18 Nisan 2022, 21:55 tarihinde eklendi

Türk İslam Medeniyet Tarihi Notları

Türk İslam Medeniyet Tarihi Notları

(https://abdulkadirturan.com/tema/blog/uploads/reklamlar/Turk_Yslam_Medeniyet_Tarihi_Butun-donuYturuldu.pdf)

Ön Söz

Üniversitede Türk İslam Medeniyet Tarihi dersi bana verildiğinde o alanda pek çok eser bulacağımı düşünmüştüm. Oysa konuyu başlı başına işleyen bir iki eser bulduğuma şükrettim. Onlar da tepeden tırnağa sorunluydu. Bunun için konuyu özgün bir bakış açısıyla ele almaya ve alışkanlığım olmadığı hâlde düzenli ders notları tutmaya karar verdim.

“Medeniyet” kavramı ve onun etrafındaki siyasal tartışmalar ile ilgilgi Toyenbee gibi yabancı, Ahmet Davutoğlu, İbrahim Kalın gibi yerli müellifler ciddi emek sarf etmişler. Daha önce Şemsettin Sami’nin ve Ziya Gökalp’ın siyasi yansımalara pek müdahil olmadan anlattıkları da kayda değerdir. Cemil Meriç’in yazdıkları ise öncekiler ve sonrakiler arasında önemli bir köprü değerindedir.

Bu çalışmaları mümkün oldukça bir bütünlük içinde okudum. Genel kusur; anlatılanların parçalı olması ve İslam tarihi ile İslam medeniyeti arasındaki ilişkinin kurulmasında yetersiz kalınmasıdır. Çalışmaları okurken yazanların İslam tarihine vakıf olmadıklarını ve Batı tesirinin ön planda olduğunu kolaylıkla görebiliyorsunuz.

Öte yandan Meriç, Davutoğlu ve Kalın dışındaki isimlere genel olarak Şemsettin Sami’nin yaklaşımı yön vermiştir. Masonik bağları olduğu düşünülen bu Tanzimat Dönemi Osmanlı müellifi, “Medeniyet-i İslamiyye” adlı eserinde İslam medineyiyetine yönelik kayda değer övgülerde bulunuyor. Bundan dolayı onun İslam medeniyeti hayranı olduğunu zannediyorsunuz. Oysa bu, Masonik yapıların etkisindeki Osmanlı müelliflerinin genel tutumudur. İslam’ı över gibi davranıp onun yüceliğinin aslında tarihte kaldığını ima ederler veya açıktan söylerler. Sonraki dönemde de genel olarak muhafazakâr görünen isimler ima ile yetinirken Solcu ve uç liberal isimler bunu açıkça yazarlar. Ama ortak bir görüşle her iki kesim de İslam’ın medeniyet olarak tarihte kaldığı ve bir daha Batı ile baş edemeyeceği ana fikrinin propagandasını yapmaktadır. Ki bu propaganda İslam’a karşı mücadelenin karakteristik özelliklerini taşımaktadır.

Ne yazık ki Cumhuriyet Dönemi’nde okul müfredatlarına da bu propaganda hâkimdir. Sadece 1950’lilerden sonra açık ifadeler, yerini imalara bırakmıştır. Öyle ki İlahiyat fakületlerinde dahi hocalar “İslam Medeniyeti” dersleri başlığı altında, tarihsel İslam medeniyetini göklere çıkarırken günün Müslümanlarını dönem boyunca aşağılamaktan geri durmazlar. Pek çoğu, Batı’nın İslam medeniyetinin günümüzde ihya edilmesinden duyduğu korkuya karşı geliştirdiği propagandaya alet olduğunun farkında bile değildir.

İslam dini ne kadar yüce ise İslam medeniyeti de o ölçüde etkileyecidir. Bunun için İslam’ın medeniyet yönünü anlatmaya yönelik ciddi bir bariyer vardır. Bu yönde 2021 Ramazan ayında yaptığım 5-10 dakikalık sosyal medya canlı yayınları dahi ilgili sosyal medya şirketinin engeline takıldığında hayretler içinde kaldım: İslam medeniyeti güncellenmeye ne kadar yatkındı ki Batı, ondan bu kadar korkuyordu?

Öte yandan İslam’ın insanlığa yönelik maddi üretimlerinden korkan Batı’nın “medeniyetsiz” bir İslam projesi yönünde çalışmalar geliştirdiği de bilinmektedir.

