadır. Birbirine düşman olarak görünen iki taraf arasındaki dayanışma hayret vericidir.

Evanjelizm, Kudüs siyaseti çerçevesinde sekülerizmi desteklerken “tarafçı” ayrılıkçıları ve mekân karşıtlarını onların birbirlerini vurarak İslam dünyasını yıpratmaları için eşit miktarda desteklemiştir.

Evanjelizmin Protestanlık yanı onu Kapitalistleştirirken Yahudi yanı sinsileştirmektedir.

ABD’nin Kudüs siyasetinde Evanjelizmin bu yanlarından her birinin bir oranı vardır. ABD’nin Kudüs siyaseti, bunların bir sentezi, bir toplamı gibidir: Bölücü, çıkarcı ve sinsidir. 

ABD, Evanjelist değerler doğrultusunda İsrail’in üzerindeki kesin hâkimiyetini bir strateji hâline getirmiştir. Bununla birlikte bu stratejiyi yürütürken kendi çıkarlarının zedelenmemesini, İslam dünyasındaki pastadan yoksun kalmamasını sağlayacak önlemler almaktadır.

ABD, İslam dünyasının çatıştırılmasını strateji haline getirmiştir. Bu doğrultuda Vehhabî-Selefçi yapıların mekân karşıtlığını Suudi Arabistan üzerinden destekleyerek İran’ı sahaya çekti, İran, mezhepsel mekânlarına duyduğu ilgiyle Irak, (iç savaşın ilk aşamasında) Yemen ve Suriye’de ABD’yle “ittifaksız uyumlu hareket etme” siyasetti yürüttü. İki tarafın birbirleriyle çatışmadan ama güçlerini de birleştirmeden yürüttükleri mücadele, Arap Yarımadasını yeni bir sürece taşıdı.

ABD, söz konusu süreçte Arap Yarımadasına epey açılan İran’ın Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleri aleyhindeki tehditlerini kullanarak Suudi Arabistan’ı artık istila edilmiş bir ülke olmaktan bile öteye götüren bir rezalete batırdı. 

Bu denklem içinde, mukaddes mekân karşıtı Vehhabî-Selefçi anlayışın Arap Yarımadası’na yeterince yayılmış olmasından dolayı yalnızlaşan Kudüs daha da yalnızlaştı. Yahudi lobisi tarafından Rusya ile bağı olduğu iddiasıyla bir süredir sıkıştırılan ve hakikatte Alman kökeninden dolayı hiçbir zaman Yahudilerin sempatisini kazanmayacak olan Trump, seçimden önce Yahudileri ikna için verdiği Kudüs sözlerine yöneldi. Kendince ABD çıkarlarını hiç zedelemeden (ABD çıkarlarının kıyametinin kopmayacağı bir ortamda) Kudüs kararını aldı, o kararı Müslümanlara küfredercesine İsrail’in kuruluş yıldönümünde uygulamaya koyuyor.

Varılan noktadan alınacak çok ama çok ders vardır.

Müslümanlar Evanjelist belayı keşfetmek ve onun kendilerine dayattığı her ne varsa ona karşı önlem almak durumundalar. Aksi halde bugün Kudüs, yarın İran, öbür gün İstanbul ve Mekke-Medine…

Güney Asya için suların nasıl kaynatıldığını ise Endonezya’da yaşananlardan anlayabilirsiniz. Endonezya tarihinde ilk kez Kudüs meselesine bu kadar ilgi duymuşken meçhul bombacılar Endonezya’daki Hıristiyan azınlığın kiliselerinde patlatılmıştır.
Bu eylemi yapanların inanç ve şuurları ne olursa olsun bağlarının Kudüs’ü yalnızlaştıran cephenin bir ayağına gittiğinden şüphe kalmamaktadır.

 

 

İslam âlemi ve ekonomik saldırı

İslam âlemi, kendisini ve dünyayı ilgilendiren olayları yönlendirme kabiliyetini kaybettiği günden bu yana siyasi ve sosyal yönlerden olduğu kadar ekonomik yönden de saldırı altında kaldı. Hatta mesele Batı merkezli ele alındığında İslam âleminin saldırı altında kalmasının asıl nedeni ekonomidir.

İlk günden bugüne Batı açısından İslam âlemi, dünyanın diğer kesimleri gibi sömürülecek bir zenginlik coğrafyasıdır, bu coğrafyanın sömürülmesinin önündeki engel ise İslam’dan kaynaklı siyasi ve sosyal yapıdır.

Ekonomi, Batı’nın bütün dünya ile ilişkilerinde olduğu gibi İslam âlemi ile ilişkilerinde de hep merkezde yer aldı. Batı, dün İslam âlemindeki ekonomik zenginliklere ulaşmayı asıl hedef edinmişti; bugün ise İslam âlemini dize getirmek için ekonomiyi bir silah, bir saldırı aracı olarak kullanıyor.

İŞGAL ÇEŞİTLERİ

İslam âlemi kendisine dönük fizikî işgali (toprak işgalini) ilk günden fark etti, kültürel işgali (düşünsel, ideolojik) anlamakta gecikti, ekonomik işgali ise ancak ana hatları ile anlayabildi, Batı’nın niyetini gerçekleştirmeye aracılık edecek detayları açıkta bıraktı. Bugün bu detayları konuşma zamanıdır. Biz, fizikî işgal gibi, kültürel işgal gibi, ekonomik işgali de korkusuzca konuşmak ve bütün ayrıntıları ile irdelemek zorundayız. Aksi hâlde İslam âlemi başına gelen modern felaketi anlamayacaktır. Bir felaket iyi anlaşılmadan ondan selametle kurtulmak mümkün değildir.

Batı’nın İslam âlemine yönelik en büyük ekonomik saldırısı, İslam âleminin büyük ve farklı zenginliği petrolün bölgeselleştirilmesiydi, petrolün çıktığı mikro alana ait olduğu fikrini kendi çıkarı doğrultusunda yaymasıydı.

Bu saldırı kapsamında biz, Kuveyt gibi bir petrol çeşmesinin zenginliğe boğulmasına şaşıp kaldık, Kuveyt dinarının değer kazanmasını neredeyse Kuveyt emirliğinin zekiliğine, büyük düşünmesine bağladık.

Oysa emperyalist güçler, Kuveyt’e bir verip ondan doksan dokuzu alıyorlar ve kendilerine taşıyorlardı. O giden doksan dokuzun doksanı dahi Kuveyt’in çevresine, İslam âlemine kalsaydı seksen dokuz Kuveyt daha ortaya çıkardı. “Kuveyt petrolü,  Kuveytlilerindir” denerek aslında “Kuveyt petrolü, sömürgecilerindir” dediler de biz anlamadık. Ortak zenginlikler, çeşme başına ait kalınarak dışarının saldırısına açık ve dışarıya taşınılabilir kılındı da biz, bunu kendi literatürümüz içinde işleyemedik.

Ümmet bilinci, bizde ağır bir darbe almıştı. Böyle bir hâle ancak “Arap petrolü Araplara aittir” gibi bir anlayışla karşı çıkabildik, petrolü sahibi Araplar, petrolü olmayan Arap ülkelere bir yüzde bir veya daha azını verdiklerinde o ses de kısıldı. Mısır, Suriye gibi ülkelerde Batı yanlısı rejimleri koruma gereksinimi söz konusu olduğunda petrol geliri, buraya Batı hesabına ve Batı ile işbirliği içinde aktı. Bu kirli girişim dahi “petrol gelirinden yararlandırma” gibi güzel sözlerle anlatıldı.

 

 

SALDIRININ 2. AYAĞI: TEMBEL TOPLUM MODELİ

İslam âlemine yönelik ikinci büyük ekonomik saldırı, yine petrol sahibi ülkelerde çalışmayan tembel bir toplumun üretilmesiydi. Petrol zenginliğinin başına getirilen rejimlere karşı bir tür sus payı olarak kullanılan bedelsiz maaşları, İslamî idarenin halkın geçimini sağlama ilkesiyle açıklama yoluna gittik. Ay boyunca oturup ay sonunda maaşını alan bir halk, eli de dili de kesilen bir halktır. İslam, hiçbir zaman bunu ön görmemiştir. İslam, zenginlikleri bir hizmet karşılığında dağıtır, bu hizmet bulunmadığında ya da kişinin gücü geçimine yetmediğinde onu destekleme yoluna gider. Oturup yatan bir insana lüks bir yaşam sağlamanın ne başı ne sonu İslam’a uyar. Bu hâl İslam’ın insana bakışıyla da paylaşım anlayışıyla da çelişir. İrade dille ifade edilir, elle gerçekleştirilir. Dili ve eli bağlanmış bir halkın iradesi yoktur. Bir halkı iradesiz bırakmak, iyilik değil, şerrin kendisidir.

Karşılıksız maaş alanların birikimleri, Batı bankalarının bir tür el konmuş sermayesine dönüştü, bununla birlikte onları Batı’yı dolaşıp oralarda yiyip içen başıboş turistler ediverdi.

Petrolün değer kaybetmesi durumunda bu maaşlı iş görmezler ne yapacak? Kocaman bir hiç…

Sorun sadece petrol zenginliği değildir elbette. Petrol, sorunumuzun anlaşılmasında sadece bir simgedir.

Tarih boyunca kendisine yeten bir ekonomiye sahip olmuş birer coğrafyada kurulu Türkiye, Mısır, İran gibi ülkelerin İMF’ye borçlandırılmasını ekonomik saldırı dışında anlamak mümkün müdür?

Türkiye gibi altı, üstü ve çevresi zenginliklerle çevrili bir coğrafya Batı’dan hangi koşullarda bağımsız hareket edemeyecek kadar borçlansın? Ya da Mısır ve aynı zamanda petrol zengini İran…

 

SALDIRININ BİR BAŞKA AYAĞI: BUNALIM EKONOMİSİ

İslam âlemine yönelik üçüncü ekonomik saldırı, nüfusları ve coğrafyaları İslam âlemine yön verebilecek ülkelerin ekonomi sistemine hükmederek onları sürekli bağımlı bir hâlde tutmak, onları bu bağımlılık içinde hep ekonomik bunalım içinde bırakmak, yol almalarını engellemektir.

Bu ülkelerden herhangi biri yol alma niyetinde olduğunda tedbirlerle karşılaşır. Ya bu niyet yok edilir, ya bu niyet kontrol altına alınır, durdurulur, değiştirilir, Batı’nın sistemiyle uyumlu hâle getirilir ya da yaptırım seçeneği kullanılır.

Bugünün dünyasında yaptırım, artık etkili bir silah değildir, yaptırımı uygulayanların aleyhine dönebilir. Öz imkânlara yönelmeyi sağlayıp gelecekte Batı’nın ekonomi silahını etkisizleştirecek alternatif bir ekonomi oluşturarak, Batı’nın mallarını Batı’da bırakarak…

Bunun yerine daha etkili yollar geliştirilmeye çalışılıyor. Ama Batı’nın eli eskisi kadar rahat değil.

Biz, zenginliklerimizi ne çıkarabildik, ne işletebildik ne de kendi ölçülerimize göre satabildik. Onlar, gelip bu zenginlikleri çıkardılar, işlettiler ve sonra kendi ölçülerince sattılar. Biz de kendi zenginliğimizin alıcısı oluverdik. Alan mahkûmdur. Satan, bunu bilir. İslam âlemine yapılacak en büyük hizmet, onu bu alıcı durumdan, bu bağımlı durumdan kurtarmaktır. 

Batı’nın bugün içinde bulunduğu durum, böyle bir atılım için uygundur. Ancak İslam âleminde işbirliği yapılacak gücün bulunamayışı bu atılımı güçleştiriyor. Dolayısıyla sorun, bir ülkenin, bir halkın problemi olmaktan çıkıyor, bir ümmet problemine dönüşüyor. Soruna bu geniş açıdan bakıldığında onun üstesinden gelinir. 

Batı, ekonomiye hükmederek insanlığa hükmedebileceğine inanıyor. Ekonomiyi ilahlaştırıyor. Hiçbir gücün o ilaha karşı direnemeyeceğini düşünüyor. İslam âlemi bu ilaha ya “La” diyecek ya da Batı adına ona boyun eğecektir. Bir tarafta zillet, diğer tarafta kurtuluş vardır.

 

 

 

 

 

 

İçeriden dışarıya yönelmek

Gündemin gürültüsü içinde hafta sonunda atlanan bir haber vardı. Macaristan Başbakanı Victor Orban, Budapeşte'de düzenlenen yıllık değerlendirme toplantısında yaptığı konuşmada, Avrupa’nın sığınmacı krizine ilişkin açıklamalarda bulunurken “Avrupa’da büyük şehirlerin İslamlaşması, günden güne ilerliyor” beyanatında bulundu.

Orban, İslamlaşma tespitini analiz de ederek yaşanan gerçeği Avrupa’da kültürel değerlerin değişmesine ve Hristiyan kültürüne sahip nüfusun azalmasına bağlıyor. 