Bu konuda Doğruhaber gazetesinde şu mahiyette bir yazı da yazmıştım:

“İslam, medeniyet getiren bir dindir. İlk dönemde İslam’la şereflenme, salt bireysel takva anlamında değildir, aynı zamanda dünyevi bir yükseliştir. Hem manevi hem maddi bir yol alıştır.

 

İlk yüzyıllarda Müslümanlaşan her toplum, aynı zamanda medenileşmiştir. Sonraki dönemlerde kimi toplumlar Müslümanlaştığı hâlde medenileşmemiştir. Farklı sebeplerle İslam’ın temel ahlak ilkeleri ve ibadetler anlamında “din” yanını terk edip mürtet olanlar olduğu gibi İslam’ın medeniyet yanını terk edenler de olmuştur.

 

Belli bir yaşta olanlarımız şöyle bir hafızalarını yoklasınlar: Bembeyaz giysiler içinde itina ile camiye doğru yol alan yaşlılar… Ayakları bir kirli suya tedbirsiz basar da elbiselerine necaset bulaşır endişesiyle adımlarını adeta sayarak atanlar… Beyaz elbiseyi esasen necis bir nokta alırsa görünsün diye özellikle tercih ederlerdi. Ama aynı yaşlılara, bırakın kendilerini sokak necasetinden kurtaracak kanalizasyon şebekesi kabul ettirmeyi, düzgün bir lavabo inşa etmeyi bile kabul ettiremezdiniz. Köylerde buna kalkışan hocalar, en çok o itinalı yaşlı kesimin tepkisiyle karşılaşırlardı. Böyle gördük, bundan sonra da böyle kalsın der, kararlarından asla caymazlardı.

 

Yörüklükten gelmeydiler, birkaç ata çadır veya mağaralarda ikamet etmişlerdi. Müslümanlaşırken kültürlerinden kurtulup İslam medeniyetine teslim olmamışlardı ya da bir dönem medenileştikten sonra tekrar kırsala geçip kültür havzasına mahpus olmuşlardı.

 

Bugünün İslam dünyasında böyle bir kesimin hâlâ varlığı ve özellikle Güney Asya ile Afrika’da yoğunlaştığı malumdur.

 

Geçen yüzyılın başında Büyük Britanya’nın İslam yurtlarının bağımsızlıklarını kazanacağını anladığı bir süreçte İslam’ın medeniyet yanı ile sözü edilen anlamda “din” yanı üzerinde çok ciddi kafa yorduğu anlaşılmaktadır.

 

Büyük Britanya, bu hususta nasıl kararlar almış, bunlar devlet sırrı olarak kaldığından bilemiyoruz. Ama Thomas W. Arnold ile Arnold Joseph Toynbee’nin çalışmalarına birlikte bakıldığında Britanya’nın öncelikle, İslam’ın medeniyet yanı ile başının belada olduğunu gördüğünü ve buna karşı çözümler aradığını biliyoruz.

 

Thomas W. Arnold, İslam’ın “din” olarak engellenemeyeceği kanaatinde, Toynbee ise İslam’ın medeniyet yanını engellemekle yetinme kararında görünüyor. Dolayısıyla süreç, en azından ABD’ye yerleşen Bernard Lewis’in kontrolüne geçinceye kadar, İslam’ın medeniyet yanını engelleme üzerinde odaklanma yönünde işlemiş olmalıdır.

 

Batı, 19. yüzyıldan başlayarak İslam dünyasına “dinsiz bir medeniyet” dayattı. 20. yüzyılın ortalarından itibaren, bu mümkün değilse bari “medeniyetsiz bir din”le baş başa kalsınlar, diye bir ortak karara geçti mi? “Medeniyetsiz bir din” anlayışı, bize özellikle dayatıldı mı? Kesinlikle araştırılmaya değerdir. Söz konusu devletlerin arşivleri açılmadıkça öğrenebilir miyiz? En azından doğruya en yakın yorumlara ulaşabiliriz.

 

İster bir Batı planlaması olsun ister de İslam dünyasının yüzyıllar önce duran üretimi ile ilişkili olsun, İslam dünyasında medeniyetsiz bir din anlayışına sahiplenen güçlü yapıların olduğu muhakkaktır. Zannedildiği gibi bunlar, hep birilerinin “geleneksel dünya” dedikleri değildir. Aksine son yıllarda İslam aleminde ciddi bir neo-seküler “eski”lerle karşı karşıyayız. Kimi zaman “yorgun” diye nitelenen, hakikatte Batı ile kurdukları çok yönlü temaslar sonucu “değişip” İslam’ın siyasî taleplerinden caymayı, o talepleri ebediyen ertelemeyi öneren kişi ve gruplar… Bunların “geleneksel” diye nitelendirdikleri yapılar, bunlardan daha cesur ve daha isabetli…

 

Bunlar, kendilerini yenileyemeyen bazı “eski” yapılarla buluşmuş, İslam alemine İslam öncesi Mekke’deki durum misali bir “Hanifleşme”yi öneriyorlar. Bu öneri ilk anda da kulağa tatlı geliyor. Oysa o anlamda “Hanifleşme”, toplum noktasında şikâyet etmekle yetinip müdahaleden uzak durma; siyaset kurumu açısından ise gönüllü olarak sistem dışı kalmayı kabullenme anlamına geliyor.