Yine Orban’a göre “İslamlaşma”, “Avrupa için kötü bir rüya” ve bir “istila”dır. Orban, bu kötü rüyanın önüne Maceristan’ın güneyini tel örgülerle çevirerek engellemeye çalıştığını duyuruyor, “Batı Hristiyanlığının son ülkesiyiz. Biz istikrarlı bir şekilde, en büyük kitleleri bile durdurmaya hazırız. Ortodoks ülkeler de cesur bir şekilde savaşıyor. Sırbistan, Romanya ve Bulgaristan'ı takdir ediyoruz.'' diyerek İslamlaşmaya karşı Katolik-Ortodoks ittifakını haber veriyor.

İslam, yüzyıllar boyu Avrupa’nın sınırlarını zorladı. Ama Avrupa’nın İslamlaşması, ince örülen sıkı Katolik tarikatı engeline takıldı. İspanya’yı fetheden Müslümanlar, Fransa’ya geçmedi. Fatih Sultan Mehmed’in ordusu, onun vefatı üzerine Roma kapılarından geri döndü. Sonraki Osmanlı orduları da Orban’ın başbakan olduğu Macaristan’ı fethetti ama Viyana kapılarını aşamadı, Orban’ın ifadesiyle “Latin Hıristiyanlığı”nın coğrafyasına açılamadı.

Latin Avrupa’sında İslamlaşma, Endülüs’ün İslamsızlaştırılmasından yüzyıllar sonra Avrupa’nın İslam dünyasında sömürgeler kurmasıyla başladı. Ardından II. Dünya Savaşı’nda Avrupa, kitlesel bir insan kaybına uğradı; savaş sonrasında, sanayisinin ihtiyaç duyduğu personeli İslam dünyasından getirtmek durumunda kaldı. O Müslüman işçiler, nice Avrupalının Müslüman olmasını sağladı. Hikmet-i İlahi, Müslüman sultanların Avrupa’da başaramadığını sömürgelerden getirilen yarı köle Müslümanlarla yine İslam dünyasından getirilen ekonomik bakımdan en zayıf Müslüman işçiler başardı.

Batı, değerler bakımından iflas etmiş; Batı’nın özgürlük adına kurduğu yaşam tarzı Batı’yı bitirmiş. Orban, bu açıdan haklı. Batı’nın kendi değerler sisteminde inşa ettiği kilise gibi kurumları iflas etmiş, yaygın havaya uyarak tükenme yaşıyor. Batı, Protestanlığı canlandırarak ve kısmen Polonya gibi ülkelerde Katolik kilisesini yeniden var ederek İslamlaşmanın önüne geçmeye çalışıyor.

Lakin bu önlemler, Avrupa’ya çare olmuyor. Avrupa, bir kısım zavallı mültecinin çaresizliğini kullanıp onları kiliselere doldurmaya çalışırken daha doğrusu kiliseleri onlarla doldurmaya çalışırken o çaresiz mülteciler Avrupa için İslamlaşmanın yeni bir aşamasının aktörlerine dönüşüyor. Genelde güçlüler zayıfları dönüştürürken söz konusu İslam olunca zayıflar güçlüleri dönüştürüyor.

Bunun altında yatan bir etken katı Katolik değerlerin aşınması olabilir.  Ama asıl etken, o sömürgelerden getirilen insanların, Avrupa’ya sığınan işçilerin ve mültecilerin imanlarının ve İslamî değerlerini yaşatma azimlerinin çektikleri bütün sıkıntılara rağmen sarsılmamasıdır, davranışları ile örnek birer şahsiyet olmalarıdır. Başka bir ifadeyle Avrupa’yı Müslümanlaştıran, Avrupa’nın bozulması değildir tek başına. Müslümanların yaşadıkları facialara rağmen iyi kalmalarıdır. Müslümanların, insanlığın aradığı “iyi insan” olma vasfını korumalarıdır. [3]

Batı, İslam’la mücadelesinde tarihî deneyimler edinmiştir. Orban’ın dikenli tellerinin, mülteci akışını kısmen engelleyebileceğine inanmışsa da bu iletişim çağında İslam’ın yayılmasının önüne geçemeyeceğinin şuurundadır.

Batı, Müslümanın “iyi insan” imajının İslamlaşmanın en önemli etkeni olduğunu görüyor; tarihi boyunca bu imajı yok etmek için önlemler geliştiriyor. Son İslamlaşma sürecinde de bulduğu en etkili engel budur.

İnsana iyilik vasfını kaybettiren en kötü fiillerin başında kardeş kanını dökmesi gelir. Malum olduğu üzere “Kabil”i kötülüğün simgesi yapan onun Habil’in kanını dökmesidir. 

Tarih boyunca Müslümanların ihtilafı ve çatışması, Müslümanın “iyi insan” imajına zarar vererek İslam’ın yayılmasının önündeki engeli teşkil etmiştir.

Müslümanlar, I. Dünya Savaşı’yla karşılaştıklarında kardeş kanı dökmeyi kimi basit kabile savaşları dışında epeydir unutmuşlardı; Yemen gibi kronik kan dökücü bir iki yer bir kenara bırakılırsa İslam dünyası kardeş savaşından epey önceleri uzaklaşmıştı.

Müslümanlar, Müslümanların kardeşliğinden güç alarak o savaşta Batı’nın karşısında durdular. II. Dünya Savaşı’ndan sonra ise Filistin, Moro, sonraları Afganistan, Çeçenistan, Bosna ümmet şuurunun yayılmasında büyük bir etken oldu. Müslümanların kardeşliği, birbirlerine sahip çıkmaları üzerinden İslamî şuur, İslam dünyasında doruk yaptı. Müslümanlar, mezhep, milliyet fark gözetmeden birbirlerine sahip çıkıyor, imkânları az olsa da kardeşlerine yardımları ile teselli vermeyi başarıyorlardı. Dünya alttan alta Müslümanların dayanışmasını konuşurken Müslümanların acıları dahi İslamî şuuru İslam dünyasında yayıyor; bunun yanında İslamî tebliğin Müslüman olmayan kesimler arasında yayılmasını da sağlıyordu.

1990’lı yılların ortalarına kadar gelen bu süreç başta Afganistan, Pakistan ve Irak olmak üzere Batı’nın Suudi Arabistan üzerinden gerçekleştirdiği operasyonlarla sekteye uğratıldı, ardından etkiye tepkiyle buna mezhebist bir karşılık bulundu ve bu iki yapının üzerinden İslam dünyası 2000’li yıllardan sonra bir yıpratılma sürecine tabi tutuldu.

Selefist yapılarla Batınî yapıların ortak özelliği, gözleri dışarıdan içeriye çevirmeleri, dışarıdan İslam’a yönelen tehditler yerine kendilerince buldukları iç tehditleri abartarak, iç çatışmayı farklı bahanelerle kutsayarak Müslümanları iç çatışmaya sürüklemeleridir.

İslam dünyasının dikkati dışarıda iken bu iki yapının karşılıklı olarak harekete geçmesiyle bir anda içeriye döndü. Dünyayı ıslah etmek isteyen “iyi insan” Müslümanlar, bir anda kardeş katlinde bulunan “kötü insan”a dönüverdi.

Müslümanların tarihte yaşananlardan farklı olarak bu seferki avantajları, mevcut iletişim dünyasında Batı’nın bu sorundaki katkısının saklanamaması ve Müslümanın “iyi insan” imajına yönelik saldırıların bütün Müslümanları kapsayacak şekilde yayılamamasıdır.

Belli ki Avrupa insanı, gerek iletişim imkânları gerek yaşanan süreçlerden sonra artık Müslümanı kapısında komşu olarak görmesiyle imaj bozan gelişmelerden eskisi kadar etkilenmiyor. İslam dünyasında “kötü insan Müslüman”ın haberlerini duysa da sanal veya yüz yüze iletişim üzerinden “iyi insan Müslüman”la karşılaşıyor ve aradığı iyiliğin İslam’da olduğunu görüyor, ona bakıp İslam’ı seçiyor.

Müslümanlar, yaşananlar üzerinde muhasebelerini yapmalı ve oyunu görmeliler. Gözler bir kez daha içeriden dışarıya dönmelidir.

İslam’ın Avrupa’da yayılmasının bir “kötü rüya”nın gerçekleşmesi, bir “istila” olmadığını Batı’nın iyilik arayan, iyi insan arayan insanına duyurmak, şuur ehli her Müslümanın vazifesidir.

Batı’da oluşturulan fobiyi dağıtmak, bunu önüne geçilemez bir sempatiye dönüştürmek gayet kolaydır: İçeriden dışarıya dönmek, suçu hep Müslümanda bulan “kötü eleştiri”den vazgeçip dünyayı suçtan, günahtan kurtaracak büyük davete yönelmek…

İslam karşıtlarının algı becerisi malumdur. Özde zayıf olan, kara propaganda ile işini yürütür. İslam karşıtları özde zayıftır ve bütün sermayeleri kara propagandadır. Bugüne kadarki kara propagandalarının en mühim başarılarından biri ise Müslümanın tövbe eğilimini “etkisizleştirici, tüketici” bir özeleştiriye dönüştürmek oldu.[4]

İç muhasebe, her zaman iyidir. Ama iç muhasebe, iç düşmanlığa döndüğünde yıkıcıdır. Müslümanlar, iç muhasebenin iç düşmanlığa dönüşmesine izin vermeden dertlerini dünyanın emperyalizmden şikâyetçi bütün kesimlerine duyurmalı, İslam’ı en büyük düşman ilan eden modern dünya sisteminden Müslümanların yanında diğer kesimlerin de çektiklerini açıklamalı, dünya toplumlarını etkileyecek dili geliştirmelidirler.

Dünya, bizim iç çatışmalarımızı gören arena koltuklarında oturan Romalı konumundan tebliğimize muhatap olan iyilik arayışındaki insan konumuna dönmelidir. Bunu yapmak, dünyanın değil, bizim elimizdedir; dünyanın değil bizim vazifemizdir. Biz, “iyi insan” Hz. Muhammed Mustafa’ya inanmış “iyi insan”larız; böyle olmalı ve dünyaya aradaki her tür engeli aşarak kendimizi böyle duyurmalıyız.

Özetle biz, insanlığın kötü rüyası değil, gün aydınlığı olmalıyız.

Bunu başarmaya başladığımız gün acılarımız azalacaktır.

 

 

 

 

 

 

 

  

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Küreselcilik-Ulusalcılık ve İslam

Batı, yakın bir döneme kadar ülkeleri Batı Bloku ve Doğu Bloku; insanları da Sağcı-Solcu sınıflarından biri içinde yer almaya zorladı. III. Dünya ülkeleri bile bir şekilde o kategoriler içine alındığı gibi, “La Şarkiyya La Ğarbiyye İslamiyye!” diye seslenen Müslümanlar dahi Sağcı-Solcu diye ayrıştırıldı.

Dünya, henüz bu zoraki sınıflandırmadan kendisini tam kurtarmadan Küreselci/Ulusalcı sınıflandırılmasının eşiğine getirildi.

ABD’de Trump’ın iktidara gelmesi ve onun ardından Güney Amerika’da görülen bir dizi iktidar değişikliği, Küreselciliğin hızını kestiyse de Joe Biden ile birlikte bir daha toparlanmaya çalışacak gibi. 

Ulusalcılık ise Trump günlerinde adeta tavan yaptı. Rusya siyasi; Çin ticari alanda etki alanını genişletti. Öyle ki Ulusalcılık, hemen hemen bütün dünyada Küreselciliğin önüne geçti. Bugün merak edilen Biden ile birlikte Küreselciliğin ne kadar yol alabileceğidir? Küreselcilik, Ulusalcılığa karşı duruşu anlamsız bulup uzlaşıyı mı seçecek yoksa Ulusalcılığı kendisine karşı uluslararası bir isyan gibi görüp onunla mücadele mi edecek? Daha önemlisi ise İslam dünyası, bu ikili arasında nerede duracak?

Analizimizde Küreselcilik ve Ulusalcılığın geldiği nokta ile İslam dünyasının bu iki akım karşısındaki durumu üzerinde duracağız.

KÜRESELCİLİĞİN SONU MU?

Küreselcilik, henüz on yıl önce, dünyanın düzen arayışı açısından, kendi lehinde “mutlu sona” geldiğini duyuruyordu. Küreselci yazar-çizerler, buna inanmayanları ahmaklık ve geleceği görmemekle itham ediyorlardı. Oysa bugün Küreselciğin “acı sonu” ihtimalinden söz ediliyor. Ama hangi anlamda? Bunun için Küreselciliği tarif etmekte yarar vardır.

Her şeyden önce “küreselcilik” kavramının sözlük anlamı ile günümüzde kullanılan “siyasal Küreselcilik” teriminin anlamı arasında büyük bir mesafe vardır.

Küreselciliği sözlük anlamında “cihan hakimiyeti ideali” diye aldığımızda İslam, tarihte bunu hedefleyen ve bu yönde epey yol alan dindir. Yahudilik ise buna en uzak din. Halbuki siyasal bir terim olarak Küreselcilik, Yahudilerin dünya hakimiyeti ideal ve gayretiyle doğrudan ilişkili; İslam’la ise epey çatışma hâlindedir.

Küreselcilik, son yarım yüzyılda uluslararası şirketlerin dünyayı etkileri altına almaları ve konum farkı olmaksızın bütün ülkeleri kendi iktisat hukuklarına zorlamalarıyla belirmeye başladı.