 

Bu bağlamda Resûl-i Ekrem’i o biʿset öncesi Haniflerden ayıran; toplumu ıslah ve siyasi nizamı değiştirme çağrısıdır. İslam, yeni bir Şeriat getirdi ve o söz konusu Haniflik hâli o Şeriat öncesinde kaldı.

 

Bir dönem Müslümanlara “Mekke Dönemi”ni dayatmaya çalışanların, bugün Hanifliği dayatmaları, bir yanıyla acziyetlerini gösterse de hile kurma konusundaki kararlılıklarına da işaret eder.

 

Hiç kusura bakmasınlar! Onların önümüze koyduğu “din”le yetinmedik, yetinmeyeceğiz.

 

Onlar istemese de İslam Medeniyeti’nin ayak sesleri gümbür gümbür geliyor. Seyyid Kutup’un “İslam Medeniyet”tir diye meydan okuduğu günlerde sayıları her şehirde iki elin parmağını geçmeyen gençler, artık İslam aleminin dört bir yanında toplumsal ve siyasi yaşamı etkiliyorlar, etkilemeye devam edecekler…”

Bu gerçeklik, İslam Medeniyeti’nin başlı başına ele alınmasını zorunlu kılıyor. Ne yazık ki şu anda öyle bir imkânım yok. Ama inşaallah İslam tarihini bütün olarak yazma yönünde bir azmim var, o azim gerçekleşirse mesele ciddi bir katkım olacaktır, diye düşünüyorum.

Önünüzdeki çalışmaya gelince;

1. Bu, “Türk İslam Medeniyet Tarihi” ders notlarıdır, bağımsız bir kitap değildir, dersi işlemeye yardımcı olmak üzere hazırlanmış notların kusurlarına sahiptir.

2. Konu başlıkları ve içerikler tarafımdan belirlenmiş, bu hususta herhangi bir müdahele yaşanmamıştır.

3. Çalışma dersin kapsamında dolayı Osmanlı Dönemi’ni kapsamamaktadır. Sadece son bölüm Fatih Sultan Mehmet Dönemi’ne ayrılmıştır. Bu kısıtlı bölümün dışında diğer bölümlerde anlatılanlarda Osmanlı ile ilgili sadece değinmeler söz konusudur.

4. Bu çalışmada bugüne kadar hiçbir eserde görmediğiniz, özgün bir bakış açısı ve konuyu ele alış tarzı bulacaksınız. Ancak kavram açıklamaları ve temel tarihi bilgiler için özgün bir çalışma yapılmamıştır. Büyük bir bölümü tırnak içine alınan ve kaynağı belirtilmeyen o tür alıntılar, bu çalışmanın en büyük kusurudur.

Bu kusurla birlikte bu çalışmanın medeniyet, kültür, İslam tarihi, İslam medeniyeti ve Türklerin İslam içindeki yeri ile ilgili malumat ve bakış açınıza çok şey katacağından eminim. Daha önce Kürtlerde İslamî Kimliğin Oluşumu gibi bir başlığı genişçe çalışmış biri olarak Türklerin İslam tarihi içindeki yerini her tür kayıt ve ön yargıdan uzak bir şekilde anlattım. Bu hususa önemli bir katkı sağladığımı düşünüyorum. Bununla birlikte Türklerin İslam içindeki yükselişinin hâlâ işlenmeyi bekleyen bir konu olduğunu da gördüm.

İnşaallah, genç nesiller bu konuların tamamı ile ilgili daha kapsamlı çalışmalar yaparlar.

(e-Kitabımızın PdF Linki: https://abdulkadirturan.com/tema/blog/uploads/reklamlar/Turk_Yslam_Medeniyet_Tarihi_Butun-donuYturuldu.pdf

                                                                              Dr. Abdulkadir Turan/İstanbul-Nisan 2022

BİR CEVAP YAZ

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Doldurulması zorunlu alanlar işaretlendi *