Ülkelerin uluslararası şirketlerin üretimlerine duydukları gereksinim, buna karşı o şirketlerin kendi koşullarını dayatmaları ve ülkelerin o koşullara bir bir teslim olmaları, ortaya küresel bir iktisat hukuku (daha doğrusu küresel bir iktisat dayatması) çıkardı.

Büyük çoğunluğu Yahudilere ait olan veya Yahudi ortaklığı ağırlıklı olan bu şirketlerin küresel düzeydeki bu hukuk tahakkümü, pek çok yönüyle Fransız İhtilali’nde burjuvanın hukuk dayatmasını andırıyor. Her iki dayatmada da öne sürülen veya arkasına saklanılan liberalizmdir. Başka bir ifadeyle ticari özgürlük ve tüccar sınıfının çıkarlarının diğer sınıflar karşısında yasal güvence altına alınmasıdır.

Sovyetlerin çöküşüne doğru bu iktisadi Küreselcilik, “Neo-Liberalizm” olarak siyasi Küreselciliğe evrildi.

Siyasal Küreselcilik, Fukayama’nın “Tarihin Sonu” makalesini kılavuz edinerek dünyadaki sosyo-ekonomik gelişmelerin liberalizmin lehine geliştiğini, artan ulaşım ve iletişim imkânları ile yerkürenin bir köye dönüştüğünü, artık bu “köy”de iktisat ve siyasetten sosyal düzene, bütün formlara liberalizmin hâkim olması gerektiğini öne sürdü. Buna karşı çıkmayı ise tarihin tabii ilerleyişine karşı direniş olarak değerlendirdi.

Siyasal Küreselciler veya Neo-Liberaller, bu bağlamda çokkültürlülük, farklara tahammül, azınlık haklarının kendi lehlerinde gözden geçirilmesi, bireyin güçlendirilmesi gibi bir dizi kavram ve konuyu ortaya attılar. Küresel iktisat, küresel hukuk ve küresel ahlak karşısında ulus devletlerin anlamını eski dünyanın eyaletlerinin bile gerisine düşürme niyeti gösterdiler.

Küreselciler, bu yaklaşımlarıyla başta azınlıklar olmak üzere bir dizi yapıyı heyecanlandırıp yanlarına çektiler. Solun saflarını yararak özgürlükler ortak paydasında Sosyal Demokratlarla buluştular ve onları kendi kanatları altına aldılar. Her tür ahlaki değere karşı çıkan bazı militan Sol gruplar da liberalizmin sınırsız özgürlük iddiasını dinin etki alanını sınırlamada anlamlı bulunca Küreselcilerin safına geçtiler. Böylece Küresel ölçekte bir Küreselci cephe oluştu. 

Öte yandan, Küreselciler,

-Ultra liberal ekonomi yanlılığıyla, eski sosyalistleri,

-Ulus devletleri ve ulusal farkları anlamsızlaştırarak milliyetçileri,

-Ultra liberal ahlak dayatmasıyla, dindar yapıları karşılarına aldılar.

Böylece Küreselcilik, henüz doğarken çatışmaya ve darbeler almaya başladı. Fakat Küreselciliğe en ağır darbeyi ABD’de Neo-Liberal ahlakı, dinsel ve ulusal vasıflar için tehdit gören Evanjelist Ulusalcılardan aldı.

Küreselciler, Küreselciliği ABD’nin ulusal ideolojisi ve ABD’yi Küreselciliğin “küresel muhafızı” olarak düşünmüşlerdi. Dolayısıyla ABD’nin Küreselciliğe sahip çıkma konusunda ittifak ettiği varsayımından hareket ediyorlardı. Dışarıda onlara güç veren de bu varsayımın inandırıcılığıydı.

Trump, neredeyse Mihael Gorbaçov’un Sovyetlerdeki rolüyle Küreselciliğin köküne testereyi dayayınca Küreselcilik, inandırıcılığını yitirdi. Trump ve taraftarlarının direnişi ise Küreselcilerin yeteri kadar dışarıya yönelmelerini engelleyebilecek güçte görünmektedir. Bu durumda Küreselciliğin Biden ile bir miktar toparlansa da ABD ve bir kısım müttefikinin ideolojisi olarak kalma ihtimali söz konusudur.

AVRASYACILIK YA DA ULUSALCILIK

Ulusalcılığın kökleri, Neo-Liberalizmin tarif ettiği devlete karşı, güçlü ulus devleti savunan Alman siyasi düşünür Carl Schmitt’e dayansa da günümüzün bir tür Neo-Ulusalcılığı, Avrasyacılığın teorisyeni Aleksandr Dugin’e dayandırılır.

Dugin, Carl Schmitt’in epey yoğurduğu Ulusalcılığı Küreselciliğin karşısında bir tür “sığınma evi” olarak işledi. Küreselcilerin “dünya vatanı” olarak küresinin karşısına Avrupa ve Asya’nın buluşma noktası olarak Avrasya’yı bir vatan olarak çıkardı. Rus milliyetçi elitini etkileyecek bir söylemle, Küreselcilerin dünyanın tekliği iddiası karşısına, Avrasya’nın kendisine has nitelikleri bulunan farklı bir dünya olduğuna inandırdı. Böylece “küre”yi bölecek bir yaklaşımın duvarlarını başarıyla yükseltti. 

Rusya, coğrafik genişliğiyle dünyanın en büyük ülkesidir; uluslararası siyaset açısından ise eski Doğu Bloku’nun lideridir. Rus milliyetçisi elitin Dugin’e inanması ve Rusya’nın siyasetini bu yönde inşa etmeye başlaması, ulusalcılığa hazır bir vatan sundu ve güçlü bir dayanak bağışladı. Çin’in de ABD’nin Küreselci dayatmalarına karşı ulusalcılığa yönelmesi ise dünya dengelerini ulusalcılık lehine değiştirdi. Ulusalcı iki büyük güç Rusya ve Çin’in kendi Küreselciliklerini dayatmayacakları umuduyla, bazı ulus devletlerin kendilerini koruma refleksiyle ABD Küreselciliğine karşı Ulusalcı bloka sığınmaları ise Ulusalcı Bloku yakın bir dönemde dünyaya hükmeden güç olmaya aday konumuna çıkardı.

Neo-Ulusalcılık diyebileceğimiz bu son akım Ulusalcılık, içeride liberal ekonomiye karşı değildir. Küçük işletmelerin aleyhine devleti güçlendiriyor görünse de küresel şirketler ve ulusal holdinglere dokunmamakta. Tam aksine ekonominin merkezine bu şirketlerin kaygılarını almakta ve onlardan mümkün olduğu kadar en üst düzeyde vergi geliri ummaktadır.

Ulusalcılık, Rusya ve Çin bağlamında eski Sosyalist dünyanın mirasçısı olarak ahlak konusunda da Neo-Liberalizme uzak değildir. Neo-Liberalizmin ahlak konusunda ilham kaynağı Sosyalizmdir. Sadece Rusya, eşcinsellik konusunda Neo-Liberalist yaklaşımın önüne set koyuyor görünse de buna, Rusya’nın düştüğü ahlaksal dengesizlik karşısında küçük bir tedbiri olarak düşünmekten öte değer biçenler yanılacaklardır.

Ulusalcılık, Rusya gerçeğinde yine bazı farklar taşısa da etnik azınlık hukuku konusunda ise oldukça katı ve insan haklarına uzak görünmektedir.

KÜRESELCİLİK VE ULUSALCILIK KARŞISINDA İSLAM DÜNYASI

Müslümanlar, azınlık oldukları Kuzey-Güney Amerika ve Avrupa ülkelerinde Neo-Liberalizmin çokkültürlülük kavramı ve azınlık haklarına yönelik söylemini anlamlı buluyorlar. Bunun için, haklı olarak Küreselci, liberal ve sosyal demokrat partileri Ulusalcı partilere tercih ediyorlar. 

İslam dünyasında ise son dönemde Küreselciliğin sınırsızlığına ve yeni tür emperyalizmine karşı, iktidarlar bağlamında bir sığınış olarak Ulusalcılığa yöneliş söz konusudur.

Söz konusu iki bloğun İslam dünyasına yaklaşımı değerlendirildiğinde ise Küreselcilik;

-Filistin’de HAMAS’ın seçim zaferini yok saydı.

-“Arap Baharı”na yansıyan Müslüman toplumsal itirazın, İslâmî iktidarlara dönüşmesinin önüne geçerek hedefine ulaşmasını engelledi.

-Kaddafi gibi ulusalcı sol diktatörlerin katlini şova dönüştürürken buna kendi seçmenleri nezdinde bir İslam karşıtlığı anlamı yüklemekte beis görmedi.

-Aynı bağlamda, kendisiyle bir daha tutarsızlığa düşerek Mısır’da askeri cuntayı seçilmiş Cumhurbaşkanı Muhammed Mursî’ye karşı destekledi.

- Pakistan’da sivil görünümlü darbe girişiminde bulundu.

-Türkiye’de 15 Temmuz 2016’da darbe girişiminin arkasında yer aldı; darbe girişimini hazırlayan yapıya sahip çıktı.

- Keşmir’de de Hindistan’ın zulmünü engellemeye dönük hiçbir adım atmadı.

-Bangladeş’te İslam alimlerinin uyduruk mahkemelerde yargılanıp idam edilmelerini alkışladı.

-Afganistan’da sınırsız insan hakları ihlallerini besledi; Yemen’in felakete sürüklenmesine göz yumdu; Sudan’ı sıkıştırdı ve Orta Afrika’da İslâmî bir gelecek ihtimaline karşı her tür çeteci yapıya arka çıktı.

Küreselciliğin tükenişinde herhâlde İslam dünyası ile ilgili bu tutumlarının önemli bir payı olsa gerek. Zira bu tutumlar büyük iddiası insan hakları ve serbest seçimlerle bireyin iradesinin yönetime yansıması olan Küreselciliğin, dünya toplumları nezdinde inandırıcılığını yitirmesine neden oldu.

Ulusalcı Bloka gelince;

-Rusya’nın Suriye’de yaptığı katliamlar Müslümanların zihin dünyasında ağır yaralar açtı ve Müslümanlara Sovyet günlerinin hadsiz zulümlerini hatırlattı.

-Rusya; Mısır askeri cuntasının en önemli destekçileri arasındadır.

-Rusya, Libya’da da çeteci general Hafter’i desteklemektedir.

-Rusya, kendi Müslüman nüfusuna karşı olumlu bir siyasete yönelmişse de Çin’in Doğu Türkistan başta olmak üzere sınırları içinde kalan Müslümanlara yönelik tutumu, bütün İslam dünyasında derin bir nefret ve endişeye yol açmaktadır.

-Arakan’daki tehcir ve soykırım da Çin’den bağımsız değildir.

-Hindistan’daki zulümlere karşı da ulusalcı yapıdan olumlu hiçbir tepki gelmemektedir. 

Önümüzdeki dönemde Küreselci yapının Doğu Türkistan ve Arakan’daki sorunları İslam dünyasının desteğini kazanmak için kullanmaya çalışması muhtemeldir. Ulusalcı Bloğun ise Küreselcilerin İslam dünyasında yönetimin seçimle belirlendiği Türkiye ve Pakistan gibi ülkelere müdahale girişimlerine karşı, seçilmiş hükümetlere arka çıkmaları beklenmektedir. 

Ama yukarıdaki karne karşısında Müslümanlar, dünyanın yeniden bloklara bölünmesinden memnuniyet duysalar da Küreselcilik veya Ulusalcılığa umut bağlayacak bir noktada değildirler.

Bu bloklardan herhangi birine teslim olan bir Müslüman yönetim veya yapının Müslümanlar karşısında mahcup olması kuşku götürmeyecek kadar kesindir.

Gün, bu bloklardan herhangi birine umut bağlama günü değil, onlara karşı İslam dünyasını toparlama günüdür.

Bu vazife ise iktidarların yanında Müslüman topluluklara da düşmektedir. Toparlanmanın önündeki en büyük engel ise milliyetçiliktir. Özellikle ulemanın “ulusallaşması” İslam dünyası için büyük bir felakettir. Müslüman topluluklar, İslam dünyası arasındaki bağları güçlendirerek bir tür “ulusal İslam/ulusal ulema” bölünmüşlüğüne karşı durmakla mükellefler. Bu mükellefliği icra için, halis bir niyet, sade bir planlama ve kararda sebattan başka bir şeye ihtiyaç yoktur. Bunlar da sanıldığı kadar zor değildir.  

 

 

 

 

 

Doğu ve Batı arasında İslam

Rusya, Ukrayna üzerinden genişleme politikası izliyor, Doğu Avrupa’yı zorluyor.  Aynı Rusya Çarlık tarihinde görülmemiş bir şekilde Şam’da üsler kuruyor hatta Afrika’ya açılıyor.

Genellikle yakın çevresi dışında emperyal yönü bulunmayan Çin de gittikçe Batı’ya açılıyor, Afrika ve Güney Amerika’da yeni ortaklıklar kuruyor.

Rusya, genişlemesini İslam dünyasını ürkütmeden, belki de uyandırmadan sürdürürken Batı’yı endişelendiriyor. Zira Batı ile arasında hiçbir engel bulunmuyor.

Çin ise İslam dünyası konusunda daha da belirsiz bir görünüm içinde ve özellikle ABD’yi ürkütüyor.

Önceki yüzyıla bakıldığında dünyanın Batı’dan yana görünen dengesi Rusya ve Çin bağlamında doğudan yana değişiyor gibi.

İslam, Batılı veya Doğulu değildir. İslam’ın Batı ile mücadelesi de Doğu-Batı mücadelesi içinde ele alınamaz.

Bu nokta dikkate alındığında Batı, Moğol istilasından bu yana, kısa süreli ve aslında Batılı olan Sovyetler süreci bir kenara bırakılırsa, ilk kez Doğu’nun nefesini bu kadar ensesinde hissediyor.

Daha düne kadar dünyanın tek hükümranı konumundaki Batı, acaba nerede yanlış yapıyor? Pek çok sebebin buluşması ile ilişkili olarak Batı’nın henüz bunu soracak hâli bile yok.

21. yüzyıla girilirken “Biz, dünyayı ele geçirdik, tek rakibimiz İslam kaldı, terör (öteki/barbar) odur, onu bertaraf edersek dünya hâkimiyetimiz tamamlanır!” diye Batı’nın önüne tezler koyan akıl, nasıl bir yanlış içindeydi? Hangi fanatizm onu bu noktaya sürüklüyordu ve Batı, o konuda nasıl buluştu?

Söz konusu tez sahiplerinin dünyadaki zoraki benzeşmeyi, “uygarlık kardeşliği” olarak görmeleri birinci yanılgılarıydı. Onlar, Rusya, Çin ve Hint’in Batı uygarlığının yaşam tarzını kabulünü Batı’nın onlar üzerindeki tahakkümü olarak kabul ediyorlardı ve bundan onlar “medeniyet” deseler de bir “uygarlık kardeşliği” devşiriyorlardı. Aynı tez sahipleri, Batı’nın yaşam tarzını kabul etmeyen Müslüman dünyayı ise bu kardeşliğin dışında kalan sorunlu bölge olarak tanıtıyorlar, İslam’ı ve Müslümanları küresel ölçekte savaşılması gereken bir tehdit olarak öne sürüyorlardı.

Tezleri, yüzeysel bir değerlendirmede gayet de mantıklı görünüyordu. Hakikaten Batı’nın dünyayı dinsizleştiren uygarlık anlayışına karşı din olarak direnen sadece İslam’dır. Ondan başka “La” diyen, Hz. İbrahim’in tevhid bayrağını dalgalandıran bir yapı yok. Ahir zaman dini odur. Ancak İslam’ın yakın bir dönem için Batı’yı tehdit etme riski yoktur. Üstelik İslam bir tehdit değildir, bir istila gücü değildir. Alman, İngiliz veya Fransızların Müslümanlaşmaları onların dünya üzerindeki etkinliğini azaltmaz, aksine belki artırır. Belki onlar tam bir tükeniş yaşarken İslam sayesinde geçmişin toplumları gibi bir diriliş yaşar ve dünyada yeniden öne çıkmaya başlar.

İslam’ı en büyük tehdit olarak öne süren Batılı tezler, dünyadaki güç dengeleri ile birlikte İslam’ın bu ihya edici yönünü de göz ardı ediyorlardı. Çünkü onlar, Kudüs gerçeğine takılmış Siyonist ve Evanjelist aklının esiriydiler.

Tezlerin başında Yahudi ve Siyonist Bernard Lewis vardı. Lewis, gerek tarihin sonu, gerek medeniyetler çatışmasına yaklaşımlarını bir bütün olarak Siyonist stratejiye göre yönlendirdi. Doğu-Batı tarihini ve güç dengelerini göz ardı ederek bütün önerileri Yahudilerin Kudüs’ü tam olarak istilası etrafında şekillendirdi. Bu da İslam dünyasının kökünün kurutulmasını gerektiriyordu. Zira İslam dünyasında tek fert ayakta kalsa o, Kudüs’e sahip çıkar, orayı istila edenlerle mücadele ederdi. Bunun için İslam’ın mukaddesatı konusunda duyarlı tek kişi dahi bırakılmamalıydı.

Lewis ve ekibi, bu hedef için Batı’nın gözünü resmen kör etti. Avrupa, nefsani arzular içinde tükenmişti, siyaset üretecek kabiliyetten yoksundu. ABD ise İslam dünyasının Doğu-Batı dengesindeki yerini ciddiye almaktan uzaktı. Oralardan çıkan klasik Hıristiyan ve diğer sesler kısık kaldı.

BATI’NIN GÖRMEDİĞİ TARİH

Cengiz’in Moğol orduları, 1219’da Hârizmşah toprakları üzerinden İslam dünyasına girdiğinde İslam dünyasının çekirdeği tam 120 yıldır Haçlı belası ile uğraşıyordu. V. Haçlı Seferi çerçevesinde Papalık donanması Mısır önlerinde idi, Dimyat’ı istila etmişti.

Papalığın kehanetine göre İslam’ın ömrü 600 yıldı ve süre dolmuştu. Bunun için Haçlıların hedefi Mısır’ı aldıktan sonra Kudüs’e varmak, sonra Medine ve Mekke’yi istila etmekti.

Haçlılar, Papanın vekilinin komutasında büyük bir donanmayla gelmişlerdi; Kıbrıs ve Doğu Akdeniz Haçlılarınca da destekleniyorlardı. Onlar Selâhaddin’i hatırladıkça Papanın “legat” denen vekili, onları kehanete inandırıyor ve hırslandırıyordu.

Büyük Eyyûbî Sultanı Melikü’l-Kâmil Muhammed, tek başına onlarla baş edemezdi. Şam’daki kardeşi Melikü’l-Muazzam ve el-Cezire hükümdarı Melikü’l-Eşref’i de yardımına çağırdı. Tarihi bir zafer kazanarak bütün Batı ordularını aynı anda yendi, istila edilen Dimyat şehrini kurtardı ve Papalığın kehanetini bozdu, itibarını yerle bir etti.

Ne var ki Eyyûbîler, Batı ile uğraşırken birbiriyle didişen Bağdat Halifeliği ve Hârizmşah Sultanlığı Doğu’daki tehdidi görmediler, Doğu’daki tehditle baş edemediler. Cengiz’in orduları üç dört yıl içinde Bağdat çevresine dayandı. Bağdat’ın güdümündeki şehirleri talan etti, hatta oralara şıhne (vali) dahi atadı ama Eyyûbî ülkesine giremedi.

Hârizmşah ülkesi, Müslümanları utandıracak bir hızla çöktü. Onun bakiyesi Celâleddin, batıya yönelip İslam dünyasının Moğollarca daha az yıpratılan Doğu Irak-Batı İran-Azerbaycan hattını ele geçirdi. Ahlat’ı istila ettiyse de Yassıçemen’de yenildi; Anadolu Selçuklu-Eyyûbî hattına giremedi. Ama hem Anadolu Selçuklu ittifakına zarar verdi hem Eyyûbîlerin arasındaki sorunları derinleştirdi, bölünmeye dönüştürdü.

O sırada Moğollar, Cengiz’in ölümünün getirdiği süreçle istilalarını yavaşlatmışlardı. Müslümanlar için önemli bir fırsat doğmuştu ama Celâleddin’in yol açtığı sorunlar, bu fırsatın değerlendirilmesini engelledi. Moğollar, bir kez daha harekete geçtiler ve bu kez hedeflerinde daha açık bir şekilde Bağdat da vardı.

Onlarla eş zamanlı olarak Batı bir daha hareketlendi. Papalık, önce Alman İmparatoru Friedrick’i sefere zorladı. Onun harekete geçişiyle İslam dünyası bir kez daha iki ateş arasında kaldı.

Vaziyetin zorluğunu ne yazık ki sadece Melikü’l-Kâmil gördü, iyi bir saha araştırmasıyla, İslam’ın bu iki ateş arasında kalmasından kurtarılmasının yolunun Batı’yı durdurma, Moğol ile uğraşmakta buldu. Bunun için sefere çıkmakta isteksiz olan Friedrick ile Papalığın arasını bozdu. Onun seferini diplomasiyle Batı içinde tarihsel bir bölünmeye dönüştürdü. Bundan fırsat bulup Doğu ile uğraştı. Ne var ki onu Şam ve Anadolu’da anlayabilecek bir yapı yoktu.

Papalık da o süreçte Alman İmparatoru Friedrick’e karşı inisiyatif kazandı, Fransız fanatik Katolik’i Aziz Louis’i harekete geçirdi.

Louis, Katolik fanatizmi içinde resmen çıldırmıştı. Papalıkla birlikte Moğollara elçiler gönderip onlara İslam’ı birlikte yok etme teklifi yapıyordu. Onu Kâmil’in oğlu Melikü’s-Sâlih durdurdu. Sâlih’in oğlu Melikü’l-Muazzam ise onu esir aldı, böylece Moğollara yaptığı teklif kadük kaldığı gibi Papalık da yeni bir Haçlı ordusu çıkarmaktan aciz kaldı.

Bugün de bakıldığında tarihçiler, Moğolların, Eyyûbîler ve onların Memlûklerini aşmaları durumunda Batı’yı darmadağın edecekleri konusunda ittifak hâlindeler.

OSMANLI TARİHSEL SÜRECİ VE SOVYETLER

Osmanlının son devrinde Rusya Çarlığı; Amerika, Afrika ve Hindistan’a yönelen Avrupa karşısında bir istila tehdidi boyutuna varmıştı.

İngiliz ve Alman aklı, bu tehdit karşısında Osmanlının varlığını önemsiyordu. Ama Yahudilerin, İngiltere siyasetini tamamen ele geçirmeleriyle İngilizler, Osmanlı aleyhine döndüler. Almanların itirazları da netice getirmedi. Neticede Siyonistlerin tahrikiyle Osmanlı Devleti yıkıldı. Batı’nın iki yakası, Rusya’nın Batı’ya uzak noktalarla meşguliyetinden dolayı II. Dünya Savaşı’na kadar barışık kaldı. II. Dünya Savaşı’nı birlikte kazandı. Ama savaştan sonra Batı, Sovyetler tehdidiyle yüz yüze kaldı.

SOVYETLER SONRASI SÜREÇ

Kudüs’e ve “Arz-ı Mevʿud”a hakim olmak isteyen Siyonist akıl, bunca tarihsel tecrübeyi yok sayarak Sovyetlerin yıkılışından sonra tekrar Batı’nın bütün dikkatini İslam dünyasına çevirdi.

İslam dünyası, henüz dünya güçleri karşısında oldukça zayıftı. Ama sanki Batı’nın kurduğu dünyayı Müslümanlar birkaç yılda yıkacaklarmış gibi bir hava estirildi. 11 Eylül 2001 vakası, bu düşüncenin pekişmesi için kullanıldı. Bush Teorisi ile “terör” etiketiyle İslam’a karşı küresel bir savaş ilan edildi. Öyle ki Rusya ve Çin dahi Müslüman topluluklara yönelik saldırılarını o küresel savaş çerçevesinde izah ettiler.

Bu küresel mücadele, İslam dünyasının ihyasına ağır bir darbe vurdu; ayağa kalkmak için nefesini zorlayan İslam dünyasının eline ayaklarına peş peşe darbeler indirildi.

Siyonist akıl tam da Hicri 7/13. Yüzyıllardaki Papalık misali “İslam dünyası bitti” şöleni düzenlerken, Myanmar’da, Hint’te dahi düşük topluluklar Müslümanların ırzına kast ettirilmişken, Batı’nın karşısına Rusya ve Çin gerçeği çıktı.

Ve Batı, şimdi hakikaten şaşkın… En büyük tehdit İslam diyenlerin aksine “Rusya enerjimi keser mi; Çin ticaretimi bitirir mi?” diye kâbus görüyor.

Batı, kendisiyle Doğu arasındaki İslam bariyerini fütursuzca darmadağın etmeye çalışırken kendisi darmadağın olmak üzere. Batı’nın başında yönlendirilmeye açık, yarı sefih ve sarhoş tipler var. Batı aklı ölmüş, ABD aklı ise hiçbir zaman olgunlaşmadı. Batı, İslam’ı zavallılaştırırken kendisi zavallı duruma düşmek üzere…

İSLAM DÜNYASININ KONUMU

Batı ile Doğu’nun ittifakı İslam için felakettir. Batı ile Doğu’nun çekişmesi nimettir. Ama Batı ile Doğu’nun savaşması da bu süreçte İslam dünyası için felaket olabilir.

Buna karşı İslam dünyasının her tür ırk bariyerini aşarak kendi büyük bloğunu oluşturmaktan başka, köklü bir çözüm yoktur.

Müslümanlar, Batı’ya Siyonist aklın onları götürdüğü yeri kavratmak durumundalar. Batı, İslam’ın aleyhinde bulunmaktan vazgeçerek kendini toparlamalı. Batı’nın Doğu karşısında toparlanmasının yegâne yolu ise İslam’ı seçmesi ve İslam’la ihya olmasıdır.

Rusya, İslam’la savaş sürecinden çok dersler aldı. İslam dünyasını iyi tanıyor.